Ana SayfaYazarlarEmre CakaMüzisyen Cihan Mürtezaoğlu ile futbol ve müzik üzerine

Müzisyen Cihan Mürtezaoğlu ile futbol ve müzik üzerine


Söyleşi: Emre Caka


Amcasının gitar çalmasından etkilenerek gitar çalmaya başlayan müzisyen Cihan Mürtezaoğlu ile yeni albümünü, ‘ilk albümün daha güzel olmasını’, Dünya Kupası’nı, Türkiye futbolunu konuştuk ve kendisinin futbol geçmişine değindik. Üçüncü Yeniler kavramını ve futbolun endüstriyelleşmesi üzerine çıkış noktaları aradık. Çay mı kahve mi derken birer çay daha söyledik…

Öncelikle müzik diyelim… Nasıl başladınız?

Amcamın gitar çalmasını gördüğüm zamanlarda ‘Ben de bunu başarabilirim, çalabilirim’ dedim ve öyle ilk girişi gerçekleştirdik. Bu tür duygular insanı sardığı zaman bırakamıyorsunuz zaten, ben öyle düşünüyorum.

Arabesk-duygusal diye tanımlar oluyor, siz nasıl yorumluyorsunuz?

Müziği bir başlık altında toplamak kolay oluyor elbet. Ama ben direkt arabesk diyemeyeceğim. Arabesk etkileşimi tabi ki var ama ben tanımlarken daha alternatif pop bir müzik olarak tanımlıyorum

Üçüncü Yeniler?

Orası daha başka bir durum. Üçüncü Yeni kavramına şöyle bakıyorum; popüler müzik sıkışmış bir durumda ve böyle durumlarda da her zaman alternatif müzikler gündeme gelir, bu hep böyle olmuştur. Tıpkı şiirdeki gibi. Alternatif bir akım, ikinci yeniler olarak adlandırılan… O yüzden müzikteki bu alternatifin de bir arayış manasında, mecaz anlamında söylendiğini düşünüyorum. Çünkü 3. Yeni hadisesi boyumuzu aşan bir konsept. Bir arayış olarak benzetme diyebiliriz özetle.

İlk albümün ardından gelen ikinci albüm, konserler, akustik performanslar derken “İlk albüm daha güzeldi ama”… (Gülüşüyorlar)

İlk albümü daha fazla seviyor olmalarını anlıyorum. İlkinde biraz daha içe kapanık, daha rafine, daha kendine dönük bir durum var. Ama ikinci albümde de içerik manasında bu çizgiden çok da fazla uzaklaştığımızı düşünmüyorum. Sadece belki biçimde düzenlemeler daha endüstriyel, daha estetize, daha parıltılı olduğu için önyargılı bakıyor olabilirler. Bunu anlıyorum da… Sadece orada eleştiri yaparken biraz dozaj kaçıyor, “İlk albüm iyiydi, ikinci albüm kötü” tamam doğrudur o zaman ilk albümü dinlemeye devam edebiliriz. Sonuçta ben ikinci albümü yaparken, ilk albüm dinlenemez diye bir karar koymuyorum.

Yaz dönemi konserleri nasıl geçiyor?

31 Temmuz ile başlayan bir turne olacak. Bu yaz tek başıma daha akustik solo konserler vermeye karar verdim. Ankara ile başlayıp; Antalya, Olimpos, Ege bölgesinde 6-7 konserlik bir turnemiz olacak.

Küçükken bir futbol geçmişiniz olmuş. Pek bilinmeyen bir konu… Nasıl başladınız, neden bıraktınız?

Evet doğru… Futbolu çok seviyorum, küçükken alt metin okumaları elbet yapamıyordum ama zaman geçtikçe olayların içlerinde yatan ‘ara gerçekleri’ anlamaya bir yatkınlığım olduğunu gördüm ve şunu fark ettim; ‘Ben sporu alt metinlerle değerlendirmeyi daha çok seviyorum’. Sporun salt ‘Yenmek-Yenilmek ‘ten ziyade, sosyolojik veriler verdiğini düşünüyorum. Hem de hayata dair birçok izi sporda sürebileceğimizi düşünüyorum. Çocukken orta sahada oynuyordum Tugay Kerimoğlu gibi… (Gülüşmeler)

Galatasaray alt yapısında seçmeleri kazandım kısa bir süre gittim ama hırs ve sadece kazanma kaybetme odaklı bakış açısının bana göre olmadığını fark ettim. Muhtemelen benim hayatta kalma kodlarım bu şekilde değil. Yenme yenilme kodum eksik, başka kodlarım var. İnsanın kendine has biricik yatkınlıklarının olduğuna inanıyorum. Endüstriyel kurallar ile bir şeyler kodlamaya başladığınız zaman o insanın kendine ait yetenekleri, duyguları kayboluyor. Bu bahsettiğim alt yapıda da böyle olduğunu hissettim. 92 yılı ve futbolun endüstriyelleşmesinin Türkiye açısından bir geçiş dönemiydi. Ve tahmin ediyorum şu an alt yapılarda çok daha serttir koşullar.

