Ana SayfaYazarlarErdoğan UstaMessi’nin gözyaşları – Erdoğan Usta

Messi’nin gözyaşları – Erdoğan Usta

Elinde Messi gibi bir süper yıldızı olanların bile hüsrana uğramaktan kurtulamadığı bir dönemdeyiz artık. Futbolda “teknik direktörlerin imzasını taşıyan takımlar çağı” yaşanıyor. Biri Türkiye futbol dünyasına da haber versin!


Erdoğan Usta


Bundan tam iki sene önceydi. Şili ile Arjantin, Copa America finalinde karşı karşıya geldiler. Maçın normal süresinde de uzatma dakikalarında da gol sesi çıkmadı. Penaltı atışları sonucunda maçı 4-2 kazanan Şili, Copa America şampiyonu oldu. Penaltı kaçıran Arjantinlilerden biri de Messi’ydi. Maçın bitiminde sel gibi akan gözyaşları içinde, adeta sinir krizi geçirerek terk etti sahayı Messi. Henüz 29 yaşında milli takımı bıraktığını açıkladı.

Messi’nin kaçan şampiyonluğa böyle dramatik bir reaksiyon vermesine şaşırmamalı. O uzun zamandır, bir yandan güncel rakibi Ronaldo ile yarışırken bir taraftan da sürekli olarak Maradona ile kıyaslanıyor. Ondan (tıpkı geçmişte Maradona’nın yaptığı gibi) Arjantin milli takımına kupa kazandırması bekleniyor. Futbol tarihinin gördüğü en büyük isimle kıyaslanmak ve onun başarılarını (üstelik de bütünüyle farklılaşmış bir futbol dünyasında) tekrarlama baskısıyla yaşamak, taşınması hayli güç bir yük olsa gerek…

Copa America bozgunu sonrasında yeniden milli takıma dönmesi için ikna edilen Messi için Dünya Kupası’nda da işler hiç yolunda gitmiyor. Arjantin futbol tarihinin dünya kupalarında en kötü performans gösteren takımı olmanın eşiğinden döndü, gruptan ite kaka çıkabildi. Üstelik oynanan futbol da ilerisi için hiç umut vermiyor.

Oysa Messili Arjantin bu Dünya Kupası’na büyük umutlarla gelmişti. Her şeyden önce onlar, hiçbirini kazanamamış olsalar da katıldıkları son 3 uluslararası turnuvada da final oynamışlardı. Buraya da son Dünya Kupası’nın finalisti sıfatıyla gelmişlerdi. Bunca final deneyiminden sonra artık neden kazanmanın vakti gelmiş olmasındı ki. Dahası, kaybedilen 3 finalin ardından takımın başında artık “kazanmayı bilen” bir teknik adam da vardı: Jorge Sampaoli.

Bir futbol çılgını: Jorge Sampaoli

Jorge Sampaoli geçtiğimiz sene Arjantin milli takımının başına geçtiğinde, kağıt üzerinde bu iş için en uygun isim gibi görünüyordu. O bir Arjantinliydi ama teknik direktörlük yaşamı büyük ölçüde ülke dışında, esas olarak da Şili’de geçmişti. Klüp teknik direktörlüğü kariyerinde 3 Şili şampiyonluğu ve bir de Sudamericana kupası şampiyonluğu vardı. Ardından Şili milli takımının başına geçmiş, finalde Arjantin’i yenilgiye uğratarak Şili’ye tarihinin ilk Copa America zaferini yaşatmıştı. Onun Arjantin milli takımının başına geçmesi, ailenin gurbetteki başarılı çocuğunun eve geri dönmesi gibiydi.

