Ana SayfaManşetİki Rüya. Bir Veda. – U. Uraz Aydın

İki Rüya. Bir Veda. – U. Uraz Aydın


U. Uraz Aydın


Okula geliyorum, bina tamamen boşaltılmadan önce geri kalan eşyalarımı almak üzere. Marmara İletişim’den ihraç edildikten sonra yıllar içinde birikmiş tonlarca kitap, dergi, doçentlik dosyası, evrak, ıvır ve zıvırı karton kutulara doldurup, arkadaşların odalarına yerleştirmiştim. “Bir gün döneceğiz” inancından ziyade “evde nereye sokacağım ben bunları” kaygısıyla. Sonunda arazi satıldığı için, Göztepe mi Bahçelievler mi muamması içinde geçen bir yılı aşkın zamanın sonunda okul nihayet taşınma aşamasına geldi ve eşyalarımı Dap Yapı’ya bağışlamak istemiyorsam artık gidip almam icap etti.

Bu kısım gerçek, gerçekliğin uyanık olduğumuz kısmından. Rüyaya dönüyorum.

Diş Hekimliği fakültesinin boşaltıp bizim doldurduğumuz ve şimdi de bizim İşletme’nin boşalttığı binayı doldurmak üzere boşalttığımız okul binasına giriyorum, koridorlarda yürüyorum. Aslında bizim okulun binası değil bu, daha çok bir iş hanını andırıyor, ama rüyalarda öyledir ya, orası okulmuş, yani duygu olarak öyle. Ya da metafor olarak. Karton kutularım Göksel’in odasındaymış. Göksel Aymaz, eski dostum, okula birlikte alınmıştık. Ünsal hocanın asistanıydı. Tertip bir nevi. Çıkıyorum merdivenlerden, ön cephesi tümüyle camdan bir oda. Boşuna metafor aramayın, koridordan bozma odalarımız hakikaten öyleydi. Bir şekilde kapı açık galiba, neyse giriyorum içeri. Kartonlarım kenarda duruyor. Göksel toplanmak için henüz fazla aceleci davranmamış. Duvardaki kitap raflarının üzerine küçük fotoğraflar, notlar, tozlar. Ve özenle sıraya dizilmiş bir takım Yeniyol dergisi! Hakikaten de bilmem kaç yıldır ilgilenme ihtimali olan (ve hatta olmayan) hemen herkese dergiyi dağıttığım için muhtelif odalardan toplasak birkaç takım çıkar. Etrafa yarı nostaljik biçimde göz gezdirirken bir ses duyuyorum, karşıdaki merdivenden bir öğrenci iniyor, elinde çay. “Ya pardon ateşiniz var mı?”. Uzatıyorum çakmağı ama aklım orada değil, çay ocağı açık! Burada hala hayat var! Derken bir başka öğrenci geliyor, Göksel’i soruyor, bugün veya yarın eşyaları için geleceğini söylüyorum. Sonra daha fazla öğrenci kapının önünde birikiyor. Ve Göksel geliyor. Meğerse dersi varmış bugün. Mevzu bitmemiş yani! Sınıfa bizim odadan ulaşılıyormuş, öğrenciler gürültülü (ve de ne hasret kalınan bir gürültü) bir şekilde odaya dolup sınıfa dökülüyor. Ben de giriyorum sınıfa. Göksel başlıyor konuşmaya ama sesi… Ünsal hocanın sesi. Böylece tam da hocaya has, lezzetli bir sosyal bilim dersini huşu içinde dinlemeye başlıyorum. Hani bal böyle ağır ağır, yoğun dalgalar şeklinde akar ya, her bir kelime, kavram öyle bir yoğunlukla başımın üzerinden dökülüyor ve hepsini içime çekiyorum. Tatlı tatlı. Rüyanın kendi akışı içinde mi yoksa maalesef nadiren yapmayı başardığım gibi uykunun uyanıklığa en yakın tabakalarına vardığımda bilincimi devreye sokarak rüyayı kendim yönlendirdiğimden mi bilemiyorum ama Göksel’in yüzünün yerini de yavaşça Ünsal hocanınki alıyor. Gayrı ihtiyari içinizden çıkan, engelleyemediğiniz bir iç çekiş gibi ağzımdan akan şu sözlerle son buluyor rüya: “Ne kadar özlemişim!”.

Ders dinlemeyi mi, Ünsal hocayı mı? Okulun hala var oluşunu ve benim de içinde bulunmamı mı yoksa? Hepsini ya da. Kendimi alıştığım, içinde büyüdüğüm ortamda tekrar hissedebilmeyi. Kıyas kabul etmese dahi babamın sürgün yıllarını tarif etmek için kullandığı ifadeyle “Miki fare” gibi olmamayı, “şimdi ne yapacağız” duygusundan kurtulmayı.

Bunlar bir ağustos gecesi yaşandı. Bir müddettir artık içine alınmadığım ama benliğimin derinliklerine dalıp, bir Lovecraft öyküsündeki gibi arzu ve korku dehlizlerinden sürünerek keşfettiğim bir kapıdan içine sızdığım okulumla böylece layığıyla vedalaşmış oldum. “Bir Rüya. Bir Veda”yı yazamadım ama bir türlü.

