Ana SayfaKültür-SanatAşk, ölüm ve zaman: Şilan Avcı ile ‘Başka Bir Hayatta’ üzerine

Aşk, ölüm ve zaman: Şilan Avcı ile ‘Başka Bir Hayatta’ üzerine

HABER MERKEZİ – Şilan Avcı’nın son kitabı ‘Başka Bir Hayatta’ şiir ile öykünün bütünleştiği yerde bir aşkın anatomisini sunuyor. “Öleceğimizi bile bile çılgınca yaşıyoruz” diyor Avcı ve aşkta da işleyişin böyle olduğuna dikkat çekiyor. Yazar Avcı ile imkansızlığı, hikayenin geçtiği şehir olan Mardin’in karakterini ve ‘derdim var’ dediği zaman kavramı ile bezeli kitabını konuştuk.


Röportaj: Pelin Özkaptan


Senarist, yazar ve şair Şilan Avcı, ‘Tiyatro Oyunları’ ve ‘Kar Pekmezi’ romanının ardından çıkardığı son kitabı ‘Başka Bir Hayatta’ ile yaşamının her noktasına sirayet eden şiiri, imkansız bir aşk öyküsüyle birleştiriyor.

“Şair Şilan ile yazar Şilan’ın çelişmediği” bu kitabında Avcı, aşkın büyülü ve bir o kadar hüzünlü halini tasvir ediyor. Mutluluk ve acı arasında yapmaya zorlanılan tercihleri anlatırken bir kez daha ‘coğrafyanın kader oluşuna’ vurgu yapıyor.

Gazete Karınca okurlarının ‘Sinemanın Kadınları’ yazılarıyla da tanıdığı Avcı ile kitaptan, aşk ve ölüm arasındaki ilişkiden ve ille de bol bol edebiyattan konuştuk.

En başa dönecek olursak kitabın çıkış noktası neydi?

2013 yılında eski Mardin’e gittim ve iki üç gün dolaştım tek başıma. Her gün oraya çıkıyordum, bir şey beni oraya itti. Sanki gerçekten böyle bir kadın varmış gibi hissettim. Kendimi o kadın gibi hissettim. Mesela zaman benim çok işlediğim, derdim olan bir kavram. Mardin’den İstanbul’a döndüğüm zaman bir şeyler karalamaya başladım. İmkansız bir aşk doğdu içime. Yaşlı bir kadın geldi oturdu içime. Mardin’de Araplar, Kürtler ve Süryaniler çoğunluktadır; ben de kitaptaki kadın karakteri Süryani olarak yazdım. Bu kız 19 yaşında Mardin’den çıkar ve 40 yıl sonra memleketine döner ama nasıl döner…

Sonra düşündüm böyle bir coğrafyada bu aşıkları en büyük ne ayırır; din. Çocuk da nasıl bu kadar imkansız olur diye düşündüm ve onun da imamın oğlu olmasına karar verdim. Beni insan ilişkilerinde en çok iletişimsizlik etkiler. Ve bu ikisinin ilişkisini de en çok imkansız yapan noktası, hiç konuşmamış olmaları. Birbirlerine olan aşklarını biliyor ama bunu dillendirmiyorlar. Ve bunun en büyük sebebi bir gün babalarının birbirlerine selam vermeyi kesmeleri. Bu durum bence bu aşkın ne kadar imkansız hale geldiğini en net anlatan kısım. Ayrıntıya gerek duymaksızın. Ben derin ve detaya girmeden anlatmayı, biraz daha okuyucuya bırakmayı seviyorum.

Kitap elbetteki bir bütün senin için ama seni en çok etkileyen noktalar nedir diye sorsam?

Beni en çok etkileyen kadının, sevdiği adamı çıplak olarak sadece musalla taşında görmesiydi. Bu sadece kadınlığı ilgilendiren bir şey değil. Gerçekten imkansız bir aşk. Orayı yazarken çok ağladım. Yine annelerle ilgili bir bölüm vardır kitapta, anneyi kaybetmenin yarattığı duyguyu anlatan satırlar mesela; ‘az gülmektir annesizlik’ cümlesi. Orada da çok etkilendim.

Mardin’de ilhamını aldın ve İstanbul’a döndün. Peki kitabı ne kadar sürede yazdın?

