Ana SayfaKitapKürt yayınevlerinin serencamı: “Kürtçe kitap alın, belki bir gün okursunuz”

Kürt yayınevlerinin serencamı: “Kürtçe kitap alın, belki bir gün okursunuz”


Röportaj: Nurhak Yılmaz


Son birkaç yıldır Kürtçe yayıncılık dünyasında neler olup bittiğini geçmişe oranla çok daha az biliyoruz. Çünkü Kürtçe, bu dönemin politik atmosferinden en fazla “payını alan” oldu. Kreşler, okullar ve yerel yönetim hizmetleri topluma yaygın anlamda daha fazla değen meseleler olduğu için çok konuşuldu. Kürtçe dilinde yayıncılığın ise, yıllardır zaten var olan dezavantajlarına bu dönemde yenileri eklendi.

Bu röportajın konusu elbette sadece Kürtçe yayıncılığının “dertli” yanı değil. Artuklu Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden yakın zamanda KHK ile ihraç edilen Dr. Serdar Şengül ile, Kürt dilinde yazıp çizme serüveninin geçmişini, bugününü ve yol aldığı menzili konuştuk. Konu Kürdün edebiyatı olunca girizgahı uzatmıyorum. Dr. Şengül’ün deyimiyle bu, “Kendi penceremizden bakacağımız yeni bir göz arayışı.” Ve o pencerenin ardından medrese alimleri, Ehmedê Xanî, Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran ve kadın dengbejler izler bizi…

Yasakların hayatımızı bu kadar etkilediği bir dönemde Kürtçe yayıncılığı konuşurken, akla ilk gelen soruyla başlayalım; Peywend bu alanda neyi umut ederek yayıncılığa başladı?

Peywend 2013 yılında kuruldu. Türkiye’de açılım politikasının kültür alanında kendini gösterdiği bir dönemdi. Üniversitelerde Kürt dili ve kültürünü çalışmak üzere enstitüler kurulmuştu. Lisans düzeyinde Kürt dili ve edebiyatı bölümleri açılma çalışmaları yapılıyordu. İlköğretim düzeyinde Kürtçe en azından müfredata seçmeli dil olarak konulmuştu. Pratikte ne kadar hayata geçirildiği tartışılır. Kürtçe Türkiye’de ilk defa akademik çalışmanın konusu olmaya başlamıştı. Bu bizim için, Kürt dili ve edebiyatı ile ilgili yeni bir dönemin başladığı anlamına geliyordu. İçimizden bazıları akademide yer alıyordu ve bu sürece bir yerinden katkı sunmamız gerektiğini düşündük. Yayınevi bunun uygun bir aracı gibi göründü.

Niyetiniz Kürtçe akademiyi beslemekti yani

Evet, öncelikli amacımız, Kürt akademik çalışmalarına kaynak üretmekti. Özellikle Kürt dili ve edebiyatı bölümünde okuyacak ve enstitülerde yüksek lisans yapacak öğrenciler için Kürtçe üretilmiş teorik metinler basmayı hedeflemiştik.

Ama kısa süre içerisinde rüzgâr tersine döndü ve Kürtçe akademi ciddi yaralar aldı

Yayınevi bu akademik çevrenin ve dolayısıyla hedef kitlesinin genişlemesini umut ediyordu. Bunun yaratacağı sinerji ile bu metinleri okuyabilecek genel okur kitlesi de artacaktı. Yani sadece kitap üretmeyi değil aynı zamanda okuru da yaratmayı hedefliyordu. Ancak Peywend’in hedeflediği ürünleri okuyacak kesimi ortaya çıkaracak kurumlar büyük bir daralma yaşadı.

Yayınevi bu koşullarda doğdu ama bunun tamamen zıddı koşullarda ilerlemesini sürdürmek zorunda kaldı. Planlanmayan bu koşullarda neler yaptı?