Sonra eylül geldi, bir eylül gecesi. Harabeye dönmüş binaların arasında Oya ve Güney’le sığınacak bir köşe arıyoruz. Tam bir kıyamet sonrası atmosferi. Ya da savaş… yahut deprem. Piyanist’teki yıkılmış Varşova gettosu görüntülerine bir tutam Children of Man serpin, üzerine de The Walking Dead’in girişinin tekinsizliğini ekleyin. Dekorumuz bu. Sağda solda seyyar satıcılar, insanlar koşturuyor, apartman altlarında ateşler yakılmış. Soğuk. Ama çok daha soğuyacağı bilgisi dolaşıyor. Winter is coming.

Biz yeni gelmişiz ama burası kaç zamandır var, hakikaten bir getto mu, rejimin zulmünden kaçanların sığındığı bir bölge mi yoksa her yer mi bu durumda, o kısmı meçhul. Meçhul olan bir diğer nokta da temel birtakım ihtiyaçlarımızı nerede gidereceğimiz. Güney var üstelik, şaşakalmış. Bir iki yıkıntının tuvaletlerine giriyoruz ama olacak gibi değil. Yemek? Bir yerlerden kebap siparişi veriliyormuş, Babel Ocakbaşı’ndan Sadık abiyi görüyorum hatta, elinde tepsi, yetişemiyoruz hocam diyor. Ama zaten kırmızı et tavsiye edilmiyor, salgın hastalık var. Şimdi ne yapacağız? Oya’yla Güney sonunda bir merdiven altına yerleşiyor. Battaniye filan. Ben elinde karton bardaklarda çay içenlerin peşine takılıyorum, membaını bulmak üzere. Sıcaklık vaat eden kokusu her yeri sarmış. Derken okuldan bir asistan arkadaşımı görüyorum. Çay diyorum. “Gel abi Mediko’ya gidelim, orası hem sıcak hem de çay var”. Yürüyoruz, sokağın ucundan sola dönüyoruz. İki üç basamak çıkarak vardığımız camlı kapıyı açıyoruz. İçerisi sımsıcak ve duman altı. Bardak şıngırtıları. Ve yine özlenmiş, türlü insan seslerinin iç içe geçtiği bir gürültü. Bir öğrenci kantini adeta. Burada hala hayat var! Nasıl bir mutluluk! Tam önümde, girişte, büyük, kare bir masa. Etrafında fakülteden dostlarım, can dostlarım. Hala fakültede çalışıyor olanlar. İki, üç kişinin yüzünü seçebiliyorum ama hepsi orada -yine duygu olarak. Birlikte nice badireler atlattığımız, soruşturmalar yaşayıp cezalar aldığımız, paçalarımızdan yakalayıp bizi dibe çekmeye çalışan girdaba rağmen birbirimizden güç alıp, gerek aramızda tez sunumu yaparak gerekse odalara kapanıp pervasızca nerf oynayarak yüzeyde kalmayı, neşeli olmayı, nefes almayı başardığımız yoldaşlarım. Sırf insan varlığıyla, insanlıkla sıcak kalabilmiş bu ortamda, masanın etrafında dizilmiş, sigaraları dudaklarında, kâğıt oynuyorlar. Suratları asık ama sıcaktalar. Birlikteler.

Harabe yığınlarının ortasında, iskambil oynatacak düzeydeki monotonluğuna rağmen, içinde kalabilmiş insanlarla birlikte hala sıcak, hala dostane bir sığınak sunuyor sanki okul. Ama geçici bir sığınak, çünkü aldanmayalım, en azından ben aldanmayayım, kış hepimiz için geliyor.

André Breton der ki, mealen, rüyalar günün artakalanlarından oluşur ama ertesi günlerin şekillenmesinde de rüyalardan artakalanların payı olabilir. Burada, bir bütünlük taşımadığı için anlatmadığım ama okulun müstahdemleriyle kucaklaşıp, duygularımın yoğunluğunu üçüncü kişilere aksettirdiğim rüya fragmanlarıyla dolu bir başka gecenin ardından yolum tesadüfen (nesnel tesadüf?) Nişantaşı’na düştü, 22 yılımın geçtiği fakültenin bulunduğu Nişantaşı. Tüm bu rüyaların koşullandırmasıyla sanki heyecanla yöneldim bomboş binaya. Neredeyse her odasına girdim, bir merdivenden çıkıp diğerinden indim, tüm koridorlarını arşınladım. Hem gerçek hem hakiki bir vedalaşma imkânı buldum. Nihayet. Son oturduğum odaya gittim. Uzun yıllar zanaatkarane yürütülmüş haber ajansı MiHA’dan miras, artık yüklerinden kurtulmuş mavi kitaplığımın önünde duran masama oturdum. Ben varken daha tozluydu. Cam kapının üzerine, koridordan görülecek biçimde astığım “Teslim Olmuyoruz” manşetli Cumhuriyet gazetesi sökülmüş. Zamanlama manidar. Odada benden kalan hiçbir şey yok.

Var! Kitaplığın arkasında yolunu şaşırıp kaybolmuş toz kaplı bir nerf mermisi (avucunu yalarsın Dap Yapı, atıyorum cebime). Bir de masaya yapıştırdığım bir sticker: “Geri Döneceğiz!”


Not: Ekteki görseller okulda çekilmiş ve serbestçe, rüya imgelerimle hissiyatımı harmanlayarak şekillendirmeye, şekilsizleştirmeye çalıştığım fotoğraflardan oluşuyor.