2013’tü Mardin’e gidişim. Ardından bir profil çıkardım. Uzun süre denemeler yaptım, Roni’nin de (erkek karakter) gözünden anlatsam mı diye düşündüm ama sonra sadece kadının dünyasıyla, aşkıyla anlatmayı tercih ettim. Öykü olsun ama şiirle aksın istedim. Öyküyü bir anlatıcı bize anlatıyor, kadın da kendi duygularını şiirle anlatıyor. Yayınevinden kitabı okuyup döndüklerinde çok güzel şeyler söylediler. ‘Yazar Şilan Avcı ile şair Şilan Avcı birbiriyle çelişmiyor’ dediler. Tam da vermek istediğim buydu. İkisi birbirine grift. Birbiriyle uyumlu giden bir konuşma.

Senin de dediğin gibi bu şiirsel bir öykü. Çok tanıdık değil aslında bu üslup, ikisi nasıl bir araya geldi?

Hiç planlı değildi hatta ben yazarken tek bir şiirle akıtacaktım aslında. Ama sonra iki ayrı kısım birleşti. Ben ‘budur ve vurur’ diye hissettim. Önemli olan da kişinin inanması yaptığı işe. İnan o kadını çok hissettim, mesela hala okusam ağladığım yerler olur. Yazarken şiir ve öykü birlikte aktı. Bence şiir bütün yazının üstünde. 260 sayfa bir roman yazmaktan daha zordu 70 sayfalık bir şiirsel öykü yazmak. Daha fazla zamanımı aldı düzenlemek. Şimdi de senaryosunu yazmayı düşünüyorum.

‘Başka Bir Hayatta’da ana konu aşk ama zaman, dinler, şehir kavramlarına da temas ediyorsun. Ve okuyucunun zihninde daha bir oturuyor sanki bunlarla birlikte öykü. Bunlar aşkı tamamlayan unsurlar oldu mu senin için?

Biraz sinema okumuş olmanın etkisi var. Şiiri hiç sevmeyen insanlardan, ‘Ben bunu sevdim’ diye geri dönüşler aldım mesela. Sinematografik bir şeyler var çünkü kitapta. Zaman, mekan ve karakter benim bir arada anlatmayı çok sevdiğim şeyler. Burada mesleğin faydası var, senaryoda da öyledir çünkü. Tabi bunun yanında yaşadıkları da etkiliyor insanı. Bunun etkisi var.

Coğrafya çok önemli hele bizimki gibi bir arada yaşayan ama bir arada olmakta zorlanan, birbirlerini zaman zaman incitebilen insanların olduğu topraklarda daha da önemli. Ben tabi kendi yaşadığım coğrafya üzerinden yola çıktım ama tüm dünyada din ve kültür farklılığı yüzünden kavuşamayan milyonlarca insan var.

İlişkilerde kadınlar daha güçlüdür derler hani genelde. Kitapta da bu hissediliyor. İlişkinin gidişatını en çok erkeğin çekingenliği etkiliyor sanki. Bu öznel bir yargı mı yoksa yazarken bunu hissettin mi?

Kesinlikle. Bu dünyanın her yerinde böyle ve böyle olacak. Aklı selim erkekler de bunu kabul ediyor bence. Zaten yaradılış da öyle. Sen öyle yazmak istemesen de öyle. Çünkü kadın dünyasını çok iyi biliyorum ama erkekleri de iyi tanıdığımı düşünüyorum. Kitaptaki Roni’nin tepkisi tam da o yaşta, o coğrafyada büyümüş genç bir erkeğin vereceği tepkidir. Ve hemen hemen her kadının vereceği tepki de Ayno’nunki gibi olur.

Peki edebiyattan çıkıp hayata baktığında bir kadın senarist ve yazar olarak sektörde karşılaştığın zorluklar var mı?

Ben yapı olarak kamufle yaşamayı seviyorum o çevrelerden. Edebiyat dünyasında kadın olmak zor zaten -ki bir kadının şiir yazması bile tuhaf geliyor hala. ‘Erkek kadını betimler’ algısı var ki orada da yine estetik bir algı var bence. Aşkı anlatmanın kadını erkeği yoktur. Şiir erkek işi değil gönül işidir. Cinsiyeti de sınırı da yok. Şiirin yazının en tepesinde olmasının nedeni de budur zaten.

Bütün sektörlerde kadın olmak zor. Ama senaryo dünyasında böyle bir şeyle fazla karşılaşmadım. İnsanın kendi duruşu da önemli tabi burada. İronik bir durum da var ben erkek kardeşimle çalıştığım için senaryolarda. Bilmiyorum bunun bir etkisi var mı (gülüyor). Ama tabi kadın ve erkek olarak iki farklı gözle bakmanın avantajı oluyor, farklı işler çıkıyor.

Sen aynı zamanda senaristsin. Senaryo ile öykü ya da diğer türler arasında yazım sürecinde hissel manada nasıl bir fark var?