Sampaoli’yi anlatmak için en uygun sıfat “çılgın” olsa gerek. Henüz 19 yaşındayken geçirdiği ağır sakatlık sonucunda futbolculuk hayatı bitince teknik direktör olmaya karar vermiş. Bugüne dek 16 farklı klüp takımında ve iki de milli takımda çalışmış. Agresif ve coşkulu tarzıyla, motivasyona verdiği özel önemle biliniyor. Tarzı Bielsa’yı fazlasıyla andırıyor. Hatta ona Bielsa’nın halefi gözüyle bakılıyor. Onun çılgın ve çoşkulu teknik adamlık tarzını anlatmak için kısa bir anekdot aktarmakta fayda var: Seneler evvel, henüz teknik direktörlük kariyerinin çok başında olan Sampaoli, Arjantin liginin bölgesel alt küme takımlarından Club Atletico Belgrano de Arequito’nun teknik direktörlüğünü yapmaktadır. Bir maç sırasında hakemle ağız dalaşına girip sahadan atılır. Bunun üzerine sahayı terk ederek, sahanın hemen kenarında bulunan bir ağaca tırmanır. Sahadan çıkmıştır işte. Ağacın tepesindedir. Böylece hem maçı izlemeye, hem de sahadaki oyuncularına taktik vermeye devam eder o ağacın tepesinden. Tuhaftır, “ağacın tepesindeki teknik adam” fotoğrafı Capital de Rosario gazetesinde yayınlanınca bir anda ün kazanır Sampaoli. Teknik direktörlük kariyerinde basamakları hızla tırmanması mümkün hale gelir. O, bugün de aynı çılgın karakteri koruyor. Hemen her maçta, saha kenarında hop oturup hop kalkan, bağırıp çağıran, çimleri yolan, agresif ve kavgacı bir karakter olarak görüyoruz Sampaoli’yi. Peki bu çılgın adam imajının altında, teknik direktör olarak nasıl biri Sampaoli? Bu sorunun yanıtı biraz Arjantin futbol tarihinde saklı.

İki tarz-ı Arjantin

Arjantin futbolunun tarihinde iki zirve noktası mevcuttur: 1978 ve 1986. Bu yıllarda Arjantin dünya kupasını kazandı. Lakin bu iki kupa, birbirine taban tabana zıt iki farklı teknik direktör yönetiminde kazanıldı.

Kempes, Ardiles, Passarella gibi yıldız isimlerin yer aldığı kadrosuyla 1978 dünya kupasını kaldıran teknik direktör César Luis Menotti bir “güzel oyun” tutkunuydu. Hücuma dönük, son derece akıcı ve estetik bir futbol mekaniği ile kaldırmıştı kupayı. Onun oynattığı futbola Arjantinliler “Menottismo” diyorlar. Arjantin 1986 senesinde ikinci kez dünya kupasını kaldırdığında takım, Maradona dışında oldukça “düz” oyunculardan, ışıltısız isimlerden oluşuyordu. O kadroyu dünyanın zirvesine taşıyan Carlos Bilardo’nun futbol anlayışı savaşan, mücadele eden, sonuç odaklı, ne pahasına olursa olsun kazanmayı amaçlayan bir yaklaşımdı. Maradona’nın futbol resitali verdiği maçlarda takım arkadaşlarının yegane görevi savaşmaktı. Maradona bir tarafa bırakıldığında Arjantin takımı, bir Güney Amerika ülkesinden çok bir Orta Avrupa ülkesi gibi oynuyordu: Kaba, sert, defansif, fizik güce dayalı ve kavgacı. Onun oynattığı futbola Arjantinliler “Bilardismo” diyorlar.

O günden beri Arjantin futbolu, adeta bir sarkaç misali, bu iki uç arasında salındı durdu. Teknik direktör Sampaoli, Arjantin teknik direktörü sıfatıyla ortaya koyduğu futbol anlayışını Menottismo ile Bilardismo’nun bir sentezi olarak sunuyor. Kendi ifadesi ile “en iyi hücum edecek oyuncuları seçersin, sonra onları en iyi savunmayı da yapabilecekleri bir dizilişle sahaya sürersin.” Doğrusu kulağa pek de dört başı mamur bir taktik yaklaşım gibi gelmiyor. Nitekim, Menottismo ile Bilardismo’nun bir sentezi olarak düşünülen bu tekerlemenin pratikte pek de işe yaramayacağının emareleri, Dünya Kupası’ndan çok önce görülmüştü. Arjantin, dünya kupası eleme grubunda oynadığı 18 maçın ancak yedisini kazanabildi. 18 maçta sadece 19 gol atabildi. Dünya Kupası vizesini de son dakikada, ezeli rakibi Brezilya’nın Şili’yi yenmesi sayesinde alabildi. Turnuva öncesinde İspanya ile oynadıkları hazırlık maçında alınan 6-1’lik ağır yenilgi de, durumun vahametinin apaçık bir göstergesi gibiydi.

