Ana SayfaÖzelSeçimden arta kalanlarla Türkiye – Nejat Uğraş

Seçimden arta kalanlarla Türkiye – Nejat Uğraş

Erdoğan, 1994’ten beridir her kavşakta kendisini şanslı bir dalganın üzerinde buldu. İlk defa 24 Haziran 2018 seçimlerinde “Başkan” seçilmekle kendi kendini oto-imhaya sürükleyecek bir dalganın üzerine oturmuş durumda.


Nejat Uğraş*


2008 ekonomik krizi derinden ve yavaşça sürüyor halen. Tabi ki bazı sınırlara ulaşıldı. Neoliberal paketin esasını oluşturan kamu mallarının ve hizmetlerinin özelleştirilmesinde artık ‘ötesi yok’ sınırına ulaşıldı. Varılan ikinci sınır ise, kapitalist kar oranlarındaki artışın zorunlu şartı olarak görülen ekonominin büyümesinin yavaşlayarak durmaya yönelmesidir. İlki için kimsenin elinde herhangi bir enstrüman mevcut değil. İkincisi için şimdilik iki çare öngörülüyor: ilki çatışma iklimi ve silah sanayinin aktivasyonu, ikincisi de sıcak para ve/veya borç. İlkini Trump deniyor. Adına ‘gelişmekte olan ülke’ dedikleri Türkiye gibi ülkeler ise ikincisine bakıyor. Gelinen aşamayla birlikte kapitalist sistem uzun bir süredir medya, reklam sektörü ve yönetim aygıtları vasıtasıyla talebi genişletmenin yollarını uyduruyor ve insanlara yeni ihtiyaçlar icat ediyordu. Ardından bu yeni “ihtiyaçlarla” donattığı yığınları şirketlere pazarlıyordu. Bu uygulamanın da sınırları belirmeye başladı. Durgunluk, talepte daralma ve arzdaki genişlemeyle birleşince panik havası esmeye başladı. Türkiye ekonomisi yavaştan bu panik havasının şiddetli rüzgârlarıyla boğuşmaya başladı bile. AKP’nin büyüme hikâyeleriyle yarattığı illüzyonun etkileri dağılırken, pulları dökülmeye başladı bile. Bu noktada kendilerine ayrılan sürenin son demlerini yaşıyorlar. Nitekim uluslararası fon yönetimleri hızlı bir geri çekilme sürecine girerken, bu sürecin daha da şiddetleneceğini öngörebiliriz.

Bazılarına ilginç gelebilir ama söylemekten imtina etmeyeceğim: Tayyip Erdoğan, 1994’ten beridir her kavşakta kendisini şanslı bir dalganın üzerinde buldu. İlk defa 24 Haziran 2018 seçimlerinde “Başkan” seçilmekle kendi kendini oto-imhaya sürükleyecek bir dalganın üzerine oturmuş durumda. Bazı uzmanlar şimdiden Türkiye’nin IMF’nin kapısını çalacağını söylüyor. Evet, gelecek her günün önceki günden daha kötü olacağı bir dönem başlıyor. Onlar da bunun farkında. Bazı çevreler de, iktidarın daha saldırgan bir politika sergileyeceğini iddia ediyor. Hayır, buna ne güçleri var ne de dengeler buna uygun. Türk siyasetinin dinamiğinde unutulmaması gereken bir kural vardır; siyasetlerini daima dengeler üzerine kurgularlar. Bu açıdan bakıldığında OHAL’in kaldırılacak olması, bu siyaset dengesiyle yakından ilintilidir. ABD ve AB ile daha uysal bir dönemin gündeme geleceğini söylemek de mümkün. Kemer sıkma ve mali disiplin sonucu sözü edilen politikaların çoğu askıya alınacak. Dış politikada Rusya ve İran’la yaşanan geçici balayı da imkanlarını tüketme noktasına geldi. Dedikodu erbabının en çok merak ettiği hususu da dile getirmekte fayda var; Hayır, yeniden bir “çözüm süreci” olmayacak.

