Ana SayfaYazarlarErdoğan UstaMatadorun vedası – Erdoğan Usta

Matadorun vedası – Erdoğan Usta


Erdoğan Usta


Dünya kupasında epey enteresan şeyler oluyor. Önce Almanya’nın, ardından da Arjantin ve İspanya’nın kupaya erkenden veda etmesi, futbolun tarihsel gelişimini, taktik varyasyonları, oyun mekaniklerini, futbolda ortaya çıkan yeni eğilimleri göstermesi açısından epey çarpıcı şeyler anlatıyor.

İspanya, dünya kupasında topa en fazla sahip olan takımdı örneğin. La Roja namıyla bilinen İspanya milli takımının, oynadığı dört maçta topa sahip olma oranı %71,3’ü buldu. Bu alanda rakiplerine akıllara ziyan bir üstünlük kurdular. Ama bu üstünlük onların bırakın kupada başarılı olmasını filan, maç kazanmasına bile yetmedi. Portekiz ile 3-3 berabere kaldılar. İran’ı zor bela 1-0 yenebildiler. Fas’la 2-2, Rusya ile 1-1 berabere kaldılar. En nihayetinde penaltı atışları ile kupadan elendiler.

Topa en çok sahip olan takımlar listesinde İspanya’yı Almanya ve Arjantin takip ediyor. Almanya, oynadığı 3 maçta %67,3’lük bir oranla topun sahibiydi. Arjantin için de bu oran %62,8. Ne var ki Almanya ve Arjantin de kupaya erkenden veda etmekten kurtulamadılar.

İspanya, oynadığı maçlarda sadece topa “alda evine götür bari” denilecek ölçüde sahip olmakla kalmadı. Rakiplerini amiyane tabirle “pas manyağı” da yaptı. İspanya’nın oynadığı dört dünya kupası maçında yaptığı toplam başarılı pas sayısı 3129. Maç başına 782 isabetli pas gibi olağanüstü bir pas sayısı yakalamış bulunuyorlar.

Elendikleri Rusya maçında ise iş büsbütün ifrada vardı. Topa sahip olma oranları %79’a ulaştı. İspanya o maçta toplam 1114 pas girişiminde bulundu. Bunların yüzde doksanında da başarılı oldu. Maç boyunca İspanya’lı oyuncuların kendi aralarında yaptıkları 1006 başarılı pas, dünya futbol tarihinde bugüne dek görülmemiş bir rakam. Gelgelelim, pas trafiğinde dünya rekoru kırdılar, ama maçı kazanmayı başaramadılar. Maç boyunca sadece 191 pas yapabilmiş olan rakiplerine penaltı atışları sonucunda boyun eğdiler, kupaya veda ettiler.

“Başarılı pas” istatistiğinde İspanya’yı takip eden ülke Arjantin. İspanya’nın toplam 3129 paslık rekorunu yaklaşık 800 pas eksiği ile takip ediyorlar. Onlar da kupaya erkenden veda edenlerden.

Peki bu durum bize ne anlatıyor? Topa sahip olmak ve başarılı bir pas yüzdesi yakalamak, artık anlamlı birer veri olmaktan çıkıyor mu? Dünya futbolunda “pas oyunu” devri kapanıyor mu? Doğrusu mesele o kadar da basit değil.

Tiki-taka: Bir sistemin yükselişi ve düşüşü

Son yıllarda İspanya futbolu ile adeta özdeşleşmiş olan ve “tiki-taka” diye adlandırılan sistemin rüşeym formu, 80’lerin sonu ve 90’ların başında, Johann Cruyff Barcelona takımının yönetimini devraldığında ortaya çıktı. Ona “futbolun ruhunu değiştiren adam” demeleri boşuna değil. Sistem, Cruyff’un ayrılmasından sonra Van Gaal ve Rijkard dönemlerinde de gelişimini sürdürdü. Sistemin tam anlamıyla kemale erdiği mükemmellik dönemi ise, Barcelona altyapısından yetişen, orada uzun yıllar futbol oynayan, teknik direktörlük kariyerine de yine Barcelona B takımında başlayan Pep Guardiola’nın, Barcelona’nın başında olduğu yıllara rastlar. Onun yönetimindeki Barcelona, mükemmelleştirdiği tiki-taka sistemi ile dünya futbol tarihinin en iyi futbol oynayan takımı olarak görüldü pek çoklarınca. Uzay takımı diye adlandırıldı. Kupalarda da zaferden zafere koştu. Tiki-taka’nın altın çağı diyebileceğimiz bu dört sene boyunca Barcelona tam 14 kupa kazandı. 3 kez İspanya ligini, 2 kez de Şampiyonlar ligini zirvede tamamladı. Guardiola bu dört yıl boyunca 4 kez La Liga yılın teknik direktörü, 2 kez UEFA yılın teknik direktörü, 1 kez de FIFA yılın teknik direktörü ödülü kazandı.