Messi ve arkadaşları…

Peki ama Messi gibi bir süper yıldız, ona eşlik eden çok sayıda yıldız futbolcu ve “kazanmayı bilen” Sampaoli gibi bir teknik adam ile Arjantin nasıl oldu da böylesine başarısız bir performans sergiledi? Bu sorunun yanıtı şu dört olguda gizli:

  • Birincisi şu: Arjantin futbol dünyası, başka hiçbir ülkede bir benzerini göremeyeceğiniz derinlikte bir kaos yaşıyor yıllardır. Berbat yönetiliyor. Hatta yönetilemiyor bile… Ligin statüsü hemen her sene değiştiriliyor. Siyaset boylu boyunca futbolun içine nüfuz etmiş durumda. Futbolcular arasında neredeyse husumet düzeyine varan ego savaşları yaşanıyor. Kendi futbolcularını milli takım kadrosuna sokuşturmak için kulis yapan futbolcu simsarları etrafta kol geziyor. Egosu kendisinden büyük eski yıldızlar, hoşnutsuz birer lobici olarak büyük bir basın gücünün de desteğiyle hergün suyu bulandıran yeni demeçler veriyorlar. Altyapılar çökmüş, futbolcu eğitimi dibe vurmuş durumda. Yeni futbolcular yetişmiyor. Dolayısıyla, Arjantin’in futbol dünyası, bir teknik adamın milli takımda başarı kazanmasını adeta imkansızlaştıran kocaman bir bataklığa çoktan dönüşmüş bulunuyor.
  • İkincisi şu: Nitekim bu kaotik iklimden Sampaoli de nasibini fazlasıyla aldı. O, henüz Arjantin milli takımı teknik direktörlüğü görevine getirildiği gün, Maradona’nın orkestre ettiği müthiş bir koronun eleştiri bombardımanına tutuldu. Arjantin’in kaotik futbol ikliminde, üstelik de Maradona gibi bir efsaneyi karşısına almışken, “kendi isminin ağırlığının” milli takımda ipleri ele almaya ve takıma bir nizam vermeye yetmeyeceğini erkenden gören Sampaoli de önündeki yegane seçeneğe yöneldi: Sırtını Messi’ye dayadı. Kadroya alınan oyunculardan ilk 11 tercihlerine, sahaya çıkan takımın formasyonundan oyuncu değişikliklerine dek hemen her konuda Messi’nin tartışılmaz bir ağırlığının olduğu bir sır değil. Nitekim Sampaoli de inkar etmiyor bu durumu, “kadroyu beraber hazırlıyoruz” diyerek kendisinin de sürece dahil olduğunun altını çizme ihtiyacı duyuyor arada bir, hepsi o. Oysa bu durum daha baştan Sampaoli’nin kendisini inkar etmesi anlamına geliyordu. Onu Şili milli takımında ve Sevilla’da başarıya ulaştıran ve Arjantin milli takımının başına getiren temel etmen, tam da kendi takım kurgusunu inşa edebilme becerisiydi. Messi’nin gölgesinden kurtulamayan idare-i maslahatçı bir görüntü, bu olasılığın da daha baştan ortadan kalması anlamına geldi.
  • Üçüncüsü şu: Kuşkusuz Messi çok özel bir oyuncu. Sadece sahip olduğu eşsiz yetenekler açısından değil, oyun karakteri ve oyuncu profili açısından da çok özel bir oyuncu. Kaba bir tabirle “modern futbolda alışıldık bir pozisyonu olmayan” çok sıradışı bir oyuncu. Hal böyle olunca Messi üzerine bir takım inşa etmek de bir hayli güç bir göreve dönüşüyor. Barcelona’nın bu zorlu görevi Messi’yi de yetiştirmiş olan efsanevi La Massia altyapı sisteminin desteği, tüm dünyanın yetenek havuzundan beslenmesini olanaklı kılan devasa transfer bütçesi ve Guardiola gibi bir taktik dehanın yol göstericiliği ile başarabildiği unutulmamalı. Bu öylesine sıradışı bir sistem ki, yeteneği hiçbir biçimde tartışılamayacak Eto’o, İbrahimoviç, David Villa, Neymar gibi isimler bile uyum gösteremediler bu sisteme. Hal böyle iken, Arjantin’in son derece sınırlı