24 Haziran seçimlerinde sol adına siyaset yürütenlerin Erdoğan’ın tekrar seçilmesinden ziyade üzerinde düşünmesi gereken konu, MHP ve İYİ Parti oylarının yükselişidir. MHP, tarihinde en fazla oy artışını 1999 genel seçimlerinde 17,98 bandına ulaşarak yakalamıştı. Şimdi yüzde 20 aşıldı. Bunun anlamı çok açık;  Türk siyasetinde (MHP+İYİ parti)  artan oranda yön veren bir konumda olacaklardır.

Türkiye siyasetinde tatlı rüzgârlar estiren İnce’nin devlet geleneğinden ne kadar kopacağını ve “devletin bekası” söyleminden uzaklaşarak demokrasiyi ne kadar benimseyeceği halen bir soru işaretidir. Yüzde 30 barajına ulaşmış İnce’nin CHP’de bir yarılma yaratacağı neredeyse kesindir.  Ulusal-popülist meylin artacağı bir dönem de beklenmelidir. AKP Sözcüsü Mahir Ünal’ın “…İnce’nin kendi söylediği gibi, 41 yıl sonra psikolojik yüzde 30 barajını aşarak CHP’nin doğal lideri haline gelmiştir” açıklaması yarılmanın dışarıdan ateşlenen işaret fişeğidir. Bu yarılmanın yaratacağı parçalardan bir kısmının HDP ile yakınlaşması da ihtimal dâhilindedir.

Bütün bu olup bitenlerden sonra HDP ve genel olarak Kürt siyaseti bunlardan nasıl etkilenecek?

Öncelikle şunu belirtmekte büyük bir fayda var; HDP ve genel olarak Kürt siyasetinin artık bazı yanılgıları ve pratikleriyle hesaplaşması gerekiyor. Birincisi, demokratik siyaset alanının “merkezden” kontrol edilmesi gereken taktik bir saha olarak görmeye bir son verilip bu alanın stratejik ve önemli oranda özerk bir anlayışla tahkim edilmesi gerçeği ne zaman kabul görecek? İkinci husus ise, Kürt halkının da diğer tüm halklar gibi sınıfsal, dinsel, kültürel ve siyasal olarak homojen bir yapıda olmadığı gerçeğinin kabulüdür. Bu teorik hususu kabul edip üzerine düşünmek gerekiyor. Gerçek şu ki,  Kürt siyasal hareketinin kitleler nezdinde kabul görmesinin bir sınırı vardır. Öyle çokça dile getirilen ve tekrarlanan “çalışırsak herkesin oyunu alırız” tespiti gerçekle pek bağdaşmamaktadır. Seçmen sadakati en yüksek hareket konumunda olması bu durumun her şeye rağmen ilânihaye süreceği anlamına gelmez. Dünyadaki deneyimlerin bize anlattığı ve nerdeyse tekrarlayan bir kalıp vardır: Silahlı mücadele süreçlerinden geçmiş birçok hareketin demokratik siyasete geçiş sürecinde başlangıçta sergilenen yüksek oy oranlarının ardından sert bir düşüş yaşanır ve sonrasında iniş/çıkışlı dalgalanma evresine girilir. Nikaragua’da Sandinistler, Cezayir’de FLN, Filistin’de FKÖ deneyimlerinde bu durum çok net olarak görüldü. Üçüncü husus ise, negatif siyasetin, yani bir şeyleri reddetmenin/karşı olmanın erimi asla uzun değildir. Pozitif unsurları somut sorunlara, uygulanabilir çözümler biçiminde sunmak gerekiyor. Bunu yaparken sunum çok önemlidir. Nitekim seçimlerde “sevimli/sempatik” görünme çabasının sınırları da çok net olarak görüldü. Belki bu tarz insanları hem gülümsetip hem neşelendirebiliyor ama günün sonunda siyasal tercihlerle maddi çıkarlar ilişkisi önemini size her daim hatırlatır. Epeyce süredir bu eski kural unutulmuşa benziyor