Yine bu dönemde tiki-taka sistemi, İspanya milli takımı tarafından da benimsendi. Esasen 2008 yılında bu sistemi milli takıma taşıyan Aragones, tiki-taka ile doğrudan oyunun özgün bir bileşimini amaçlıyor gibiydi. O dönem Barcelona’nın ortaya koyduğu oyun mekaniği ile Real Madrid’in oyun mekaniğini etkili biçimde sentezlemişti Aragones. Böylelikle 44 yıl aradan sonra ilk kez Avrupa şampiyonu oldu İspanya. Aragones’ten sonra göreve gelen Del Bosque döneminde ise bütünüyle tiki-taka sistemini benimsedi La Furia Roja. Zaten İspanya milli takımının ana gövdesini de Xavi-Iniesta ikilisinin önderlik ettiği Barcelona’lı oyuncular oluşturuyordu. 2010’da dünya kupası, 2012’de bir kez daha Avrupa şampiyonluğu kazanıldı. Kulüpler seviyesinde Barcelona, milli takımlar seviyesinde de İspanya dünya futbolunu domine ediyordu.

Enteresandır, tiki-taka sisteminin ortaya çıkışı, bir Hollanda’lı olan Johann Cruyff yönetiminde mümkün olmuştu. Tiki-taka sisteminin düşüşünde de yine Hollandalılar baş rolü oynadılar. İspanya’nın “son şampiyon” sıfatıyla geldiği 2014 dünya kupasında oynadığı henüz ilk maçta Hollanda karşısında aldığı 5-1’lik acı yenilgi, sisteme şiddetli eleştirilerin yapılmasını da beraberinde getirdi. Nitekim İspanya o turnuvadaki ikinci maçında da Şili’ye 2-0 yenilecek ve kupaya henüz grup aşamasında veda edecekti. Tiki-taka’nın düşüşü başlamıştı.

Barcelona’nın klüp seviyesinde oluşturduğu müthiş dominasyonun kırılması da yine bu döneme rastlar. 2014 senesinde, yaşanan gerilemeye ilaç olsun diye takımın başına getirilen Luis Enrique’nin başarısız olduğunu asla söyleyemeyiz. Onun yönetiminde Barcelona iki kez İspanya ligini, üç kez İspanya kupasını, bir kez de Şampiyonlar Ligi’ni kazandı. Ancak bu başarılı tabloya rağmen Enrique, Barcelona tarihinin belki de en çok eleştirilen teknik adamı olmaktan kurtulamadı. Oynattığı oyun mekaniği, fazla doğrudan ve fazla sonuç odaklıydı. Hani, neredeysi o geçmişin pas oyunu? Barcelona’ya yakışmayacak denli doğrudan bir futbol oynatıyordu. Eleştiri korosunda yer alan isimlerden biri de Cruyff’tu: “Barcelona, müthiş bir futbol oynayan bütünlüklü bir takım olmak yerine, yıldız futbolcuların bireysel performanslarına bel bağlayan bir klüp olmayı tercih etti. Frank Rijkaard ve Pep Guardiola yönetiminde inşa edilen oyun tarzı terk ediliyor!” Taraftarlar da tiki-taka günlerinin o güzel oyununu özlüyordu. Nitekim elde ettiği tüm kupalara rağmen, Enrique’nin görevine son verildi. Geçmişin hayaleti, karabasan gibi çökmüştü Camp Nou’nun üstüne.

