Ana SayfaYazarlarErdoğan UstaHoşçakal El Maestro! – Erdoğan Usta

Hoşçakal El Maestro! – Erdoğan Usta


Erdoğan Usta


Dünya Kupası’nda çeyrek finalin ilk günü geride kaldı. Uruguay ve Brezilya kupadan elenirken Fransa ve Belçika yoluna devam ediyor. Böylece kupada Amerika kıtasından hiçbir takım kalmadı, kupanın Avrupa’da kalacağı şimdiden kesinleşmiş oldu.

Siz ne düşünüyorsunuz bilmem, ama bana kalırsa Uruguay bu kupada sergilediği performansla kupanın saygıyı en fazla hak eden takımı olmayı fazlasıyla başardı. Çeyrek finalde Fransa karşısında maçın favorisi değillerdi zaten. Dile kolay, toplam değeri 1 milyar euro’nun üzerine çıkan yıldızları ile kupanın en pahalı kadrosuna sahip olan, kağıt üzerinde kupadaki en güçlü takım olarak görülen Fransa’nın karşısına çıkıyorlardı. Üstelik Cavani’nin sakatlığı nedeniyle oynamayacak oluşu da Uruguay açısından daha maç başlamadan en kötü senaryonun gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Zira Cavani Uruguay açısından bir futbolcudan çok daha fazlası. O, hem takımın en etkili gol silahı; hem de Uruguay’ın müthiş savunma kurgusunu en ilerden başlatan, takım savunması açısından da kritik bir rol üstlenen bir isim. Dahası, işler ters gittiğinde inisiyatif alan, takımı saha içinde mental açıdan ayağa kaldırabilen bir lider. Kuşkusuz Uruguay, Fransa karşısında onun yokluğunu fazlasıyla hissetti.

Buna rağmen başabaş bir oyun ortaya koydular, iyi mücadele ettiler. Maçın kaderini kaleci performansları belirledi. Lloris ilk yarının son dakikalarında yaptığı imkansız kurtarışla takımına belki de turu getirirken, Muslera üzerine gelen şutu kendi kalesine tokatlayarak Uruguay’ın kupadan trajik biçimde elenmesine zemin hazırlayan isim oldu.

Oscar Tabarez ve öğrencileri kupaya veda ettiler belki; ama geçit vermez savunmaları, turnuvanın en az faul yapıp en az kart gören takımlarından biri olmalarını sağlayan centilmen oyunları, asla eksilmeyen mücadele ruhları, takım olma becerileri ve ortaya koydukları performans ile saygıyı fazlasıyla hakkettiler.

Futbolun gecekondulardan çiçeklendiği ülke: Uruguay

Coğrafi olarak Arjantin ve Brezilya’nın tam ortasında yer alan Uruguay, sadece 3,5 milyonluk nüfusu ile Güney Amerika kıtasının en küçük ülkelerinden biri. Ancak bu küçük ülke, futbol tarihinde kazandığı muazzam başarılar ile biliniyor.

Malum, futbol bir İngiliz icadıdır. İngiltere’de keşfedilip oynanmaya başlamış, tüm dünyaya da oradan yayılmıştır. Futbolun Uruguay’a gidişinin öyküsü de farklı değil. Bundan ikiyüz yıl önce, ‘üzerinde güneş batmayan imparatorluk’ namıyla maruf İngiliz sömürgeciliğinin tüm dünya genelindeki yatırımlarının yaklaşık beşte biri Güney Amerika kıtasında bulunuyordu. Kıtanın bütün liman kentleri, Britanyalı tüccarların ve gemicilerin istilasına uğramıştı. Bu Britanyalı yoğunluğu, beraberinde yeni bir sporu da getirdi Güney Amerika’ya. Futbolun Güney Amerika kıtasına gelişinin hikayesini Eduardo Galeano bakın nasıl anlatıyor:

İngiliz imparatorluğunun her yerinde futbol, Manchester dokumaları, demiryolları, Barings Bankasının açtığı krediler ve serbest ticaret doktrini gibi tipik bir Britanya ihracat ürünüydü. Futbol buraya, kraliyet yelkenlileri asker kaputu, bot ve un boşaltıp yün, deri ve buğday yüklerken gelmişti. Getirenler de Montevideo ve Buenos Aires surları çevresinde futbol oynayan gemicilerdi. İlk yerel futbol takımlarını oluşturanlar diplomatlar ve demiryolu ya da gaz işletmesinde işçi olarak gelmiş İngiliz yurttaşlarıydı. 1889 yılında Uruguay’da oynanan ilk milli maç, Montevideo ve Buenos Aires’deki İngilizleri karşı karşıya getirdi. Karşılaşma Kraliçe Viktoria’nın gözkapakları yarı aralık, küçümseyici çehresinin yer aldığı büyük bir resmin gölgesinde oynandı.”

Futbol Taktikleri Tarihi adlı kült kitabın yazarı Jonathan Wilson da “Güney Amerika’nın doğal kaynaklarını sömürdüler ve karşılığında onlara futbolu verdiler” diye anlatıyor bu süreci.

İşte Uruguay da doğal kaynakları sömürülen ve karşılığında kendilerine futbol verilen bu ülkelerden biriydi. Ancak onlar futbolu İngilizlerden almakla yetinmediler; onu işlediler ve geliştirdiler. Bambaşka bir tarza ulaştırdılar. Böylelikle futbol tarihinin İngiltere dışındaki ilk ‘futbol ekolü’ doğdu. Eduardo Galeano, “Aynen tango gibi futbol da gecekondularda çiçeklendi” diyor o yıllar için. Sonraki yıllarda Uruguay milli takımının teknik direktörlüğünü de yapacak olan Ondino Vera da, “Uruguay futbol ekolünü teknik direktörler, fiziksel hazırlıklar, spor hekimliği ve uzmanlar olmadan kurduk. Sadece Uruguay’ın arazilerinde meşin yuvarlağı sabahtan öğlene sonra ay ışığı altındaki geceler boyu kovalayarak. Birer oyuncu olmak için, bir oyuncunun olması gerektiği gibi olmak için yirmi yıl oynadık. Deneysel, kendi kendine öğrenilmiş, yerel stilde bir futboldu…” diye anlatıyor Uruguay ekolünün doğuşunu.

Ortaya İngilizlerin fiziksel güç ve disiplin üzerine inşa edilmiş mekanik futbolundan alabildiğine farklı yeni bir oyun çıkmıştı. Çok daha beceri yüklü ve çok daha romantikti. Dünya futbolu ilk kez rakiplerini sahada adeta dans edermişçesine geçen yıldızların doğuşuna tanıklık ediyordu. Üstelik bu yeni ekol, İngiliz futbolunun durağan yapısının aksine, taktik değişkenliklere olanak tanıyan bir zenginlikle de yüklüydü. Eduardo Galeano, “topla satranç oynayan, sincaplar kadar kaygan adamlar” olarak tanımladığı milli futbolcuların “doğrudan ayağa uzanan yakın paslardan oluşan, ritmin şimşek gibi değiştiği ve yüksek hızda top sürülen bir oyunu icat ettiğini” söylüyordu.

Eduardo Galeano

Böylelikle Uruguay topraklarında hem “el toque” denilen yepyeni bir futbol tarzı gelişiyordu; hem de futbol, elitlerin boş zamanlarında yaptığı eğlencelik bir uğraş olmaktan çıkıp halkın tutkusu haline geliyordu. “İyi aile çocuklarını boş vakitlerinde oyalayan bu ithal eğlence, yüksek saksısından çıkmış, toprağa inmiş ve kök salmaya başlamıştı” diyor Galeano. Artık futbol işçilerin ve işsizlerin, kölelerin ve göçmenlerin, zencilerin ve beyazların, yoksulların ve emekçilerin hep birlikte oynadığı bir oyuna dönüşmüştü. 1915 yılında Sports dergisinde yayınlanan bir yazıda dönemin egemenlerinin dile getirdiği şu serzeniş, bu durumu olanca çıplaklığı ile gözler önüne seriyor:

Toplumda belli bir yeri olan bizler, bir işçiyle, bir şoförle birlikte futbol oynamak zorunda kalacağız… Böylelikle bu sporla uğraşmak bir zevkten bir fedakârlığa dönüşüyor, eğlenceli olmaktan çıkıyor.