Madem futboldan konu açıldı biraz Dünya Kupası’na gidelim mi? İzleyebildin mi maçları? Ya da şöyle diyelim izleyebildiğin kadarıyla nasıl buldun?

Dünya Kupası’nın yaklaşık 10 maçını izledim. Az önce bahsettiğim duyguları bir kez daha gördüm aslında. Tek tipleşmiş bir alan olarak görüyorum ve kazanmanın en büyük hedef olduğu bir durum var. Geçmiş zaman güzellemesi gibi olmasın ama 98 veya 94 Dünya Kupası’nın tadını alamadım. Dediğim gibi endüstriyelleşmeden tam nasibini alan bir turnuva gibi gördüm.

Siz de Hırvatistan mı dediniz?

Evet. Tabi ki onlar da bu yapının içerisindeler ama kendi oyunlarını görmek, daha kendine has bir düzeni okumak insanı mutlu ediyor. Ne yalan söyleyeyim ben de o yüzden Hırvatistan’ı destekledim.

Bu turnuva için ‘aklımda kalan’ dediğiniz bir sahne var mı?

Açıkçası bu turnuvada çok çarpıcı an veya fotoğraf hatırlamıyorum. Ama biraz daha heyecanlandığım anları söylemek gerekirse Hırvatistan’ın geri dönüşleri hafızamızda yer edinecek.

Misal Mbappe… Hem müthiş bir yetenek hem de makine düzeni içerisinde harika geliştirilmiş bir oyuncu olduğunu görebildik. Daha 19 yaşında birinin bu kadar hızlı olması, futbol bilgisinin bu kadar yüksek olması, her zaman olması gerektiği noktada olması elbette tesadüf değil.

Dünya Kupası maçının başlamasına 1 saat zaman kaldı ve karnın aç. Neyi tercih edersin? (Gülüşüyorlar)

Değişik soru olmuş. Benim 94 ve 98’de hatırladığım karpuz kesip beyaz peynir ile maçı izlemekti. Bu turnuvada onu yapamadım. Ki garip bir şekilde karpuz-peynirin de artık tadı yok. (Gülüşmeler)

Hadi Türkiye’ye gelelim… Klasik bir soru soralım sıkıştırma olmasın: Hagi mi, Alex mi?

Bu tip karşılaştırmalarda tek bir doğrunun olduğuna inanmıyorum ama illa ki bir cevap vermem gerekiyorsa; Hagi. Karakter olarak daha güçlü görüyorum. Düşmüşleri yerden kaldıracak kadar büyük bir şey temsil ettiğini düşünüyorum Hagi’nin. Alex ise daha yetenekleri ve yumuşak kişiliği ile öne çıkan bir isim.

Peki… Eve gittin, laptop önünde ve bir şeyler yudumluyorsun… İlk beş listen ne olur, ne dinlersin?

Gündelik bir şeyim yok. Artık müzik ile öyle bir ilişki kuramıyorum. Müzisyen olunca zihnin kirleniyor. Mütemadiyen eve gelip böyle bir ritüel yapmıyorum ama açtığımı varsayarsak; Bülent Ortaçgil, Fikret Kızılok, Erkan Oğur, Sezen Aksu ve Mazhar Alanson.

Türkiye bir futbol ülkesi midir? Ya da spor ülkesi olmaya başarabiliyor muyuz sence?

Bence değil. Potansiyel olarak baktığımız zaman muhakkak öyle ama somut olarak baktığımız zaman maalesef değil. Kendine alan bulmak, yaratmak için genelde ahlaki değerleri, ilişkileri feda etmen gerekiyor. Keza bu spor için de geçerli. Bunu başaran şanslı çocuklar, ellerinden tutulmuş çocuklar ya da çok yetenekli olup onun kendisine ait olan özellikleri ile değil de mekanizmanın ihtiyacı doğrultusunda bir metot üretilmiştir çocuklar var diye düşünüyorum. Ülkenin spor kültürüne dair tek bir analiz yapmak elbette güç…

Konserler… Konserinde ‘hiç unutamadım’ dediğin, sana ilginç gelen bir tepki var mı?