oyuncu havuzundan Messi’nin çevresinde bir takım inşa edebilmek, zor olmanın da ötesinde düpedüz imkansız bir göreve dönüşüyor. Nitekim Sampaoli’nin hazin Arjantin kariyeri de bu imkansız görevi yerine getirmek için her biri akamete uğrayan sayısız denemeyle geçti: Üçlü savunma kurdu, olmadı. Savunmayı dörtledi, yine olmadı… Messi’nin arkasına iki defansif orta saha oyuncusu koydu, olmadı. Oraya Banega gibi bir pas maestrosu koydu, yine olmadı… Messi’ye geniş alan açmak için orta sahayı sadeleştirdi, olmadı. Messi’ye destek vermek için orta sahayı kalabalık tuttu, yine olmadı… Messi’yi göbekte kullandı, olmadı. Kanada aldı, olmadı. En ileri koydu, yine olmadı… 3-2-4-1, 4-4-2, 4-2-3-1, 3-5-2, sahte dokuz, ne varsa denedi; bir türlü Messi’den Barcelona verimi alamadı… Dahası, bu deneme-yanılma trafiği içerisinde ortaya bir “Messi’li takım” da çıkartamadı. Sahadaki toplam, bir takım olmaktan ziyade, “Messi ve arkadaşları” olmanın çok da ötesine geçemedi.
  • Dördüncüsü ve asıl önemlisi ise şu: Futbol, her geçen gün gelişen ve giderek kusursuza doğru evrilen bir takım oyunu. Messi’den “Maradona etkisi” beklemek kulağa epey romantik geliyor olabilir, ama Maradona’nın, dinamikleri bütünüyle farklı bir dönemin oyuncusu olduğu unutulmamalı. Maradona, bir yıldız futbolcunun tek başına hemen her şeye muktedir olduğu bir çağın oyuncusuydu. Yıldız futbolcu devrinin en büyük yıldızıydı. O sayede bir yıldız futbolcunun yapabileceği hemen herşeyi başardı. Napoli gibi mütevazi bir takımı İtalya’nın, Arjantin gibi vasat bir takımı da dünyanın zirvesine taşıdı. Maradona ile zirveye ulaşan bu “yıldız futbolcu çevresine kurulu kadro” furyası, 1994 dünya kupasına damgasını vurmuştur örneğin. O kupa, tam bir “10 numaralar” şöleniydi. Hemen her takımın kendi Maradona’sı vardı… Ardından futbol gelişti, 2000’li yıllarla birlikte, tek bir yıldız oyuncunun her şeyi başarabileceği dönemin de sonuna gelindi. Bu kez “yıldızlar topluluğu” kadrolar sahne aldı. Real Madrit’in meşhur Los Galacticos’u bu dönemin sembolüdür. Dönem, yedek klübesinde bile yıldızların oturduğu ışıltılı kadrolar dönemiydi. Lakin uzun süredir artık bu dönem de aşılmış bulunuyor. Abramoviç’in Los Galacticos özentisi Chelsea’sinin arzu ettiği başarıya pahalı transferlerle değil, ancak uzun yıllar süren bir “takım olma” çalışması ile ulaşabilmesi de; Katar’lıların baş döndüren transfer harcamaları ile kurdukları PSG’nin Şampiyonlar Ligi’nde hayal kırıklığı yaşamanın ötesine geçememesi de bunun tipik birer örneği. Artık ”yıldız teknik adamlar” dönemindeyiz. Başarıya giden yol yıldız futbolcuların insanüstü meziyetlerinden değil; kusursuz bir kadro mühendisliğinden, mükemmelleşmiş bir oyun mekaniğinden, makine uyumu ile işleyen bir takım kurgusundan, kılı kırk yaran taktik varyasyonlardan geçiyor. Teknik direktörlerin imzasını taşıyan kusursuzlaşmış takımlar başarıya ulaşıyor. İroniktir, bu değişimin öncülüğünü bizatihi Messi’nin de bir parçası olduğu Guardiola yönetimindeki Barcelona yapmıştı. Onlar için “bu dünyaya ait değiller, uzay çağı futbolu oynuyorlar” dedirten tam da buydu. İşte bu yalın hakikat nedeniyledir ki, Maradona’nın payına onu futbol tanrısı mertebesine yücelten “tanrının eli” düşerken, Messi ve arkadaşlarının payına bir avuç gözyaşı düşüyor.

