Ana SayfaManşetFilm olmamış bir hikaye

Film olmamış bir hikaye

Hüznünde neşeyi, neşesinde hüznü nasıl böyle doğru bir teraziyle tartar ki insan; kimseyi incitmeden, sezdirmeden kimseye, bunca kargaşanın ortasında nasıl böyle özenli bir varoluşla vücut bulur ki…


Şilan Avcı


Yağmur, ben ve teyzem…

Dedemin kavak ağacı sallanıyor, usulca ve uzamsızca hatıralarımın tam ortasında. Bir öğlen güneşi altında, yağmur bastırmışken, kollarımı açıp gökyüzüne bakmışım ve döne döne, “hiç bu anı unutmayacağım” demişim o gün, o ağacın altında. Hiç unutmam… On yaşındayım. Dört teyzem var. Her birinin gülüşü bin beş yüz hatıra saklar aklımın kıyısında. Hayat hep bir film şeridi olmuş gözlerimin önünde. Bu yüzden görüntü parçacıklarına olan sevgim, bu yüzden belki de kadın hikayelerini anlatmaya yeltenmem.

Büyük teyzemin adı Vasfiye. Beş vakit namazlı, çiçekli elleriyle herkesi bir araya toplar. Başında boncuklu leçeğiyle renkli bir hülyadır ve oysa aynı alevli başta saklıdır feryadı. İnsanın en büyük eksiği olan, “ağzıyla” çok konuşmaz. Feryadı yerine, sevgisi dökülür hep o kederli kuyudan. Annedir bir Dicle’ye, bir diğerine babaannedir. Herkes arasında adının “s’esi” düşen, bir Vafiye’dir. Abladır, haladır, evlattır; sessizlik, nasihat, sabır ve özlemdir… Film olmamış bir hikayedir hatıramda. Teyzemdir.

Vafiyem elinde kepçesiyle beni çağırıyor. “Hastalanacaksın, içeri gel” diyor. Herkesin sözünü dinlemem o yaşta ve hâlâ. Onu dinliyorum. Saygıdan gelen bir söz dinleme bu. Nezaketle çıkan sözcükleri ve sesinin kimseyi incitmemeye meyilli tonuyla öyle güzel çağırıyor ki. Yağmuru bırakıp, içeri giriyorum. Dedemin kibir ve sahtelikten uzak, dua ve merhamet kokan evine. İçeri girince huzurlu elleriyle başımı okşuyor. Dedemin en büyük kızı, annemin ablası, herkesin annesi, herkesin Vafiyesi. Bir film gibi dokunaklı hikayesiyle teyzem.

Kelebeğin sihirli kepçesi…

Elinde kepçesiyle hatırlayacağım onu en çok. Kepçesi bir mutluluk asası, peri kızının yıldızlı sopası. Bakır kazanında “gırar” pişiriyor bize. Yine tutuşmuş bir hüzünle parmaklarını yiyor zaman. Geçmiş geçiyor, gelecekse yalnızca bir vaat ve anın duygusu tütüyor üstünde, hafıza denen muhteşem hediyenin. Balkonda çay içiyoruz. Çok seviyor çayı. Ben ki itaatsiz bir şiir cücesiyim; bir şey istese de yapsam diyorum. Çay doldurup uzatıyorum ellerine. Gülümsüyor ve içli içli yudumluyor; burkuluyorum. Hüznünde neşeyi, neşesinde hüznü nasıl böyle doğru bir teraziyle tartar ki insan; kimseyi incitmeden, sezdirmeden kimseye, bunca kargaşanın ortasında nasıl böyle özenli bir varoluşla vücut bulur ki insan, diyorum. Mutluluk ve acının aynı mekana pay edilişidir belki de hayatın en büyük ağırlığı.  Ona çay uzattığım balkondayım şimdi. Ölüm haberini aldığım köşedeyim. Mutluluk ve acının aynı deme karıştığı, kırık dökük bir şişedeyim.

Teyzem renkli kadife elbiselerinin içinde, daha çok mavi bir kelebek. Çünkü gri bir hüzünle bakan gözlerine yakışıyor en çok bu renk. Çünkü mavi, her şiirin buyur edeceği bir deniz ve gökyüzü eden düzlem. Çünkü renkli bir hasretle, ikisi arasında uçuşan bir kelebek şimdi teyzem.


Teyzeme…

Hatırasına sıkı sıkıya bağlı anneme…