Ana SayfaKültür-SanatMem Ararat’tan bir şehrin hayaline serenat: ‘Söz bitmedi’

Mem Ararat’tan bir şehrin hayaline serenat: ‘Söz bitmedi’


Röportaj: Nurhak Yılmaz


Zaten küçücük olan sahne, etrafını kuşatan kalabalıkla daha da küçülmüş. Belki bir düğün salonu sahnesi. Sazdan çıkan ilk nota ile hangi şarkının geldiğini anlıyor dinleyici. Yüzlerce kişi fire vermeden söylüyor şarkıyı. Şarkı Kürtçe. Gökkuşağından söz ediyor. Saza hiç susmayan bir tilili eşlik ediyor. İzleyici sadece izlemiyor, sanatçı sahnede tek değil…

İkinci görüntüde bir Newroz mitingi var. Koca kalabalık buraya gelmeden önce günlerce ve hep birlikte prova yapmış sanki. Bu sahnelerde, meydanlarda söylenen Kürtçe şarkılara böyle tek bir ağızdan eşlik edilmesine en son ne zaman tanıklık etmiştim? Özlemişim…

Mahcup gülümsemesi, terleyen yüzü, aşağı doğru düşmüş kaşları ve omuzlarıyla sahneye her geldiğinde tanımasanız beklentiyi en dibe çekersiniz. Fakat O, elindeki mızrabı tele vurduğu anda mahcup bedeninden çıkıp başka diyarlara yol alır. Giderken de bir cümle fırlatıp atar önünüze. “Tu hebî ez namirim.” “Sen varsan ben ölmem” diyerek. Kişisel hikâyenizdeki “yitirmelerden” vurur sizi…

Oradan kaçıp sığındığınız güvenli kuytuda, “Ne sar e, ne jî germ e/ ne reş e ne spî ye / tu çûyî ez kêm im lawo” yani “Ne soğuk, ne sıcak / ne siyah, ne beyaz/ sen gittin ben eksiğim oğul” sözleriyle yakalar sizi. Annenizin kucağındaki boşluğun yarattığı hüzünden aldığı güçle, kulağınızın köküne bir tokat indirir…

“Kurdika” sadece Kürt olan, Kürt kokan, dağlı bir çiçektir şarkılarında. Yaprak dökmüş ömre tanıklık eder. Ve kırılmış aşklarınızı anlatır…

“Nêzîk maye ji berbangê/ Reş dinêre kolan/ Sar e ev bajar.” “Şafağa az kaldı/ Karanlık bakar sokaklar/ Soğuktur bu şehir” dizelerinde, şafağa en yakın anda yaşanan “en derin acıları” hatırlatır. Şafak zaten gelecektir. Kesindir. Ama şu anda o şarkının sözlerini hep birlikte söylememiz gereklidir. Çünkü bizim şafağımız için kendi aydınlıklarından vazgeçenler orada kalmıştır. Onları onurlandırmak için bir kez daha, bir kez daha söylenmelidir şarkı…

Adı Mem Ararat. Kürdün ölümsüz aşkının iki kahramanından biri Mem ile başı göğe uzanan bir dağın, Ararat’ın adını tek hikâyede buluşturmaya niyet etmiş bir sanatçı. Onu dinlerken sizin aklınıza da “nereden çıktı bu adam” sorusu düşüyor mu? İlk albümünü 2013 yılında yapsa da, 2015 yılında sesini her yerde duyar olduk. Geçen ay, üçüncü albümünü çıkardı; Xewna Bajarekî. Fakat onu dinlemeye başladığınızdan bu yana sizde de “çok eskilerden bir tanışıklık” hissi oluşuyor mu?

Okuyunca göreceksiniz, gerçekten tanıdık. Mardin Derik’ten henüz 90’lar başlamadan başlayan zorunlu göç ve ardından 17 sene boyunca naylon çadırda geçen çocukluk ve ilk gençlik hikâyesidir. Yasaklı bir gazete veya bir takvimin sayfa arkasındaki kelimelerle büyüttüğü anadili, henüz 15 yaşında şarkıya, şiire dökülmüştür. Ve o yıllarda kağıda binbir emekle emanet edilen kelimelerin “boşa gitmediğini” kanıtlamıştır.