Yayınevini “Teori bi Kurdî Xweş e” yani “Teori Kürtçe güzeldir” mottosu ile kurduk. Yayınevinin ismi olan Peywend “bağlam” demek. Üç amacımız vardı; bir tanesi çağdaş Kürt edebiyatının seçkin eserlerini Kürt okurla buluşturmaktı. Bu amaçla ilk olarak Hesenê Metê ve Helîm Yûsiv’la başladık. Hem yeni hem de baskısı yapılmış eserlerini yeniden okurla buluşturduk. Pîrêmerd’in Mem û Zîn’i ile Donzdeh Siwariyên Meriwan adlı kitapları basıldı. Ebdulla Pêşew’in dört cilt halinde yayınlanması planlanan şiirlerinin ilk cildi yayınlandı. Kafkas Kürt edebiyatından eserler yayınladık. En son Mardîn Îbrahîm’in iki romanını Soranice’den Kurmanci’ye çevirterek yayınladık.

Bunun yanı sıra, halk arasında sözlü olarak yayılan ama yazılı kopyaları olmayan eserler olduğunu biliyoruz. Ben kendi adıma bunlara çağdaş klasikler deme taraftarıyım. Bu konuda ilk olarak Seydayê Tîrej’in eserlerini bastık. Diğer taraftan teorik eserler basmaya başladık. Özellikle edebiyat teorisi ve eleştirisi alanında kitaplar yayınladık.

El yazması eserleri okurla buluşturmak gibi bir niyetimiz vardı. Kürtler üzerine araştırma yapan değişik kesimler ile ilişki içinde olmanın bizi Kürtler tarafından üretilmiş farklı kaynaklar konusunda daha haberdar ve bilgili kılacağını düşünüyoruz. Bir örnek vereyim; bir gün daha önce tanışıklığımızın olduğu genç bir mele bize geldi. Elinde bir medrese âlimi tarafından yazılmış 16 yapraklık Kürtçe manzum eser olduğunu söyledi. Eser Kürt yemek isimlerini ve bunların kısa tariflerini içeriyordu. Bu eseri 6 ay süren çalışmanın ardından Beyana Xwarinan û Zewqên Wan başlığıyla yayına hazırladık. Kitabı hazırlarken kitapta yer alan birçok yemek isminin bugün unutulmuş olduğunu fark ettik.

Kulağımda, “Kürtçe bir eğitim dili değil, bir edebiyat felsefe dili değil” uğultusuyla dinliyorum anlattıklarınızı. Kürtçe çok derin çalışmalar yapan insanların hep var olduğundan ve yetişmeye devam ettiğinden söz ediyorsunuz…

Evet, tam da bundan söz ediyorum. Yayınevini kurma kararı aldığımızda Kürtçenin zaten bu düzeye geldiğini biliyorduk. Mesele bunu ürüne dönüştürecek kadroyu oluşturmaktı. Kürt yayıncılığı uzun süredir oraya doğru gidiyor zaten. Böyle bir kuşak yetişiyor. Bunda, Kürt dili bölümlerinde yürütülen yüksek lisans çalışmalarının büyük katkısı oldu. Bir öğrenci, akademisyen kuşağı yetişmeye başladı. Çok iyi sonuçlar vermeye başladığı için devlet tedrici olarak bunların önünü kesti. Çünkü bu beklemediği bir sonuçtu.

Kürt Dili ve Kültürü enstitülerinde çalışmalar nereye gidiyordu ki böyle bir yaptırımla karşılaştı?

Enstitülerde dersler Kürtçe işleniyordu ve yüksek lisans tezleri Kürtçe yazılmaya başlanmıştı. Bu tezleri besleyecek Kürtçe kaynaklar üretilmeye başlanmıştı. Uzun yıllar Avrupa’da Amerika’da okuyan Kürtler kendi eserlerini ya Kürtçe yazmaya, ya da Kürtçe’ye çevirmeye başladılar. Kürtçe tez yazma zorunluluğu ve yine derslerin Kürtçe görülmesi, Kürtçe okuyan, düşünen ve yazabilen bir kuşağın yetişmesinin önünü açtı.