O dönemin futbol dünyasına egemen olan sömürgeci zihniyeti tam anlamıyla kavrayabilmek için şu örnekleri hatırlamak da anlamlı olabilir: Futbol Federasyonu toplantılarında İspanyolca konuşmak yasaktı, futbolun dili İngilizceydi çünkü. Pazar günleri maç yapmak yasaktı, İngiltere’de maçlar Cumartesi oynanıyordu çünkü. 1916 yılında düzenlenen ilk Güney Amerika kupasında Uruguay Şili’yi 4-0 yendiğinde Şili heyeti ‘Uruguay takımında iki Afrikalının oynadığı’ gerekçesiyle maçın iptalini istemişti. Onlara göre futbol bir ‘beyaz oyunuydu’ çünkü. Gerçekten de Uruguay takımında, aileleri Güney Amerika kıtasına köle olarak getirilmiş olan Isabelino Gradin ve Juan Delgado oynuyordu. Uruguay, o zamanlar, milli takımında zenci futbolcu oynatan tek ülkeydi. Uruguay, ezberleri bozmaya devam ediyordu.

Güney Amerika’nın bu minik ülkesi, geliştirdiği bu ezber bozan futbol ekolü ile kısa sürede büyük başarılar kazandı. Henüz dünya kupası organizasyonunun yapılmadığı, yaz olimpiyatlarının futbol dünyasının en büyük turnuvası olduğu yıllardı. 1924 Paris Olimpiyatlarına katılan tek Güney Amerika ülkesi oldu Uruguay. Katılmakla kalmayıp şampiyon da oldular. 1928 Amsterdam Olimpiyatlarında bir kez daha şampiyonluğu kimseye bırakmadılar. 1930 yılında düzenlenen ilk dünya kupasına hem ev sahipliği yaptılar, hem de kupayı kazanarak “ilk dünya şampiyonu” ünvanının sahibi oldular. 1950 yılında bir kez daha, üstelik de Brezilya’yı efsanevi Maraca’na stadını hınca hınç dolduran 200 bin taraftarının önünde yenilgiye uğratarak dünya kupasını kazandılar.

Lakin Uruguay futbolunun o parlak günleri çok uzun sürmedi. Futbol hala Uruguay’da yaşamın ve kültürün en önemli bileşkesi olmaya devam ediyor kuşkusuz. Hala her Uruguay’lı çocuk futbolcu olmayı istiyor. Ancak Uruguay 1950 yılında kazandığı son dünya kupasının ardından çok uzun yıllar boyunca katıldığı hemen hiçbir uluslararası turnuvada başarı kazanamadı. Üstelik geçen yıllar boyunca estetik futbolun doğduğu o toprakların milli takımları, bu karakterlerinden de gittikçe uzaklaştılar. Futbol dünyasının kabadayılarına dönüştüler. Kavgacı, hırçın, sevimsiz bir takım oldu Uruguay. Hızla irtifa kaybetti. Ta ki takımın başına Oscar Tabarez geçinceye dek.