Aslında her nota, her dize göç yıllarında tamamlanmıştır. Kimi kâğıda dökülmüş, kimi ise annesinin sandığa özenle yerleştirdiği oyalı yazma misali yürekte demlenmeye bırakılmıştır. Takvim 2000’lere döndüğünde Mem “söyleyeceğini söylemiştir.” Sonradan saza ve söze döktükleri bu sebeple hep o geçmişin kokusunu taşır. 2015 yılında derin dondurucuda bekleyen Cizreli Cemile ile buluşan sözleri bu sebeple aslında göç yollarından seslenen o çocuğu anlatır. 25 yıl sonra iki çocuğu bir araya getiren ise lanet bir tekerrürdür. İşte bizim büyük kederimiz, umudumuz ve yaşama gerekçemiz de budur…

Sözü Mem Ararat’a bırakırken, hiçbir şehrin yıkılmadığını hayal eden, sözün tükenmediğini anlatan ve o şehirler adına “Duyabilen bir kulak arayan” çocukları dinliyorsunuz farzedin…

Kim olduğunu bilmediğimiz halde son 3 yıldır Mem Ararat’ı çok dinliyoruz. Ve uzaktan gelen bu sesle çok çabuk bağ kuruyoruz. Sanki hep oradaydı ve bir yanıyla bize hiç yabancı olmadı…

Ben her insanın kendisini yeniden yaratması gerektiğini düşünüyorum. Kimlik hazırda bulunan bir şey değildir, inşa edilen bir şeydir. Bunun için gerçekten çabalıyorum. Kendi hakkımda şunu söyleyebilirim; toprak insanıyım. Belki çocukluğumdan kalma, her Kürdün vardır öyle bir hikâyesi. Sesimin yeni tanınıyor olması açıkçası biraz da benim tercihim, çünkü bir şeylerin olgunlaşmadan ortaya çıkması doğru olmaz. Olgunlaşmadan dalından koparılan meyve ziyan olur.

Sizi kim dinliyor?

Bazen öyle uzaklardan selam alıyoruz ki ben de şaşırıyorum. Kürtleri, Türkleri, Arapları bir tarafa bırakıyorum, bunlar bu coğrafyanın insanları. Mesela Arjantin’den, Bangladeş’ten, Hindistan’dan yazıyorlar. Tabi bunlar istisna. Genel olarak bu toprağa, benim iç dünyama yabancı olmayan insanların dinlediğini düşünüyorum.

Sizin şarkılarınızın tamamı Kürtçe ve Kürtçe dilinde yapılan müzik bir kez daha zor zamanlardan geçiyor. Bu durum hem müziği, hem dili nasıl etkiliyor sizce?

Şu anda sadece müzik değil, Kürtçe ne yaparsanız yapın siyasi bir anlamı vardır. Çünkü Kürtçe özellikle asimile edilmeye, kaybedilmeye çalışılan bir dildir. Kürtçe’nin önüne öyle engeller koyuyorlar ki. Yaşamın bir döngüsü var ve sizin Kürtçe ile bir şey elde etmemeniz için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Diğer yandan da size çok cazip alternatifler sunarlar. ‘Kürtçe yapmayın şunu yapın’ derler.

Coğrafyamız şu an çok derin bir kriz yaşıyor. Bir dönem organize bir şekilde Kürtçe üretilen birçok şey dağıldı. Şimdi Kürtlerin önünde yeni bir fırsat var. Bu krizden çok güçlü çıkılacağına inanıyorum. Çünkü Kürtler arasında Kürtçe’ye çok derin bir yönelim var.

Çünkü bir şeyi yasaklarsanız birileri de özellikle ona sahip çıkar. Çünkü ortada Kürt diye bir gerçek var. Benim gibi Türkçe’yi okulda öğrenmiş olan jenerasyon için Kürtçe çok daha derin bir gerçeklik. Kürtçe’den vazgeçmek bizim için imkansız gibi bir şey. Çünkü biz Kürtçe yaşadık. Avludaki ağacın dallarının sesi bize Kürtçe gelir, bahçede öten kuşun sesi Kürtçe gelir, derenin sesi Kürtçe’dir.

