Ana SayfaYazarlarErdoğan UstaMeksika’nın gör dediği – Erdoğan Usta

Meksika’nın gör dediği – Erdoğan Usta


Erdoğan Usta


Meksika, son dünya şampiyonu Almanya’yı mağlup ederek, yavan başlayan dünya kupasının ilk büyük süprizine de imza attı. Dünya Kupası beklenmedik başarılara imza atan sürpriz takımları sever. Futbol, biraz da böylesi beklenmedik skorlara açık bir oyun olduğu için bu denli popüler olmuştur. Söz gelimi 1990 Dünya Kupasında ihtiyar kurt Roger Milla önderliğinde çeyrek finale kadar yükselen Kamerun milli takımının, Dünya Kupaları tarihinin unutulmazları arasında yerini alabilmiş olması tam da bundan.

Roger Milla

Gerçi Dünya Kupasına “son şampiyon” ünvanı ile katılan takımlar için ilk maçlarda işlerin pek de iyi gitmemesi, çok da alışılmadık bir durum değil. Son 5 dünya kupasında son şampiyonlar, sahaya çıktıkları ilk maçlarda 4 yenilgi ve 1 beraberlik aldılar. Lakin yine de “işi şansa bırakmaması” ile ün salmış olan panzerlerin de aynı gadre uğraması epey sansasyonel oldu doğrusu. Bu maça gelinceye dek Almanya’nın tam 36 yıl boyunca hiçbir turnuvaya mağlubiyetle başlamamış olması, tam da bu durumu anlatıyor olsa gerek.

Peki Meksika’nın Almanya karşısında aldığı bu sansasyonel galibiyet, gerçekten de şaşılacak bir futbol mucizesi mi? Büyük bir sürprizle mi karşı karşıyayız sahiden de? Biraz yakından bakınca hiç de öyle olmadığı görülüyor.

10 yıllık bir proje: Almanya

2004 yılında Jurgen Klinsmann – Joachim Löw ikilisi milli takımın başına geçtiğinde, Alman milli takımı derin bir krizin içindeydi. 90’lı yıllar öncesindeki o şaşalı günler çok geride kalmıştı. 1996 yılında kazanılan son kupanın ardından müthiş bir ivme kaybı yaşanmış, takım hızla irtifa kaybetmişti. Almanya, 1998 Dünya Kupasında ite kaka gelebildiği çeyrek finalde Hırvatistan’a 3-0 gibi net bir skorla yenilerek elenmiş, 2000 yılındaki Avrupa şampiyonasına ise henüz grup aşamasında, üstelik galibiyet bile alamadan grubu sonuncu bitirerek veda etmişti. 2002 Dünya kupasında Suudi Arabistan, Kamerun, Güney Kore, Paraguay, ABD gibi “düşük profilli” rakipleri keyif vermeyen tatsız tuzsuz bir futbolla yenerek, final yolunda karşılaştığı yegane “orta halli” takım olan İrlanda karşısında ise beraberliği güçlükle kurtararak geldiği finalde Brezilya’ya kaybetmiş, kupada final oynamasına rağmen yine de turnuvanın en çok eleştirilen takımı olmaktan kurtulamamıştı. 2004 Avrupa şampiyonasında bir kez daha grup aşamasında galibiyet bile alamadan elenmek bardağı taşıran son damla oldu. Neşter atıldı, milli takım Klinsman-Löw ikilisine teslim edildi.

Jurgen Klinsmann – Joachim Löw ikilisi

Joachim Löw’ün kendisinden daha genç olan, üstelik de o güne dek bir teknik direktörlük kariyeri de bulunmayan Jurgen Klinsmann’ın arkasında “ikinci adam” olmasını yadırgayanlar da vardı elbette. Ama bu ikili, sadece milli takımı masaya yatırmakla kalmadı, bir bütün olarak Alman futbolunda bir devrim başlattı. Klinsmann ismi, bu radikal dönüşümü başlatmak için gerekliydi kuşkusuz.