Senaryoda senden istenen belli noktalar var. Bazen bunun dışına çıkamayabilirsin. Ama öyküde çok daha özgürsün. Benim için kendimi en iyi, en özgür, en sınırsız hissettiğim alan şiir. Romanda daha kuralcı davranman gerekebiliyor. Ama şiir ve öykü özellikle de şiir en özgürü.

Senaryolarında, “Sinema’nın Kadınları” serisinde ve kitaplarında mutlaka şiir göze çarpıyor. Hayatının her alanına sirayet eden şiir senin için ne ifade ediyor?

Babam daha yeni yeni konuşmaya başladığımda kafiyeli konuştuğumu anlatırdı. İlk şiirimi orta bire giderken, çok sevdiğim bir Türkçe öğretmenim vardı, ona yazmıştım. Çok güzel bir anne-kız, abla-kız ilişkimiz vardı. Şiir çocukluğumdan beri en mutsuz, en mutlu anlarımda odama kapanıp bir kenara yazma keyfini verdi bana. Hayatı, dünyayı sevmediğim zamanlarda, kendimle ya da başkalarıyla kavga ettiğim zamanlarda, mutlu olduğum anların çıkış noktasında hep şiir var. Nefes almak gibi benim için. Yazdığım her şeyde şiir var; benim imzam da o.

Mesela her gün oturup bir şeyler yazmıyorum ama şunu fark ettim, kafamda hep yazıyorum. Onlar birikiyor ve sadece yazmamı bekliyor. Ve okumak çok önemli. Ne kadar hissederek yaşıyorsan, okuyorsan, sevinip üzülüyorsan hepsi birikiyor. O noktada işte yeteneğe inanıyorum gerçekten. Yazmak bir terbiye. Ama senin mizacına yapışık gezen, yazmasan da kendini ifade ederken, gülümserken seninle her yere gelen şiirsellik farklı bir durum.

Bu ‘yapışık gezme hali’ senin meslek değişiminde de etkili oldu o halde. Bir anda mali müşavirliği bırakıp yazmayı tercih ettin.

Aslında hayat seni bir şekilde yapmak istediğin şeye yönlendiriyor. Mesela mali müşavirlik sınavlarına hazırlanırken Müjdat Gezen’de Sinema TV okumaya başladım. Orada senaryo hocam Safa Önal’dı. Bir gün ‘Yazdığınız şeyler varsa verin’ dedi. Verdim, sonra ‘Bunu kim yazdı’ dedi bağırarak. Ben de korkarak ‘Ben’ dedim. ‘Bunu Attilla İlhan, Orhan Veli yazsa anlarım çocuğum da sen nasıl yazdın’ dedi ve benim gözlerim doldu. Ben nefes almak için gidiyordum Müjdat Gezen’e. Ama Safa Önal’ın o tavrı beni kendime daha çok inandırdı ve dedim ki ‘Ben yazmaya devam etmeliyim’. Sonra Senaryo Derneği’ne gönderdi beni. Mali Müşavirlik sınavını kazandım ve ‘Ben bu işi yapmayacağım’ deyip bıraktım. Tam o dönemde bir arkadaşım aradı ve ‘TRT’de bir proje var, tam senlik’ dedi. Böylece başladım ‘7 Güzel Adam’a. Sen vazgeçmeden yazıyorsan hayat bir şekilde önüne getirip koyuyor. Ben hayatta ne istersen onu olup yaşayacağına inanıyorum. Ama az ama çok olursun o da senin şartlarınla alakalı.

Kitapta sürekli ölüm ve aşk arasında bir bağlantı hissediliyor. Senin için iki kavramı birbirine yakın kılan ne?

Aşk hakkında bir çok şey söyleniyor. İşte zamanla yerini sevgiye bırakıyor falan diye. Bence yerini hiç bir şeye bırakmaz hiçbir duygu. Sadece devinir ama sonsuz değil. Ölüm ise her şeyin en azından bu dünya için sonlandığı nokta. Aşk ve ölümün birleştiği nokta. Mesela öleceğimizi bile bile çılgınca yaşıyoruz. Ve ne kadar çok sevdiğin insan varsa o kadar acı çekeceksin, bu bilinçle yaşıyorsun. Bence ölüm, hayata tutunmanın en sağlam taşlarından biri. Aşk da öyle işte, bence hayata bağlayan en temel noktalardan biri. Yazma noktasında ise kişinin idrakıyla alakalı tamamen yazmak. Aşk varken ya da yokken fark etmiyor. Hep bir idrak hali.