Ana SayfaDünyaZürih’te mütevazı bir ütopya: İşgal evleri – Aydın Bayad

Zürih’te mütevazı bir ütopya: İşgal evleri – Aydın Bayad

Bu yazıda anlatılan olaylar, kişiler ve mekanlar tamamıyla gerçektir. Ama yaşanan deneyimler ne mekanlara ne de karakterlere özgü olamayacak kadar müşterek olduğu için kişilerden ve etiketlerden bağımsız bir isimsizler hikayesi anlatacağım. Çok uzak olmayan bir geçmişte bana devredilen hikayenin imkanlarının okuyan herkesin hayat deneyimine sirayet edebilmesi umuduyla, bu isimsizler ütopyası bir şahitlikten ibaret olarak kurgulandı.


Aydın Bayad


Tamı tamına 8 yıl olmuş görmeyeli yüzünü, duymayalı sesini… giderken elindeki tüm eşyaları devrettiği eviyle birlikte hepi topu 100 liraya saymış, sonra da “Paran olunca verirsin” demişti. Ona verecek param hiç olmadı, zaten olduğunda da o çoktan gitmişti. Böylelikle iki yıl süreyle yaşayacağım evin mayasındaki sahiplenmeme, aidiyet ilişkisi kurmama hem bana hem eve hem de sonradan evi kullanacaklara eşlik etti. Sıra bana gelince de tıpkı onun gibi kıyafetlerimle terk ettim o çatı arasını benden sonrakilere yazılar, şiirler, şarkılar, anılar bırakarak…

Hem şehir hem kent olmaya çalışan, dolayısıyla ikisi birden olamayan muhafazakâr bir metropol çukurunda küçücük çatı arasında yaşarken; komşusu olmayan ama sokaktaki herkesi tanıyan bir mahalleli, eşyası kıt ama misafiri bol bir ev sahibi, kaybedenler kulübü melankolisinde ama bir o kadar da bilge dostlara sahip bir öğrenci, hizmet sektörü çalışanı olsa da ‘şekilli garson’ olmamı sağlayan bir yadigardı bıraktığı. Şimdi gidip – bu yazıyı yazarken bile hatırlamakta güçlük çektiğim – geçmişi diriltme vaktiydi. Ben de kalktım Zürih’e gittim.

Zürih, İsviçre’deki diğer şehirlere göre kalabalık sayılabilecek nüfusuna rağmen tertemiz gölü, iki dünya savaşına da katılmadığı için tahrip edilmemiş mimarisi, 1974’ten beri hâlâ kullanımda olan en küçük bozuk para yarım frankın gösterdiği üzere kolay kolay sarsılmayan ekonomisi ve sosyal hayatın gelişip serpilebileceği geniş caddeleriyle ayrıcalıklı bir konuma sahip. Bu şehirde yaşamak dünyanın herhangi bir köşesinde yaşamaya göre çok daha avantajlı ve muhtemelen çok daha rahat. Öte yandan, Zürih dünyanın en pahalı şehirlerinden biri olarak orada yaşayanların da ayrıcalıklı olabileceklerini düşündürüyor.

Ama bu sosyal ‘cennet’ ilk olarak finans sektörünün ikinci olarak da ileri modernizmin birçok karanlık yüzünü gizliyor… Çünkü frank üzerinden olmayan bir gelir ile – bu aralar Türkiye’de ipini koparan dolar ve euro bile kesmiyor – bu şehirde değil yaşamak veya bir hayat kurmak, hafta sonu geçirmek bile bir servete mal olabilir. Haliyle Zürih’te yaşamak demek liyakat sisteminin mengenesinden geçip, pek de sosyal olmayan sosyal ilişkiler içerisinde Kıta Avrupası’nın herhangi bir köşesindeki soğukluğun üç beş katı sosyal mesafeye eyvallah edip çalışmak, çok çalışmak demek… Bir de senenin çoğunun soğuk, yağışlı ve kapalı bir atmosferde geçtiği düşünülürse, biz Ortadoğulular için yeşil bir cehenneme çok rahat dönüşme potansiyeli var.