Nitekim Klinsmann –bir geçiş süreci misali- sadece 2 sene görev yapacak, takımı peş peşe iki büyük turnuvada yarı finale taşıdıktan sonra bayrağı Löw’e devredecekti.

2004 yılında Klinsmann ile başlayan, Löw ile hızlanarak devam eden ve 10 yılın sonunda kemale eren büyük dönüşüm, başlıbaşına bir yazı konusudur. Ama şu kadarını belirtmek gerek: Yaşanan dönüşüm o denli köklü ve radikal oldu ki, Löw’ün Almanya’sına “Almanya 2.0” deniyor bugün.

Bir futbol devrimcisi: Joachim Löw

Brehme’lerin ve Mattheus’ların “sonuca odaklı, tekmeye kafa koyan, rakibi fizik gücü ile ezip geçen” panzerleri gitmiş; onun yerine çok daha akıcı, estetik, güçlü ve durdurulamaz yeni bir Almanya gelmişti. Philip Lahm örneğinde görüldüğü gibi kanat oyuncuları sadece orta yapmakla ve rakibi karşılamakla kalmıyordu. Onlar artık hem bir pas istasyonu, hem de gerektiğinde kanattan oyun kurabilen birer oyun kurucuydu. Bastian Schweinsteiger örneğinde görüldüğü gibi, merkez orta saha oyuncuları sadece kesicilikle kalmıyor, oyuna aktif birer pas istasyonu, oyun kurucu, hatta etkili bir hücum silahı olarak katılıyordu. Manuel Neuer örneğinde görüldüğü gibi kaleciler bile pas oyununun bir parçasıydı artık. Onların oyunu kaleden kurmaları, hatta adeta bir libero gibi pas oyununa dahil olmaları bekleniyordu artık.

Manuel Neuer

Jancker’den Podolski ve Götze’ye evrilen santrfor modelinde de görüldüğü gibi golcülerden beklenen de sadece rakip ceza alanında etkili olmaları değildi artık. Onlar da takımın pas oyununda aktif görev alıyor, ceza alanı içinde olduğu kadar ceza alanı dışında da önemli görevler üstleniyor, sadece skora değil oyuna da katkı sunuyorlardı. Sahadaki 11 oyuncu da birer pas istasyonuydu artık. Bu durum, her pozisyonda çok sayıda pas opsiyonuna ve sınırsız hücum varyasyonuna imkan sağlıyordu. Yaşanan dönüşümün en önemli alamet-i farikası ise, oynanan pas oyununun hızıydı. İspanya’nın izlerken baygınlık geçirtecek denli yavaş ve sıkıcı tiki-takasının aksine Almanların pas oyunu müthiş bir hıza sahipti. Alman orta sahasında bir oyuncu topla buluştuğunda yeniden pas vermesi için geçen süre artık 1 saniyenin çok altındaydı. Löw sadece parlak bir jenerasyon yakalamakla kalmamış, göz kamaştıran bir oyun mekaniği de inşa etmişti.

Bu büyük dönüşüm Almanya’nın yine eski şaşalı günleri yaşamasını sağladı. 2006’da 3.’lük, 2008’de final, 2010’da 3.’lük, 2012’de yarı final, 2014’te şampiyonluk geldi. Daha da önemlisi, Alman futbolunu sadece sonuç odaklı olmayan müthiş bir akıcılığa ve estetiğe de kavuşturdu. Geçmişin maçlarını 1-0 kazanan Almanya’sı geride kalmıştı artık. “Almanya 2.0” Arjantin’i 4-0, Brezilya’yı (üstelik de Brezilya’da düzenlenen Dünya kupasının yarı finalinde) 7-1 yenebilen bir takımdı artık.

Geçtiğimiz dünya kupasında 24 yıl aradan sonra elde ettikleri şampiyonluk sonrasında Löw’ün “bu zafer 10 yıllık bir projenin ürünü. Sürekli ilerleme kaydettik ve projeye inandık” demesi tesadüf değildi. Ha keza Löw’ün gerçekleştirdiği futbol devriminde anahtar rol oynayan Lahm ve Neuer gibi isimlerin bireysel performanslara değil de takım oyununa vurgu yapmaları da öyle. Meseleyi en iyi anlatan cümle, kaptan Lahm’ın final maçından sonra yaptığı açıklamadan: “Bireysel olarak en iyi oyunculara sahip olup olmadığınızın önemi yok. En iyi takım olmanız gerekiyor.