Kürtçeyi kullanış biçiminiz tam da tarif ettiğiniz o doğa-insan ilişkisi gibi…

Bastığımız her karış toprağa benzeriz biz. Soluduğumuz havaya benzeriz. Rengimizi böyle oluştururuz. Mem Ararat Norveç’te ya da Brezilya’da yaşamış olsaydı bugünkü Mem Ararat olmayacaktı. Yaşadığımız şeylerin toplamıyız. Evet belki çocukluğumdan beri seslere duyarlıyım. Bunu ben yaratmadım ama sonrasında gelişen, mesela şarkı yazmak başka bir şeydir. Şarkıyı yazmak sesin güzelliğiyle ilgili değildir. Diyelim bir şarkı, şiir veya roman yazacaksınız, ne yazarsanız yazın aslında bir şekilde kendinizden bahsedersiniz.

Yaşam hikâyenize gelecek olursak, nerede yaşadınız, nasıl yaşadınız, bugüne nerelerden geldiniz?

Ben her Kürt gibi, Kürt olmanın dezavantajlarını yaşadım. Bazılarından daha fazla, bazılarından daha az tabi. Yaklaşık 17 yıl Ege bölgesinde, bir naylon çadırda göçebe yaşadık. Manisa, İzmir, Balıkesir’de orman işletmesinde, tarlada, birçok işte çalıştım. Her 3 ayda bir başka bir yerde. Çocukluk ve ilk gençlik böyle geçti. Tabi ben bunu dramatize etmekten hoşlanmıyorum. Sitem eden Kürtten çok, küfür eden Kürdü severim. Aslında ilk göçümüz 1988 senesinde yaşandı. Ben 7-8 yaşlarındaydım. Toplam 4 yıl okula gittim, dört kere okul değiştirdim. Bundan dolayı eğitim alamadım.

Türkçe dilinde eğitimle çok az temas etmiş oldunuz yani. Kürtçe’ye bu kadar yakın kalmanızın sebebi bu mudur?

Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Kürtçe benim için ayrıca bir tercihti. Benim konuştuğum dil ortalama bir Kızıltepelinin bir Deriklinin konuştuğu dil değil. Açıkçası biraz emek verilmiş bir dil. Kürtçemi nasıl geliştirdiğimi anlatayım. 1990’lı yıllarda Manisa Soma’da orman işletmesinde çalışıyorduk. O dönem MKM’nin (Mezopotamya Kültür Merkezi) takvimleri vardı, o takvimlerin arkasında sözlük vardı. 13-14 yaşındaydım. O sözlüklerden kelimeler toplardım. O dönem Kürtçe yazıyordum da. Hatta bazı şarkılarım o döneme ait. İlk şiirim 15 yaşında Jiyana Rewşen Dergisi’nde yayınlandı. O dönem yayın kurulunda sanırım Berken Bereh, Feqi Hüseyin Sağnıç gibi Kürtçe’nin duayenleri vardı. Şiiri 15 yaşında bir çocuğun yazdığına inanmamışlardı. Şiirin adı “Wenda” idi. Yine 90’lı yıllarda yasaklı olarak Azadîya Welat Gazetesi gelirdi. Kürtçe’yi oradan takip ederdim.

Anadil ile ilgili geçmişteki çabalara bu pencereden bakınca sonuç çok etkileyeci…

Her zaman söylerim, ben Jiyana Rewşen’in öğrencisiyim. Bana sorarsanız o dönemin koşullarına göre çok iyiydi.

“Dünyanın döndüğünü biliyoruz”

Şarkılarınızın yarattığı etkiye gelirsek, toplamda bir hüzün duygusu var. Fakat karamsar değiller. Nasıl bir ruh haliyle yazıyorsunuz şarkılarınızı?