Gel gör ki Zürih’te beni bu yazıyı yazmaya iten ütopyavari bir tahayyül  var… nüfusunun %32’si İsviçre vatandaşı olmayanlardan oluşan şehirde yıllar içerisinde az sayıda da olsa biriken Türkiyeli göçmen popülasyonu ile şehrin muhalif tabakaları arasında bir etkileşim biçimi ve bir yaşam pratiği oluşmuş durumda. Yükselen neoliberal yaşam tarzının kenara ittiği ve vadedilen cennetten pay vermediği birçok insan şehirlerde benzerine az rastlanan komünal bir yaşam kurmuşlar.

Avrupa’nın her ülkesinde olduğu gibi İsviçre’de de göçmen kampları politik gerekçelerle Türkiye’yi terk etmek zorunda kalanların da çoğunlukla ilk mecburi uğrak yeri. Ama ‘sistem’i öğretmek için kurulan bu kamplardan çıkanlar -özellikle Kürt özgürlük hareketine yakın duran siyasi göçmenler- ayrıcalıklı yaşamın sunacağı ‘nimet’lere tamah etmek yerine başka bir yaşamı tahayyül edebiliyorlar. Şehrin farklı noktalarına yayılmış işgal evlerinde bir araya gelen, tek ortak noktaları ülkeyi terk etmek olan bu insanlar atomlara ayrışıp dağılmak yerine birlikte hareket etmenin ve kolektifliğin en yeni hallerini yaratıyor ve bizzat deneyimliyorlar.

Kaldığım işgal evinin oturma odası ve aslında ‘çok amaçlı salonu’

İşgal evleri Türkiye için Gezi direnişi sırasında Kadıköy’de birkaç örnekle başlayıp kısa süreli deneyimler olarak Türkiye politik eylem tarihinde yerini aldı. Ancak Türkiye gibi kimlikler arenasında, müşterek alanların, otonom mekânların vadettiği potansiyeli görüp ufuk açıcı bir şekilde bu deneyimi çalışan araştırmalar (selam sana mekân çalışmaları!) gösteriyor ki, görece en müşterek alan olan işgal evlerinde bile grup kimlikleri gruplararası çatışmanın dinamiğini oluşturuyor. Daha basit ifade edecek olursak ‘sen kimlerdensin?’ hâlâ en belirleyici soru… Memlekette kişiler arası güven emaresi bulabilen varsa beri gelsin.

Zürih deneyimini benim açımdan inanılmaz kılan tam olarak bu çarpışma oldu. Türkiyeli ve çoğunluğu Kürt olan bu grubun birbirini tanımamasına ve Türkiye’den yedekli temkin belleğine rağmen yerli gruplarla kurdukları ilişki Türkiye’deki deneyimin çok ötesinde. Aralarında ciddi yaş, eğitim, dil, bölge, aile yapısı, dini yönelim farklılıkları olmasına rağmen alternatif bir dünya tahayyülü kurulduğunda gayet de birbirlerine ‘entegre’ olup aynı potada erimeden benzeşmenin, ortaklaşmanın mümkün olduğunu ortaya koyuyorlar.

Her biri birbirinden güzel arkadaşlarımın beni ağırladığı işgal evi görece küçük, 4 katlı bir apartman ve küçük bir bahçeden ibaret. İkisi dünya tatlısı bebek olmak üzere 20 kişiyi ağırlayan bu ev, şehrin yakın zamanda soylulaştırılan bir bölgesinde bulunuyor. Küçük evlerde kişisel ilişkiler haliyle daha yakın, daha organik. Evin iki mutfağı ve mutfaklarda doyan karınlar üzerinden ‘aileler’ mevcut. Aralarındaki tek ayrım aşağı mutfakta veya yukarı mutfakta yemek, geriye kalan her şey ortak… Yalnız benim için bunun ayırdına varmak pek kolay olmadı. Vardığım saatlerde kullanacağım şeyler için izin istiyordum. ‘Şu bardağı kullanabilir miyim? Kahvenden içebilir miyim? Bu plağı çalsam olur mu?’ gibi;  meğer benim kibarlık veya nezaket diye kodladığım şeylerin – hepsi olmasa da – çoğu yıllar önce tartışmayı bir kenara bıraktığımız ‘değerli’ özel mülkiyet ilişkisinin kurallarıymış. Zira bu işgal evinde herkesin odası ve mahremi olmakla birlikte ortak alanlardaki her şeyi kullanmak tamamen kişinin kendi tasarrufunda. Olur da giyecek eşyanız kalmazsa, ne bileyim, çıplak filansanız o da dert değil alt kattaki ‘freestore’da (serbest dükkan) uygun bir şeyler ayarlanır.