Bir futbol bilgesi: Oscar Tabarez

Tam adı Óscar Washington Tabárez Silva. Ona kısaca “El Maestro” diyorlar. Öğretmen yani. Her Uruguay’lı gibi o da çocukluk ve gençlik yıllarında futbol oynamış. Bir defans oyuncusuymuş. Ardından bir ortaokulda öğretmenlik yapmış uzun yıllar boyunca. Çocuklara edebiyat, sanat ve tarih öğretmiş. El Maestro lakabı, bir yanıyla “meslekten öğretmen” oluşuna bir gönderme, ama esas olarak da teknik direktörlüğe yaklaşımının bir öğretmen babacanlığı, titizliği ve öğreticiliği ile yüklü olmasına yapılan bir vurgu. Alışıldık teknik adamlardan hayli farklı biri Oscar Tabarez.

Che Guevera düşüncesine yoldaşlık eden biri olduğu sır değil. Montevideo’daki evinin duvarlarını, Che’nin ona hayatı boyunca rehberlik eden ve teknik direktörlük yaklaşımının da özünü oluşturan ünlü cümlesinin yer aldığı bir tablo süslüyor. Kızının adı da Tania zaten. Che’nin yoldaşı, kadın gerilla, Küba devriminin kahramanı Tanya’nın anısını yaşatmak için vermiş kızına bu ismi Tabarez.

Oscar Tabarez

Uruguay tam bir futbol ülkesi. Dile kolay, 3,5 milyon nüfuslu bu minik ülkede tam 200 bin lisanslı futbolcu var. Avrupa’nın çeşitli liglerinde oynayan yıldız isimler de cabası. Bir teknik direktör için, böylesine geniş bir futbolcu havuzu içinden bir ilk 11 seçip sahaya sürmek çok da zor bir iş olmasa gerek. Ama Tabarez bununla yetinmemiş. Uruguay futbolunu baştan şekillendirecek zor ve meşakkatli bir işe soyunmuş. Bu yüzden ona “Uruguay’a futbolu yeniden öğreten adam” diyorlar zaten.

Önce kendi scout ekibini oluşturup ülkenin dört bir yanında çeşitli kademelerde mücadele eden binlerce takım içindeki genç yetenekleri bulup çıkarmış. Ardından “proceso de Institucionalización de Selecciones y la Formación de sus Fútbolistas” yani oyuncu seçimi ve antreman yöntemlerinin kurumsallaşması programını hazırlamış. Ülkede, bütün yaş kategorilerindeki milli takımların bu perspektifle çalışmasını sağlamış. Tüm yaş kategorilerindeki milli takım oyuncuları ile bizzat ilgilenmiş. Bu döküman, onun uyguladığı programın sadece taktik veya teknik bir perspektifle sınırlı olmadığını, genç ve yetenekli oyuncuları aynı zamanda “iyi insan” olarak yetiştirmeyi amaçladığını da gösteriyor. Bugün Uruguay futbolundaki tüm isimler kısaca “Tabarez Süreci” diye adlandırılan bu tedrisattan geçmişler.

Onun “iyi insan” vurgusu beyhude değil. Uruguay kültüründe ve futbolunda önemli yeri olan bir tabir vardır: Garra Charraua. Mücadeleden asla vazgeçmemek, azimli olmak, elinden geleni yapmaya çalışmak, asla yılmamak gibi anlamlara gelir. Lakin “garra charrua ruhu”, bir felsefeden yoksun kaldığında, “pervasız müdahaleler yapan saha kabadayılarının olduğu bir takım” olmaya da kapı aralayabiliyor pekala. Tabarez öncesi Uruguay takımları tam da böyleydi nitekim. Hırçın, kavgacı ve sevimsiz… O, Garra Charrua ruhu ile Guevera felsefesini sentezlemeyi, böylelikle iyi futbolcular olduğu kadar iyi insanlar da yetiştirmeyi amaçladı:

Ben bir futbol adamıyım. Ama futboldan daha önemli şeyler olduğunu da gayet iyi biliyorum. Futbolun katkı sunabileceği çeşitli alanlar olduğunun da farkındayım. Özellikle sağlık ve eğitim gibi, toplumsal gelişme açısından önemli iki temel alanda, futbol son derece önemli katkılar sunabilir

Onun çalıştırdığı takımların antrenman tesislerinde zengin bir kitaplık daima vardır. Onun çalıştırdığı takımların soyunma odalarında Eduardo Galeano, Victor Hugo ya da Dostoyevski kitaplarının futbolcular tarafından yüksek sesle okunup tartışılması da pek alışılmadık bir durum değil.