Kıssadan hisse

Arjantin, Dünya Kupası grubundan güçlükle de olsa çıkmayı başardı. Ama önlerinde zorlu bir yolculuk var. Kupayı uzanmak için Fransa, Brezilya, İspanya, Belçika gibi zorlu rakipleri yenmek zorundalar. Doğrusu oynadıkları futbol, finale uzanmaları için pek de umut vermiyor. Biz onları bu zorlu kupa yolculuğu ile baş başa bırakalım. Lakin Arjantin’in hikayesinden Türkiye futbolunun çıkarması gereken esaslı dersler var.

Birkaç sene evvel Aziz Yıldırım, “bir takımı teknik direktör şampiyon yapmaz. Şampiyonlukta teknik direktörün bir önemi yoktur” mealinde laflar etmişti. Ülkenin en büyük klüplerinden birinin başkanının bu lafı edebilmiş olması mı daha vahim, yoksa spor dünyasında kimsenin “sen ne saçmalıyorsun ben adam” diyememiş olması mı; varın onu siz hesap edin.

Doğrusu dünya futbolu “teknik adamlar dönemini” yaşarken, Türkiye’nin durumu Aziz Yıldırım’ın bu zırva sözünde ifade ettiği anlayıştan çok da ilerde değil. Her transfer döneminde sağa sola saçılan milyonlarca euro marifetiyle kurulan anlamsız kadroların başarılı olması umut ediliyor. Kadro mühendisliği, oyun mekaniği, takım kimyası, taktik varyasyonlar gibi konular, Türkiye futbol dünyasında bir konu başlığına bile dönüşemiyor. Varsa yoksa yıldızlar transfer edilsin, uçaklar insin, şaaşalı imza törenleri düzenlensin. En güncel örnek şu olsa gerek: Fenerbahçe’nin yeni hocası Cocu ile nasıl bir futbol oynayacağı değil, kimleri transfer edeceği, hangi yıldızları alacağı konuşuluyor.

Oysa tam da bu kafa nedeniyle ülkemizdeki yüzyıllık klüpler gerçekte çoktan iflas etmiş durumdalar. Tam da bu nedenle “Avrupa’nın altıncı büyük futbol ekonomisi”, dünya kupasını evinden izliyor. Tam da bu nedenle pahalı kadrolara sahip klüp takımlarımız, Avrupa serüvenine en başında, ismi bile telaffuz edilemeyen mütevazi rakiplerine boyun eğip elenmekten kurtulamıyor. Tam da bu nedenle “marka değeri” ile övünülen Süper Lig’de oynanan futbol saçmasapan bir kakafoniden öte geçemiyor.

Ümit Özat, Türkiye’nin 2002 dünya kupasındaki başarısı hakkında “teknik direktörün bir katkısı yok ki; iyi bir jenerasyon yakalamış ve şanslı bir kura çekmiştik” demişti. Teknik direktörün rolünün / işlevinin reddi ve inkarı anlamına gelen bu anlam fukarası sözleri söyleyen şahsın bizatihi kendisinin de bir teknik direktör olması; ülke futbolunun nasıl bir batak içinde olduğunun en açık göstergesi olsa gerek.

Elinde Messi gibi bir süper yıldızı olanların bile hüsrana uğramaktan kurtulamadığı bir dönemdeyiz artık. Futbolda “teknik direktörlerin imzasını taşıyan takımlar çağı” yaşanıyor. Biri Türkiye futbol dünyasına da haber versin!


Meksika’nın gör dediği – Erdoğan Usta