Bu enstitüleri kuranlar Kürtçe eğitim verilen bir akademik ortamdan başka nasıl bir sonuç beklemişlerdi ki?

Bence Kürtlerin, Kürt diline ve edebiyatına dair tarihsel birikimlerinin bu kadar yoğun olduğunu kestiremediler. Niyetlenmemiş bir sonuçtu bu.

Bu “niyetlenmemiş sonucun” sebebi egemenin Kürtçe ve Kürtlere bakışı olabilir mi?

Bir yönüyle evet ama bana göre bu okullara bu kadar büyük ilgi gösterileceğini kimse beklemiyordu. Hem yüksek lisans hem de lisans programına çok fazla sayıda başvurular oldu. Örneğin Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girebilecek puanı almış olan öğrenci, Artuklu Üniversitesi Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü tercih etti. Beğenmesek de üniversiteye giriş sınavları bir öğrenciye dair çok şey anlatır. Bölüme giren öğrencilerin puan ortalaması da çok yüksekti. Bu da bir tercihin olduğunu gösterir ki nitelikli öğrenci bulunmaz bir nimettir. Çünkü nitelikli öğrenci birçok şeyi yapabilir.

Buradan yeniden yayıncılığa ve sizin “Teori Kürtçe Güzeldir” sloganınıza gelirsek, sloganda kastettiğiniz şey Türkçe veya diğer dillerde yazılmış metinleri Kürtçeye çevirmek midir?

Teori bizim dünyaya baktığımız anlam çerçevesidir. Oldukça yaşamsaldır. “Teori Kürtçe güzeldir” demek, sadece Türkiye’de yerleşik hâkim teorileri Kürtçeleştirmek değildir. Kürtçe teori üretmek, bizim için Kürdün tarihsel tecrübesine, çağdaş durumuna uygun bir teori üretmek demektir aynı zamanda. Türkiye’de sosyal bilimler, sanat, tarih, edebiyat ve din alanında üretilmiş hâkim teoriler var. Kürtler kendi sorunlarını açıklama ihtiyacı duyduklarında bu teorilerden birisinin kapısını çalıyorlar. Oysa belki de Kürtlerin ihtiyaç duyduğu teorik çerçeveler faklıdır. Türkiye’deki açıklama çerçeveleri Türkiye’nin tarihsel tecrübesinden kaynaklanır. Devletin ve toplumsal sınıfların düşünce üretimiyle kurduğu ilişkiyle yakından alakalıdır. Örneğin Türkiye’de Latin Amerika deneyimine dair neredeyse hiç eser çevrilmemiştir. Latin Amerika’da edebiyatı ve buna ilişkin eleştirel teorik üretimin hangi sancılı süreçlerden geçtiğini neredeyse bilmiyoruz. Koca Afrika kıtası biz Kürtler için de karanlıktır. Kızılderili edebiyatını bilmeyiz. İngiliz sömürgeciliğine karşı Hindistan ve Pakistan ulusal kurtuluş mücadeleleri vermişlerdir ama burada dil, kimlik, kültür ve ulus inşa sorunlarına dair ne tür tartışmaların yaşandığı Türkiye’de pek bilinmez. İster edebiyatçı, ister akademisyen olun, bu gelenekleri bilmeksizin sadece Türkçe üzerinden bir teorik arayışa girdiğiniz zaman, yabancılaşma riski ile karşı karşıya kalırsınız. Peywend’in amacı aslında farklı coğrafyaların tarihsel, siyasal ve kültürel tecrübelerini Kürtçeye çevirerek Kürt dilinin entelektüel içeriğini ve semantiğini zenginleştirmeye katkı sunmaktır.