Almanya’nın yükselişi ve düşüşü…

Peki nasıl oldu da aradan sadece 4 yıl geçmişken Alman milli takımı o ışıltısını kaybetti? Bu sorunun yanıtı, aslında Löw’ün karşı karşıya kaldığı üç farklı meydan okumada saklı.

Birincisi şu: Devrimler sınır tanımıyor. Hiçbir devrimin etkileri, yaşandığı ülke ile sınırlı kalmıyor. Özellikle de günümüzün küresel futbol dünyasında… Löw’ün Alman futbolunda gerçekleştirdiği muazzam dönüşüm, artık sadece Almanya’ya özgü değil. Aksine, onun 14 sene önce gerçekleştirdiği devrimsel dokunuşlar, bugün dünyanın her yerinde “modern futbolun” mütemmim bir cüzüne çoktan dönüşmüş bulunuyor. Çok uzağa gitmeye gerek yok. Misal, Akhisar’a mütevazi bir bütçeyle Türkiye Kupası kazandıran takımın bel kemiğini oluşturan Miguel Lopez performansında Philip Lahm izleri bulmak pekala mümkün. Misal, Fenerbahçe taraftarının orta sahada Topal-Josef kabızlığından yaka silkmesinde, “oyunu iki yönlü oynayan yaratıcı orta saha oyuncusu” özlemi çekmesinde Bastian Schweinsteiger etkisinin izlerini görmek pekala mümkün. Misal, dünya futbolundan “ceza sahasında top bekleyen statik santrfor” modelinin silinip gitmeye yüz tutmasında Podolski etkisinin izlerini görmek pekala mümkün. Misal, “ayağı düzgün kaleci” modasının tüm dünyayı kasıp kavurmasında Neuer etkisinin izlerini görmek pekala mümkün. Hülasa, bugün Löw’ün devrimsel dokunuşları Almanya’yı herkesten ayıran ve ona eşsiz konumunu kazandıran ayırdedici bir karakter değil artık. Aksine, hemen herkes gücü ve yeteneği ölçüsünde yapmaya çalışıyor benzeri şeyleri.

İkincisi şu: Löw’ün Almanyası, tastamam Löw’ün inşa ettiği oyun mekaniğine uygun bir jenerasyon ile yaşamıştı altın çağını. Meşhur “10 yıllık proje” tam da buydu zaten. Oysa bugün o jenerasyon değişmek zorunda. O jenerasyonu oluşturan isimlerin büyük bölümü artık yok. Herşeyden önce, Löw devriminin belkemiğini oluşturan Lahm, Schweinsteiger, Podolski üçlüsü yok. Almanya, jenerasyonlar arası bir geçiş dönemi yaşamak zorunda. Nitekim bu dünya kupasına gelen takım tam da bir geçiş dönemi takımı gibi görünüyor. Bir taraftan Kroos, Hummels, Özil, Müller, Boateng, Khedira gibi “eskiler”, bir taraftan Reus, Gündoğan gibi sakatlığı nedeniyle uzun zamandır milli takımda yer almayan “eski yeniler”, bir taraftan da Kimmich, Goretzka, Werner gibi “yeniler”.  Kupa öncesi Leroy Sane gibi bir yıldızı dışarıda bırakan Löw’ün oyuncu tercihlerinin çokça tartışılması da, buna karşılık Löw’ün yine kupa öncesi herkese gözdağı veren “bizim yıldıza ihtiyacımız yok. Bize lazım olan şey takım oyunu” açıklaması da, Meksika hezimeti sonrası Hummels’in Löw’ü açıkça hedef alan zehir zemberek sözleri de, jenerasyonlar arası bu geçişin pek de sancısız yaşanmadığının birer göstergesi olsa gerek.