Guardiola, Barcelona’dan ayrıldığında başına geçtiği Bayern Münih’e tiki-taka sistemini adapte etmişti. Ne var ki Bayern Münih de Guardiola sonrasında onun sistemini terk etti, geleneksel “blitzkrieg” oyun tarzına geri döndüler. Benzer biçimde tiki-taka’dan esintiler taşıyan Wenger Arsenal’i de uzun süren başarısızlıkların ardından artık o sistemden bütünüyle uzaklaşmış bulunuyor. Günümüzde, tiki-taka sisteminin güncellenmiş bir versiyonu ile oynamaya çalışan Guardiola’nın Manchester City’si, bu sistemin son kalesi durumunda. Ancak o “son kale” de, futbol tarihinde bir benzeri görülmemiş devasa transfer harcamaları yapmasına rağmen, asla 2008-2011 yılları arasında Barcelona’nın ulaştığı seviyeye çıkamadı.

Tiki-taka’nın sorunu ne?

Peki nasıl oldu da 2008-2012 yılları arasında tüm dünyayı kasıp kavuran bu büyülü sistem ansızın tıkanıverdi? Bu sorunun yanıtı, sistemin kendi iç dinamiklerinde saklı.

Birincisi, tiki-taka çok çalışarak filan uygulanabilecek “herhangi bir sistem” değil. Aksine, çok özel görev tanımları üstlenmiş çok yetenekli oyunculardan müteşekkil, çok özel bir takım olabilmeyi gerektiren oldukça sıradışı bir sistem. Hem çok özel yeteneklere sahip bir oyuncu topluluğuna ihtiyaç duyuyor, hem de bu yetenekli isimlerin kendi kişisel performanslarını ortaya koymalarından ziyade, bütünlüklü bir takım halinde hareket edebilmelerini gerektiriyor. Zira tiki-taka sistemi sadece küçük üçgenler kurup kısa paslar yapmaktan ya da topa sahip olmaktan ibaret değil. Bu sistemde tüm takım birlikte hareket eder. Oyun içinde, futbolcular sürekli yer değiştirir. Neredeyse tüm futbolcular her yerde oynayabilecek bir yetenek ve yetkinliğe sahiptir. Bu nedenle numaraların ya da formasyonun bu oyun anlayışında çok fazla bir önemi yoktur.

Takım olmanın bile ötesinde, neredeyse organik bir yapı haline gelebilmeyi gerektiren böylesi bir sistemi hayata geçirmek zor, hatta neredeyse imkansız bir görev. Nitekim 2008-2011 arasında dünyayı kasıp kavuran Barcelona’nın da o mükemmelliğe, ancak Cruyff sonrasında yaklaşık 20 yıl süren bir hazırlık ve biriktirme döneminin ardından, efsanevi La Massia altyapı sisteminin desteğiyle, o altyapı sisteminin yetiştirdiği Messi, Iniesta, Xavi, Pique, Puyol gibi çok özel oyuncularla, gerektiğinde takıma tüm dünyanın yetenek havuzundan Abidal, Dani Alves gibi çok özel takviyeler yapılmasını mümkün kılan devasa bir transfer bütçesiyle ve her şeyden önemlisi kendisi de bizatihi La Massia’nın içinden çıkmış Guardiola gibi bir taktik dehanın yol göstericiliği ile ulaştığı unutulmamalı. Çok muhtemeldir ki, böylesi bir kombinasyon bir daha asla görülmeyecek. İşte bu nedenledir ki “tiki-taka sistemini” günümüzde uygulamaya çalışan takımların sahaya yansıtabildiği oyun mekaniği, tiki-taka’dan çok onun kötü bir karikatürünü andırıyor. Tıpkı Rusya’ya boyun eğerek kupaya veda eden İspanya gibi.

Barcelona’nın altın yıllarında, o müthiş pas trafiği içinde topla en fazla buluşan oyuncu takımın hücum aksiyonlarını orkestre eden büyük maestro Xavi olurdu. Dünkü İspanya’da ise topla en fazla buluşan (ve dünya kupası tarihinin bir maçta en fazla pas yapan oyuncusu unvanını kazanan) isim, takımın stoperi Sergio Ramos oldu. Bu çarpıcı fark bile, tiki-taka ile karikatürü arasındaki ayrımı net biçimde ortaya koyuyor olsa gerek.