Edinson Cavani bir televizyon programında Tabarez sürecini şöyle anlatıyor:

Bize sadece futbol stratejilerini ve taktikleri öğretmekle kalmadı. Aynı zamanda kıtada okuma yazma oranının en yüksek olduğu ülkesinde yaşadığımızı da kavramamızı sağladı. Bırakın Uruguay’ı, Amerika kıtasının başka ülkelerinde de adını o güne dek hiç duymadığım Avrupa’lı yazarları tanıdık. Bizleri entelektüel birer futbolcuya dönüştürdü.

Telemundo Deportes için Dünya Kupası’nda yorumculuk yapan Diego Forlan da bu konu hakkında şunları söylüyor:

Bir keresinde Japonya’da maç yapmıştık ve kültürün ne kadar değişik olduğu üzerine konuşuyorduk. Akşam yemeğinden sonra Maestro hepimizi toplayıp Japonya’nın tarihi ve orada yaşanan şeylerle alakalı pek çok şey anlatmıştı. O, çok bilgili bir insan.”

Tabarez genç oyuncuların tiyatro ve müzelere gitmesi için geziler de düzenliyor. Klasik müzikten botaniğe kadar uzanan farklı dallarda oyuncularıyla sohbet ediyor. Özellikle 15 yaş altı takımlarında yer alan oyuncularla özel olarak ilgileniyor:

15 Yaş Altı takımından çocuklar geldiğinde, onlara iki şeyin asla ihmal edilmemesi gerektiğini söylüyoruz; insanlara buraya geldiğinizde kendinizi nasıl tanıttığınız ve burada çalışan insanlarla nasıl iletişim kurduğunuz. Onları tanıyıp tanımamanız fark etmiyor; bunlar birlikteliğin ve karşılıklı saygının göstergeleri.”

Uruguay kaptanı Diego Godin, kulüp maçlarında bile olsa sert bir faul yapmaları ya da oyundan atılmaları durumunda Tabarez’in oyuncularını arayıp bu durumdan duyduğu hayal kırıklığını belirttiğini söylüyor. Futbol sahalarının hırçın çocuğu Suarez bile, El Maestro’nun teşviklerinin kendi karakterini reforme etmesi açısından oldukça önemli olduğunu belirtiyor. Montevideo’nun en belalı mahallelerinden birinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, anne-babasının boşanmasıyla da hepten zor bir çocukluk geçiren Luis Suarez konusunda söyledikleri, Tabarez’in oyuncularına yaklaşımı konusunda da epey fikir veriyor:

Ona rehberlik edecek birine ihtiyacı olduğunu görüyordum. Onu anlayacak, yol gösterecek, ilgi sunacak sıcak bir kola ihtiyaç duyuyordu. Ama aynı zamanda son derece inatçıydı da. Büyük bir hassasiyetle yaklaşmam gerektiğinin farkındaydım.”

Nitekim Suarez, Chiellini ile yaşadığı meşhur “ısırma” olayından sonra El Maestro ile yaşadıklarını otobiyografisinde şöyle anlatıyor:

Beni aptallığımdan dolayı azarladı. Ama beni suçlamadı ya da kınamadı da. Bunun yerine, ülke ve dünya futbolu için önemli olduğumu hatırlattı. Artık değişmem gerektiğini söyledi. Yaptığım şeyden dolayı ondan defalarca özür diledim.