Seçim sürecinde gelişen ve kimilerince yeni bir Roboski diye adlandırılan Suruç olayını da aynı bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Bir önceki seçimde patlatılan bombaların sonuçlar üzerinde nasıl etkili olduğu görüldü. Suruç vakası tekil bir olay olmanın ötesine taşarak simgesel anlamı güçlü bir eylem olarak kayıtlara geçti. Bir aile kimi güçler tarafından linç edilirken Kürt siyasetinin sunabildiği güvenlik tedbiri neydi? Eskiden beridir sol siyasetin dayanışma ve destek olmak gibi öğeleri bu vakada nasıl sunuldu? Cenazelere katılım, “kamuoyuna” diye başlayan açıklamalar yapmak mühimdir ancak bu tutumla sınırlı kalmanın kırgınlık ve çaresizlik yarattığı da bilinmelidir. 93 konsepti uygulanırken doğru tarzda cevap üretmemenin sonucu yılgınlık olmuştu. Aynı risk ciddi olarak yine mevcuttur. Şehir savaşlarıyla başlayan kırılma halen giderilebilmiş değildir. Ez cümle, bu tarz ve pratikle daha fazla zorlamak kaybettirir. Siyaset ve toplum sosyolojisinin değişim diyalektiğine göre davranmanın zamanı gelmiştir.

Türkiye’nin küresel siyaset içindeki seçenekleri aslında öyle sanıldığı gibi çok fazla değildir. Emperyalist güçler açısından Türkiye bölgede vazgeçilmez önemdedir. Özellikle ABD’nin Türkiye’yi oyunun dışına atma ihtimali asla olmayacaktır. Elbette aynı şekilde Türkiye’yi “oyun kurucu” ve “stratejik ortak” düzeyinde algılamadıkları da bir gerçektir. Zira teknik, ekonomik ve askeri kapasite olarak bunu karşılayacak bir gücünün olmadığının herkes farkında. Nitekim Suriye siyasetinde Rusya’nın etkisi ve milliyetçilerin maceracılığıyla derine nüfuz etme girişimi olsa da bu Menbiç’le hemen tolere edildi. Aynı şekilde Türkiye’nin toplumsal yapısı da epeyce ilginç durumlar sergiliyor. 2000’lerde “İranlaşıyor muyuz?” tartışması vardı. 2010’larda “Malezyalaşma” havası çalındı. Bunlar Burjuva siyasetinin bilinen taktikleridir; korku imajları oluşturup sonra bunları gerçekmiş gibi sunmak!.. Gelinen noktada din bir piyasa malzemesine, türev ürüne dönüştürülmüştür. Evet, getirisi yüksek ancak büyük kitlelerin yaşam tarzlarını modaya göre, çıkara dayalı ve batılı kalıplar içinde şekillendirdikleri de görüldü. Saadet Partisi’ne açılan medya kredisine kitlelerin yanıt vermemesi büyük kitlelerin artık ricat edeceği bir konumda olmaması ile yakından ilintilidir.

Hülasa;

Ve fakat bu durumun kendisi aynı zamanda “Demirel kalıbı” olarak nitelendirilebilecek siyasi bir aksiyomun da ürünüdür. “Demirel kalıbı” siyasi bir örüntü olarak Türkiye sağ siyasetinde halen etkisini sürdüren önemli bir izlek. Siyaset bilimcilerin “merkeze yönelme” dedikleri durum, sağ siyasetin iki ana patikası olan milliyetçilik ve muhafazakârlıktan gelen her kadronun şaşmaz bir biçimde Demirelleşmesidir. Bu seçimlerin kazananı Demirel’dir! Zaten kurulacak yeni hükümet de üçüncü milli cephe hükümeti olacaktır. Yani bu kış da demokrasi gelmeyecek. Fakirler daha fakirleşecek, zenginler daha zenginleşecek. Niye biliyor musunuz? Bir termodinamik yasasıdır: “Sistemler, genel olarak düzensizliklerini arttırmaya meyillidirler.” Hepsi bu…


*Yurttaş