Tiki-taka sisteminin “imkansızlığı” dışında, ikinci bir sorunu daha var: Önlem alınabilir oluşu. Bütün o pas trafiğinin, kurulan üçgenlerin, yapılan kısa paslaşmaların bir tek amacı var: Alan yaratmak. Rakip takım topu almak için hamle yaptığında baş döndüren bir pas trafiği ile rakibin savunma dengesini bozmak, boş alanlar bulmak, rakibin savunma hatlarında gedikler oluşturmak, dolayısıyla rakip kaleye ulaşmak. Ama ortada bir sorun var: Ya rakip takım topu almak için hamle yapmaz ve kendi yarı sahasında yerleşik bir savunma inşa ederse ne olacak? 2010 Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’yı tam da bu taktikle yenilgiye uğratarak kupaya uzanan Mourinho’nun Inter’i, tiki-taka sisteminin bu zaafını net biçimde gözler önüne sermişti. Mourinho o gün çok eleştirildi. “Kalenin önüne otobüs çekmek” diye adlandırılan bu oyun anlayışı çok eleştirildi. Hatta “utanç verici” diye damgalandı. Ama bu “utanç verici”, estetikten yoksun ve arkaik oyun anlayışının tiki-taka sisteminin akıcı ve estetik hücumlarını etkisiz hale getirmeye yettiği de görülmüş oldu. Tıpkı dün Rusya milli takımının başardığı gibi. Nitekim İspanya’nın pas trafiğine biraz daha yakından bakıldığında bu durum net biçimde görülüyor. İspanya sahanın hemen her yerine topu taşımayı başardı. Bir tek yer hariç: Rakip ceza sahası ve çevresi. Yapılan onca pasa rağmen, bırakın gol atmayı, pozisyon bile bulamadılar. İspanya’nın tek golünü de yine bir Rus oyuncunun kendi kalesine atmış olması, futbol tarihinin eğlenceli ama bir o kadar da çarpıcı ironilerinden biri olsa gerek.

Matadorun vedası

Buna rağmen İspanya, Rusya karşısında kuşkusuz maçın favorisi durumundaydı. Neticede toplam değeri 1 milyar euroyu bulan yıldız isimlerden oluşan, Fransa’dan sonra kupanın en pahalı takımı ünvanını taşıyan bir milli takımdan bahsediyoruz. İspanya’nın Rusya’ya kaybedip elenmesi pek çokları için büyük bir sürpriz oldu. Dünkü maç özelinde, bu sürpriz sonuca zemin hazırlayan üç temel nedenden bahsetmek mümkün.

Bunlardan birincisi takımın temposuzluğu. İspanya, hiçbir zaman yüksek tempolu bir futbol oynamadı belki ama bu kupaya gelen “yaşlı” takım, özellikle düşük tempolu bir futbol oynuyor. Takımın yaş ortalaması 29. Dün sahada 30 yaş üstü tam 5 oyuncu vardı. İşler sıkıştığında “kurtarıcı” olarak sahaya sürülen Iniesta ise takımın en yaşlısı; 34 yaşında ve eski parlak günlerinin çok uzağında. Bu kadar düşük tempoyla hücum eden bir takım, kaçınılmaz olarak, önlem alınması kolay bir rakibe de dönüşüyor. Dün İspanya’yı başarısızlığa mahkum kılan ilk etmen, maç boyunca tempoyu bir türlü yükseltememeleri oldu.