Yeni bir devrimin eşiğinde…

Üçüncüsü ve asıl önemlisi ise şu: Löw, bundan 14 sene evvel işe başladığında oyunu köklü biçimde değiştiren bir futbol devrimcisiydi. O sayede tüm dünyada saygı duyulan bir oyun mekaniği yaratmayı başardı. Bugün ise Löw artık bir muhafazakar. O, içerde ve dışarda yaşanan tartışmalara ve zorunlu jenerasyon değişimine karşı, kendi inşa ettiği oyun mekaniğini “muhafaza etmeye” çalışan bir futbol adamı. Oysa o muhafazakarlaşırken, dünya futbolu yeni bir devrimin doğuşuna tanıklık ediyor. Yeni bir teknik direktör kuşağı geliyor. Kuşak demem sizi yanıltmasın, akran değiller. Ama ortak bir hikayeleri var: Hepsinin futbol hayatı kısa sürmüş. Kimisi hiç futbol oynamamış bile. Hiçbiri “meslekten futbolcu” sayılmaz. Teknik direktörlüğe erken yaşta başlamışlar. Uzun yıllar boyunca scoutluk yapmışlar. Rakip takımları analiz etmekle sorumlu yardımcı roller üstlenmişler, işin taktik yönüne fazlasıyla kafa yormuşlar. Delilik düzeyine takıntılı birer taktik deha her biri. Sıradışı ve etkili antreman yöntemleri kullanıyorlar. Uzun yıllara yayılmış “yardımcı teknik adam” rolleri, oyuncu yönetimi konusunda eşsiz bir deneyim biriktirmelerini sağlamış. Dünyanın önde gelen akademilerinde teknik adamlık eğitimi almışlar. Bilimsellik, çalışmalarında merkezi bir rol oynuyor.

Eski bir bankacı olan ve “geç keşfedildiği” teknik adamlık kariyerinde Napoli’ye olağanüstü bir futbol oynatarak kısa sürede tüm dünyanın saygı duyduğu bir teknik direktöre dönüşmeyi başaran Maurizio Sarri, bu yeni nesil teknik direktörlerin ilk örneğiydi. Ondan “büyük dahi” diye bahsediyorlar. Maggio “o, ayrıntılara verdiği önem itibarıyla adeta bir manyak gibi. Şansa yer bırakmıyor” diyor Sarri için. Gabbiadini’ye göre “Sarri gerçek gücünü detaylara verdiği önemden alıyor.” Marek Hamsik “söz konusu taktik antrenman olunca Sarri adeta talepkar bir manyağa dönüşüyor” diyor eski hocası hakkında.

Maurizio Sarri

İroniktir, bu yeni teknik direktör tipolojisinin en çarpıcı örneklerini yine Alman liginde görmek mümkün. Misal, Julian Nagelsmann. Futbolculuk kariyeri henüz 21 yaşında yaşadığı bir sakatlıkla, tabiri caiz ise henüz başlamadan biten Nagelsmann, henüz 30 yaşında gencecik bir teknik direktör olarak tüm dünyanın saygı duyduğu başarılara imza attı. Mütevazi Hoffenheim onun yönetiminde peşpeşe iki sezondur Şampiyonlar Ligi bileti alıyor. Bu sezon, Borussia Dortmund gibi bir devi geride bırakarak Bundesliga’yı üçüncü bitirmeyi başardı Nagelsmann. Onun için  “futbolun genç bilim insanı” diyorlar. O da tıpkı Sarri gibi bir taktik deha. Dahası, bir “rakibi analiz etme” uzmanı.

Benzer biçimde, henüz 32 yaşında teknik direktörlük koltuğuna oturduğu Schalke’yi Bundesliga ikincisi yaparak Şampiyonlar Ligi’nin yolunu tutan Domenico Tedesco’nun hikayesi de çok farklı değil. Onun bir futbolculuk kariyeri bile yoktu. Beş dil bilen genç bir mühendisti. İnovasyon yönetimi alanında yüksek lisans yapmıştı. Futbol dünyasının alışıldık tiplerine o denli ayrıksıydı ki, Schalke’nin teknik direktörü olarak adı duyurulduğunda, takımın deneyimli savunma oyuncusu Naldo “kim bu Tedesco” diye google’a bakma gereği duyduğunu söylüyor. Nagelsmann ile aynı antrenörlük seminerinden mezun. O da bilimsel yöntemleri kullanması ile tanınıyor . Tedesco tam bir “savunma taktikleri dehası” olarak öne çıkıyor.