Dürüst olacağım, ben aslında karamsar bir adamım. Dünya ile, insanla, medeniyetle ilgili konularda iyimser değilim. Ama belki de dünyanın en mutlu insanların biriyim, özellikle şarkı yazarken. Mutsuzluk saçmak da istemem açıkçası. Gülmeyi çok severim. Ancak yapamayacağım, hissetmediğim bir şeyi söylemeyi de tercih etmiyorum. Bir şeye inanmışsam, niye söylemeyeyim? Niye başka biri gibi davranayım? Belki bazen söyletmiyorlar. Bazı şeyleri söyleyemiyoruz maalesef ama en azından inkar etmiyorum. Onlara söyleyemiyorsam kendime söylüyorum. Herkese söylüyormuş gibi söylüyorum ve herkes de duyuyor bence. Galileo’ya sormuşlar, “Dünya dönmüyor demişsin.” “Ben dönmüyor dedim ama o hala dönüyor” diyor. Belki bazen kafamıza vururlar, ‘bunu söyleme’ derler ama biz onun orada olduğunu biliriz. Dünyanın döndüğünü biliyoruz yani.

Yani susuyorsak söz bitmiş demek değil mi diyorsunuz?

Hayır, söz bitmedi. Ben bir şeylerin yeniden çok daha sağlıklı bir şekilde ortaya çıkacağını düşünüyorum. Bu krizde bu kadar şeyin ortaya çıkması bile çok iyi. Tabi bunun bu kültürün kökleriyle ilgisi var. Kürt kültürünün çok dominant bir kültür olduğunu düşünüyorum. Lazlar gitti, Boşnaklar gitti, Çerkesler gitti. Kimler kaldı? Kürtler. Mesela koşullar değişse 3 yıl içerisinde gelin Kızıltepe’de herkes Kürtçe konuşur, Diyarbakır’da herkes Kürtçe konuşur.

Peki dinleyiciye siz ne anlatma çalışıyorsunuz? Nasıl bir duygu yaratmak istiyorsunuz?

Şunu demeye çalışıyorum; özgürlük iyidir, baskı kötüdür. Sevgi iyidir, nefret kötüdür. Bir tane ömrümüz var, o ömrü mümkün olduğunca düzgün yaşamak ve ölmek. Ölmeyi içimize sindireceğiz. Bu dünyadan ayrılmayı bir türlü içine sindiremeyen insanlar burayı cehenneme çeviriyor. Halbuki hepimiz öleceğiz. Zamanı geldiğinde vazgeçmeyi öğrenmeliyiz. İnsan vazgeçmekten uzaklaştığında, içindeki tek anlam kırıntısının da kanına girer.

Fakat şarkılarınızın önemli bir kısmı gidenlerin ardından yakılmış birer ağıt gibi…

Ama orada vakitsiz vedalar var.

Mesela Cemile Çağırga’nın annesinin dilinden ona veda ettiniz

Bir kaza geçirirsiniz, onun üzerine de şarkı yazarsınız. Ölüm acıdır. Sevdiğimiz insanların bize veda etmesi çok derin bir sarsıntı yaratır. Öyle şeyler vardır ki onu konuşarak anlatamazsınız. Anlatmaya başladığınız an o dostluğa, o geçmişe ihanet ediyormuş gibi hissedersiniz. Onun yerine bir şarkı söylersiniz. Ben de öyle yaptım, bir şarkı söyledim. Ama anormal olan, bu tür vedalara neden olan sorunlar ortadadır ve biz bunu çözemiyoruz.

Son albüm de sanki bir şehre edilmiş veda gibi. Kapağından, albüme ismini veren şarkıya kadar…

Sokağın halleri vardır. O sokakta yaşayan insanlar vardır. Sokağın bir tarihi vardır. Bir şehir yıkıldığında o şehirle birlikte koca bir tarih yıkılır. Oradaki bir binanın yıkılması değil konu. Bir geçmişi yıkmış oluyorsunuz. Anıları, hatıraları, yaşanmış güzel ve acı dolu geçmişi yıkıyorsunuz. Orada bir hayat yaşanmış. O çok zor bir süreçti. 2015 yılında birçok konuda değiştim ben. Çok köklü şekilde değiştik.