Var var. Bir tanesinde bir konserimin yarısına geldik. Ben de genelde o civarlarda dinleyici ile biraz sohbet eder ne istediklerini anlamaya çalışırım. Sordum yine ‘şimdi ne çalalım, keyifler nasıl’ falan diye herkes bir şey söyledi ben de kendi istediğim bir şarkıyla devam ettim. Gençten bir arkadaş bir anda bağırıp, üzerine de el kol hareketleriyle “eee ne oldu şimdi ayırdın bizi” diye tepki verdi. O mükemmel bir tepkiydi. Dinleyiciyi böldüğümü düşündü. (Gülüşmeler)

Sosyal medyada ise “hacıt naber ya” falan diye yazanlar oluyor dönüş yaptığım zamanda ise “Abi biz senin dönüş yapacağını düşünmemiştik ya öylesine yazdık kusura bakma” diyorlar. (Gülüşmeler)

Gelen tepkiler nasıl oluyor peki? Ya da dinleyiciler tepkileri sana nereden iletebiliyor?

Genel olarak sosyal medyadan gelen her mesaja geri dönüş yapmaya çalışıyorum zaten. Güldüğüm zamanlar da oldu elbette ama daha çok eleştiriler aklımda kalıyor. Hatta dilin üslubu ve biçim en çok aklımda kalıyor. Mesela bir şeyi beğenmeyen biri hemen hakaret ve küfüre başvuruyor. Bu biraz beni üzüyor açıkçası. Birbirimizi daha güzel bir dille karşılayabileceğimizi düşünüyorum. Bu sadece kendimden bir örnek değil aslında genel bir sorun. Dünyanın da bu tarafa kaydığını görmek pek de zor değil. Genel bir tutuculaşma, dilin kontrolsüz olması durumu var. Yapanları yargılamıyorum kimse yanlış anlamasın, genel bir sosyolojik durum.

Acıktım abi ne yesek, sen buralarda ne yiyorsun genelde?

Fasulye, çorba… Eee aslında daha çok ev yemekleri demek durumu özetler.

Mutfağa giriyor musun?

Yok daha çok dışarıda yiyorum.

Hadi bize bir ilk 11 kur. Olmaz mı? Karma olsun mümkünse…

Kaleye… Eee ya benim Rüştü diyesim var ama oyunu iyi kurması açısından Taffarel; Gökhan Gönül, Popescu, Pepe ve Roberto Carlos ile savunma hattımı kurardım. 4-2-3-1 olarak sistemi kuruyorum ki Hagi de güzel güzel oynasın 🙂 Orta sahaya Tugay Kerimoğlu ve oyununu çok beğendiğim Emre Belözoğlu’nu koyuyorum. Sağ tarafa kısa bir dönem de kalsa Ribery demek istiyorum. Mükemmel bir yetenek. Sol tarafa bitmeyen enerjisi ile Tuncay Şanlı ve forvet arkasına ise Hagi diyorum.

Forvet kaldı

Evet, Jardel diyorum. Ama bitiricilik üzerine söylüyorum yoksa gönlümden geçen Gomez.

Gomez mi ? Hooijdonk’a biraz haksızlık olmuyor mu?

Doğru diyorsun ya… Hooijdonk diyorum.

Çay mı kahve mi ?

Çay.

Konsol oyunlarıyla aran nasıl?

Pek yok açıkçası. Ama menajerlik oyunu oynardım eskiden. Keyif de alırdım ama sonradan bıraktım.

Sizi 10 defa dışarıda görsek 8’inde yanınızda Zafer’i görüyoruz. Nedir aranızdaki bağ, bu ne güzel bir arkadaşlık?

Ben tek çocuğum o da öyle. Biz biraz kardeş olduk birbirimize. Kardeş-abi eksikliğini giderdik karşılıklı. Yediğimiz içtiğimiz dışında birlikte de çalıyoruz. Albüm kayıtları ve düzeltmesinde de emeği çoktur, çok sevdiğim bir insan.

Edebiyat?

Benim açımdan şu dönemde en azından 5-10 yıllık süreçte edebiyat biraz Nuri Bilge Ceylan’dır. Filmlerini dönüp dönüp izlediğim oluyor.

O zaman iki çay söyleyip yavaştan bitirelim mi (Gülüşmeler)

Olur abi… (Gülüşmeler)

Çaylar gelene kadar son soru olsun madem. Seni hep gömlekle görüyoruz. Senin de gençliğinde ‘buluşma gömleğin’ var mıydı?

(Gülüşmeler) Evet abi ya. Markasını dahi hatırlıyorum kareli gömleğim vardı benim de. Buluşma gömleği…