İkinci neden ise, İspanya takımının yapısından kaynaklanıyor. İspanya; dünya futbolunun diğer yüksek profilli milli takımlarının aksine, oyuncularının neredeyse tamamı domestik ligde mücadele eden isimlerden oluşan bir takım. Dün de sahaya çıkan takımda kaleci De Gea ve orta sahadaki David Silva dışındaki isimlerin tümü La Liga da forma giyiyor. Bu durum başlangıçta bir avantaj gibi görünebilir. Ama işin aslı pek de öyle değil. Zira bu oyuncuların tümü, oynadıkları takımlarda “yardımcı roller” üstlenmekle sınırlı bir misyona sahip isimler. Sözgelimi Barcelona’da baş rol oyuncusu kuşkusuz Messi; diğer kilit roller de Luis Suarez, Coutinho, Dembele, Rakitiç, Paulinho, Umtiti gibi yabancı oyuncular tarafından üstleniliyor. Benzer biçimde Real Madrid’in başrol oyuncusu da hiç kuşkusuz Ronaldo; diğer kilit roller de Bale, Benzema, Marcelo, Modric, Kroos gibi yabancı oyuncular tarafından üstleniliyor. Hal böyle olunca, kulüplerinde “yardımcı roller” üstlenmekle yetinen İspanya’lı yıldızlardan hiç biri, işler sıkıştığında inisiyatifi ele almaya soyunarak takıma liderlik edemedi. Takıma liderlik etmesi umulan Iniesta ise futbolunun artık son baharında ve eski parlak günlerinin epey uzağında.

Rusya yenilgisinde altı çizilmesi gereken üçüncü neden ise kuşkusuz teknik direktörün yetersizliği. Kupanın başlamasından sadece iki gün önce görevine son verilen Julen Lopetegui’nin yerini alan Hierro, doğrusu Rusya karşısında epey kötü bir performans sergiledi. Oyun sıkıştığında gerekli taktik müdahaleleri yapamadı. Sahaya dört merkez orta saha oyuncusu ile çıkmıştı zaten, takım katı Rus savunması karşısında merkezden geliştirmeye çalıştığı hücumlarda etkisiz kalınca bir beşinci merkez orta saha oyuncusunu oyuna aldı. Kanatları işletmeye çalışmak ve oyuna tempo kazandıracak hamleler yapmak aklının ucundan geçmedi belli ki. Oysa geçmişte Barcelona’yı dünya futbolunun zirvesine taşıyan altın dönemde bile, Abidal ve Alves’in kanatlardan taşıdığı dinamizm en az Xavi-Iniesta-Messi üçlüsünün büyülü merkez oyunu kadar yaşamsal bir öneme sahipti. Hierro “işlemeyen kanatlar” sorununu nihayet fark edip Rodrigo’yu oyuna aldığında dakikalar 104’ü gösteriyordu ve büyük ölçüde iş işten geçmişti zaten. Buna rağmen kalan dakikalarda o kanattan iki pozisyon bulmuş olması, bu değişikliğin daha erken yapılmasının neden önemli olduğunu apaçık gösteriyor olsa gerek.

Kıssadan hisse

Ajax, 1970-74 yılları arasında oynadığı “total futbol” ile tüm dünyanın saygısını kazanmıştı. Aynı oyun anlayışını kendisine başarıyla uyarlayan 1974 Hollanda milli takımı da öyle… Barcelona, 2008-2011 yılları arasında oynadığı “tiki-taka sistemi” ile tüm dünyanın saygısını kazanmıştı. Aynı oyun anlayışını kendisine başarıyla uyarlayan 2010 İspanya’sı da öyle… Ancak tarih akmaya devam ediyor. Hiçbir “kusursuz sistem” sonsuza dek hakimiyetini sürdürmeyi başaramıyor. Futbolun güzelliği, biraz da bu müthiş devinimde saklı zaten.

İspanya, Arjantin ve Almanya’nın yaşadığı hüsran, futbolda ezberleri terk etmenin zamanının geldiğinin de bir habercisi. Topa sahip olma, çokça pas yapma, bir tek yıldız oyuncudan her şeyi yapmasını bekleme, futbolcuların bireysel performansları ile takımı sırtlamalarını hayal etme günleri çok geride kaldı. Bugünün futbolunda başarıya giden yol, takım olabilmekten, oyunu tempolu oynayabilmekten, sahaya yansıtılan oyun mekaniğinde takım halinde mükemmeleşebilmekten, hem hücumda hem de savunmada etkili taktik varyasyonlar geliştirebilmekten, rakip analizine dayalı taktik esneklikleri sahaya ustalıkla yansıtabilmekten geçiyor…. 40’ına merdiven dayamış “eski yıldızların” Katar ya da Çin öncesi son uğrağı haline gelmiş olan ve başarı için büyük ölçüde o eski yıldızların “ayağına bakan” Türkiye futbolunun, bu tablodan çıkarması gereken esaslı dersler var.