Üst mutfaktaki bakliyat rafı: Vegan/vejetaryen arkadaşlar mutfağı doldurmuş

Misafir olduğum ev dışında kentin en büyük işgal evi ‘Das Bluae Haus’ (Mavi Ev) 180 civarında insanı ağırlıyor. Burası şehrin merkezinde, ‘alternatif hayatı’ pazarlamadan tüm zorluklarıyla yaşayanların ve yayanların adresi. Fiziksel koşulları sınırlı olsa da sosyal ve kültürel birçok aktiviteye alan sağlıyor. Kadın, çevre, göçmenlik vs. temalarında çeşitli aktivitelerle şehrin en dışlanmış kesimlerine hem kültür hem bilgi değiş tokuşu sağlamaya devam ediyor. İnsan çeşitliliğinin mutfakta, mobilyalarda, diğer eşyalarda ve tasarımlardaki yansıması müthiş bir çoğulculuk ve zenginliğe dönüştürülmüş. Oluşabilecek fikir çatışmalarının gruplar üzerinden yürümemesi için her işgal evi kendi önlem ve kurallarını almış, almaya devam ediyor. Örneğin, karar alma mekanizmalarında bir kıdem veya hiyerarşi yok, bir evin tüm sakinleri söz söyleme hakkına sahip. Hak temsiliyet üzerinden değil paylaşılan alan üzerinden inşa ediliyor. Zaten evin tüm işleri barınanların belirli aralıklarla toplandığı buluşmalardan çıkan kararlara göre iştirakçılar arasında hemzemin olarak sürdürülüyor.

Tüm bu renk cümbüşünün içinde Kürtler veya Türkler ‘misafir’ değil! Başka bir ifadeyle göçmen olmak herhangi bir dezavantaj oluşturmuyor. Her ne kadar ayrı düştükleri memleketlerinden, yoldaşlarından, siyasetlerinden koparılmış olmanın neredeyse doğal sonucu olan küsmek, uzaklaşmak ya da unutulmak mümkün olsa da sürgün olmak kopartılan her şeye rağmen kolektifle gönül bağını korumak demektir. Zira Türkiye’de kalanlar arasında da mücadeleyi kariyer olarak gören birçok kişi var (Bkz. bireysel hareketlilik stratejisi). Burada deneyim üzerinden kurulan kimliklenme alanlarında, kariyerist bir birikime izin vermeyen işgal evi deneyimi ise gönül bağlarını yedi el gurbette Zürih’te yeniden bulmayı mümkün kılıyor. Tıpkı beni Zürih’e getiren geçmişi arama serüvenin geçmişi yeniden kurmakla sonuçlanması gibi…

Bu yüzden erken 90’larda gelen bir politik göçmen ile Avrupa’ya adımını yeni atmış genç bir göçmeni aynı festivaldeki ‘farkındalık’ (awareness) takımında elektronik müzikle dans ederken görmek mantıksal bir çelişki yaratsa da duygusal bir bütünlük, tamamlanmışlık sağlıyor. Dünyanın bu en ayrıcalıklı kentlerinden birinde gördüğüm Kürt ve Türk göçmenler/sürgünler/yabancılar, belki siyaseten değil ama yaşam ve idealleriyle, hem de 21. yüzyılın sağladığı tüm imkânlarla, mücadeleyi sürdürüyorlar. Yereller ya da göçmen olmayanlar ise arkadaşlarının dertlerine iştirak etmeyi, kişisel olan her şeyi müşterekleştirmeyi çok iyi öğrenmişler: Kaldığımız işgal evinin her sene değişen dış cephesinde bu sene o malum müşterekliğe bir nişane olarak kocaman bir #defendefrin pankartı asılıydı.

Zürih’teki bu mütevazi ütopya uzak bir ‘köy’ belki… ama bu ‘global’ köyde bir dost selamı sıcaklığında hayatlar örülüyor. Kucak dolusu selam olsun, o hayata gözlerini açan Ciyagerlere, Nubarlara, Rojhanlara, Ayşelere…