Juan Carlos Osorio

Almanya’yı şahane bir oyunla bozguna uğratan Meksika’nın hocası Juan Carlos Osorio da işte bu yeni tip teknik direktörlerden biri. Yaşadığı ağır sakatlıktan sonra futbolu 26 yaşında bırakmak zorunda kalmış. Ardından Newyork’ta antreman bilimi eğitimi almış. Bununla yetinmeyip futbol bilimleri okumak üzere Liverpool’un yolunu tutmuş. Bununla yetinmeyip “okumak yetmedi, kendimi sahada da geliştirmem gerekiyordu. Bu sebeple işlerin profesyonel olarak nasıl yürüdüğünü görmek istedim” demiş. Liverpool antremanlarını izlemek için başvurmuş, ama kabul edilmemiş. Bunun üzerine Liverpool antreman tesisleri olan Melwood’u gören bir evde yaşamakta olan McManus ailesinin kapısını çalmış. Ailenin oğlu Peter şöyle anlatıyor: “Bir gün kapıyı çaldı ve idman sahasına bakmak istedi. Beş gün sonra eve yerleşmişti.” Antreman sahasını gören o odayı tutmuş ve tam iki yıl boyunca orada kalmış. Onun bir antreman uzmanı olarak nam salmasına, alışılmadık antreman taktikleri geliştirmesine şaşmamalı. Bugün ona, Latin Amerika futbolunda adeta bir “bilim adamı” gözüyle bakılıyor. İşte Meksika, taktik konularda delilik derecesinde takıntılı bu adamın önderliğinde tuş etti Almanya’yı.

Kıssadan hisse…

Bu uzayan yazıyı şu soruyla bitirmek gerek: Sarri, Nagelsmann, Tedesco ya da Osorio Türkiye’de yaşıyor olsaydı ne olurdu. Yanıt açık: Teknik direktör olamazlardı. Eğer yaşanan ekonomik daralma ile birlikte hala işsiz kalmadılarsa, Sarri hala bir bankacı, Tedesco hala bir mühendisti. Nagelsmann (şansı yaver giderse) bir Anadolu takımında, gerçekte varolmayan bir “altyapının” başında karın tokluğuna çalışıyor olurdu. Osorio, (yine şansı yaver giderse) bir spor kanalında yorumcu filan olurdu belki.

Çünkü Türkiye’de teknik direktörlük, milli takımın eski oyuncularına rezerve edilmiş bir ayrıcalık durumunda. Sadece futbol dünyasının iç dinamikleri ve ahbap-çavuş ilişkileri nedeniyle değil; yasal mevzuat nedeniyle de bu böyle. Yasal mevzuat, sadece eski milli futbolcuların “pro-lisans” kurslarına katılmasına ve teknik direktörlük için gerekli o sertifikayı almasına izin veriyor.

İşte bu nedenledir ki 60’ını çoktan devirmiş isimler “büyük taktik deha” diye alkışlanıyor; 50’sine çoktan merdiven dayamış isimler “genç teknik adam” diye pazarlanabiliyor, alamet-i farikası vasatlık olanlar hakkında bile zorlama “başarı hikayeleri” uyduruluyor.

İşte bu nedenledir ki Türkiye futbol iklimi Aykut Kocaman ve Ümit Özat gibi vasatlıkların ötesine geçemezken, dünyada bir teknik direktör devriminin ayak sesleri duyuluyor. Meksika’nın Almanya karşısında aldığı sansasyonel galibiyet, tesadüfen elde edilen sürpriz bir başarıdan çok işte bu “teknik direktör devriminin” ayak seslerinden sadece biri. Bu sese kulak vermekte fayda var!