Ne oldu da bu kadar değiştik?

Ne oldu? Cemile öldü. Ne oldu? Taybet ana bir hafta sokakta kaldı. Ne oldu? 35 günlük bebek öldürüldü. Ne oldu? Koca şehirler yıkıldı. Binlerce insan öldü yani. Sokağa çıkamaz olduk. Bunlar oldu.

Son albümdeki şarkıların tamamı bu döneme mi ait?

Hayır 2014’te, hatta daha önce yaptığım parçalar var. Mesela Ziz ve Ez Hatim 2014 yılına ait. Zozan 2015’te ortaya çıktı. Bersiva Xorto 2016-2017’de oluştu. Xewna Bajarekî ve Hêviya Warekî yeni.

Xewna Bajarekî “farklı bir Mem Ararat albümü” diye değerlendiriliyor. Bu farklılık eleştiriliyor mu?

Bana sorarsanız on yıl sonra dönüp baktığımızda Mem Ararat’ın müzik serüveni içinde Xewna Bajarekî, özel bir yerde duracaktır. Her yeniliğe alışmak için zamana ihtiyaç vardır. Bence başarılı müzisyenler genel geçer beğeni anlayışlarını değiştirebilenlerdir. Ben hiçbir enstrümana, hiçbir tarza karşı değilim. Yeter ki içinde samimiyet olsun. Ama dinleyicinin de seçmek veya tercih etmemek gibi hakları var.

Zana û Andok’a benzer birçok şarkı yapılsa o şakıya da haksızlık olmaz mı? Şeylerin biricikliği ve orijinalliği değil midir onları özel kılan? Bazen bir rüzgar eser, bir koku gelir uzaktan ve siz 5 yaşınızdaki halinize gidersiniz. O zaman yaşadığınız duyguyu hissedersiniz. Ben neden o duyguyu da anlatmayayım? Bazı şarkılar vardır, onlara alışmalısınız. Onlara zaman ayırmalısınız. Bütün iyi dostluklar bu şekilde gelişir. Bazı sesler ve duygular keşfedilmeyi bekler.Bir dinleyicinin bile kendi içinde keşfetmediği kör noktaları vardır. Benim için müzik bir keşif serüvenidir ayrıca.

Bizim müzik yapma teşebbüsümüz de mevcut şartlara bir meydan okumadır aslında. Çünkü mevcut müzik sektörünün avantajlarından çok az faydalanabiliyoruz. Güçlüklerinin iki katını yaşıyoruz. Buna rağmen devam ediyoruz ve gücümüz yettiğince de yapmaya devam edeceğiz. Müzikal yaşamımın içinde içime en fazla sinen albüm Xewna Bajarekî oldu. Tabi elbette kusursuz değil.

Müzik piyasasından söz etmişken, şu anda Kürtçe albüm yapan bir sanatçıyı ekonomik açıdan neler bekliyor?

Ekonomiden söz etmek benim için kolay değil. Ancak bu çok büyük bir yaradır. Öncelikle şunu söyleyeyim, dinlendiğiniz ölçüde para kazanamıyorsunuz. Çünkü Kürt müziğinde bir şeyleri düzgün yapmaya çalıştığınızda önünüze bir sürü engel çıkar. Elbette karın doyurmaktan söz etmiyorum. Kazanılan parayla yeni şeyler üretmekten bahsediyorum. Mesele karın doyurma olsa inşaatta bile çalışıp karnınızı doyurabilirsiniz. Ancak bir albüm yapmak için 30-40 bin lira harcıyorsunuz. O albümün konserini yapabilirseniz ancak para kazanırsınız. Ama biz onu da yapamıyoruz. Şu an konser yapmak çok daha zor. Dolayısıyla 40 bin liranızı çöpe atıyorusunuz deyim yerindeyse.

Ben her an başka bir iş yapabilirim motivasyonuyla çalışıyorum. Bu açıdan şanslı bir adamım, çok çeşitli işlerde çalıştım. Emekçiyim ben, toprakla büyüdüm. Toprak olduğu sürece öksüz değilim.