Boca Juniors’un başındayken çalıştırdığı Batistuta ondan “kariyerimi ve hayatımı kurtaran adam” diye bahsediyor. Godin ona “baba” diyor. Bütün milli takım kariyeri Tabarez tedrisatında geçen ve bir anlamda onun elinde yetişen Gimenez’in, Fransa maçının son on dakikası boyunca döktüğü içten ve samimi gözyaşları, bir taraftan hıçkırıklar içinde ağlarken bir taraftan da mücadelesini sürdürmek için gösterdiği gayret, adeta El Maestro Uruguay’ının bir fotoğrafı gibi.

El Maestro bugün 71 yaşında. O, dünya kupaları tarihinde takımını gruplardan çıkarmayı başarmış en yaşlı teknik direktör. Üstelik merkezi sinir sistemini tahrip eden korkunç bir hastalığın da pençesinde. Maç sırasında saha kenarında elindeki koltuk değneği ile güçlükle ayakta durmasının; yahut antreman sırasında sahada ancak bir akülü araba ile dolaşabilmesinin nedeni de bu amansız hastalık. Dünya kupası başladığında ukala bir tavırla “bu kadar hasta olmanıza rağmen neden teknik direktörlük görevini bırakmıyorsunuz” diye soran gazeteciye gülümseyerek “dünya kupası tarihinde ilk kez koltuk değnekli bir teknik direktörün kupayı kazandığını görmek hoş olmaz mıydı” diye yanıt vermişti. Kupayı kazanamadı belki ama, kupanın saygıyı en fazla hakeden takımını yaratmayı başardı. Galeano, gölgede ve güneşte futbol kitabını yıllar önce Calella de la Costa’da karşılaştığı çocuklara ithaf ettiğini söyler ve ekler: “Futbol oynamaktan dönen o çocuklar bir şarkı tutturmuşlardı: Yensek de, yenilsek de değişmez eğlencemiz…” İşte El Mastro’nun Uruguay’ı da izleyenlerin damağında böyle bir futbol lezzeti bırakmayı başardı.

Kıssadan hisse…

Fransa maçı, kuvvetle muhtemeldir ki El Maestro’nun teknik direktör olarak takımının başında sahaya çıktığı son Dünya Kupası maçı oldu. Bu büyük futbol adamını hak ettiği saygı ile uğurlamanın zamanıdır. Lakin “Uruguay’a futbolu yeniden öğreten adamdan” bizim ülkemizdeki futbol ikliminin de öğrenmesi gereken pek çok şey var.

Ülkemizde üst düzey futbolcular arasında hayli yaygın bir düşünüş ve yaşayış biçimi mevcut. Adına da “adamlık” diyorlar bu düşünme ve yaşama biçiminin. Siyasi iktidara yakın durmak, nargile kafelerde vakip geçirip mafyatik iş adamları ile ahbaplık etmek, sahada bıçkın delikanlı pozlarına bürünüp hırçın tavırlar sergilemek, sağa sola posta koyup racon kesmek, gazeteci dövüp hakem tartaklamak, küfürler, tehditler ve hakaretler yağdırmak, okumamak, düşünmemek, tartışmamak, kendini geliştirmek için özel bir gayret içine asla girmemek filan gibi parametreleri var bu yaşam biçiminin.

Belki de sadece bu yüzden Uruguay futbolu küllerinden doğarken Türkiye dünya kupasını evinden izlemek zorunda kalıyor. ‘Evet ama onların Cavani, Suarez gibi yıldızları var’ filan diyecek olanlara yanıt yine Tabarez’den gelsin:

Yıldızları görmek istediğimde gökyüzüne bakıyorum ben. Sahada yıldız yoktur, orada sadece futbolcular vardır.

Yıldız olduğu zehabına kapılıp sağa sola adamlık dersi verenler, bir karış havada burunları ve şişmiş egoları ile dünya kupasını evlerinden izliyorlar. O halde bir de “Tabarez tedrisatına” dönüp bakmakta fayda var. Kim bilir, belki de ülke futbolunun içine düştüğü bu derin boşluktan çıkışının ipuçları orada gizlidir.