Diğer yandan  “Teori Kürtçe Güzeldir” sloganı sadece dilsel bir kopuşa işaret etmez. Tematik, problematik ve bunları ele alacağımız epistemolojik bir özerkleşme talebidir. Çünkü Kürtçe üretilen bazı edebi ürünlere baktığımızda, Kürtler üzerine üretilen hâkim klişe anlayışların Kürtçe’de yeniden üretildiğini görüyoruz. Bu nedenle dilsel özerkleşme yetmez. Epistemolojik bir özerkleşme de gerekmektedir. Dünyaya kendi penceremizden bakacağımız yeni bir göz lazım.

Hangi metni çevirdiğin de önemli diyorsunuz…

Kesinlikle. Türkiye’de bu alanda hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Örneğin Toni Morrison Amerikalı bir siyah kadın yazardır. Nobel Edebiyat Ödülü aldı. Ödül aldığı romanlar Türkçeye çevrildi ama siyah bir kadın olarak beyaz ırkçı bir toplumda yazar olmak ne demektir sorusunu ele aldığı Playing in The Darkness: Whiteness and the Literary Imagination [Karanlıkta İcra Etmek: Beyazlık ve Edebi Tahayyül] adlı kitabı Türkçe’de yoktur. Beyaz bir toplumda, bir siyah ve bir kadın olarak edebi üretimde bulunmak cüreti nasıl sonuçlara yol açar? Bu tecrübenin Kürtlere anlatacağı çok şey vardır. Mesela Türkiye’de sosyal bilimler alanında üretilmiş birçok araştırma yöntemi kitabı vardır. Ancak kolonyal bağlamda bilgi üretiminin ve araştırma yöntemlerinin doğasını ele alan eserler neredeyse hiç çevrilmedi. Kürtlerin dünyadaki eleştirel entelektüel geleneklerle iletişim kurması gerektiğini düşünüyorum.

Edebi üretimin sınırlarını ve içeriğini belirleyen kültür endüstrisinin etkisinden de söz etmek gerekiyor…

Kesinlikle öyle. Kürt edebiyatı da bununla karşı karşıya kaldı. 1990’lardan sonra Kürtçenin kamusal bir görünürlük kazanmaya başlamasından itibaren bu edebiyatın içeriği, yazarın popülerliği hatta “Kürt edebiyatı en çok hangi konuyu ele almalıdır”a dair mafyatik bir piyasa baskısı oluştu. Bu baskı Kürt yazarlara bir nevi self oryantalizm ve self kolonyalizmi dayattı. Deyim yerindeyse 1960’lardan sonra Latin Amerika Edebiyatı’nın başına getirilmeye çalışılan şey Kürt edebiyatının başına getirilmeye çalışılıyor. Kürt yayıncılığı bu duruma direnerek de kendi kimliğini bulmaya çalışıyor. Kürt edebi üretiminin kendisi, kendisiyle hesaplaşmasını mafyatik kültür endüstrisinin baskısı altında gerçekleştirmeye çalışıyor.

Kürt yayınevlerinin neye nasıl direndiğini konuşalım biraz da…

Bir taraftan iyi satan kitap basmak zorundasınız. Kitabın, dağıtımının, kâğıdının bu kadar pahalılaştığı bir yerde; ofisinin kirasının, elektriğinin, suyunun yani kitabı üretmek için ara girdilerin bu kadar pahalılaştığı bir yerde bunu başarmanız gerekiyor. Üstelik kitaba talebin çok olmadığı bir yerdesiniz.

Bu koşullarda ya kitabını basmak için yazardan para alarak bir nevi yayınevi değil matbaaya dönüşme riski var. Ya da yazarların ürünlerine editoryal bir müdahalede bulunmadan, sadece verileni biraz para karşılığında basarsınız. Ancak biz, Kürtlerin bu tür bir yayıncılığa ihtiyacının olmadığını düşünüyoruz. Yani cebinde parasıyla gelen kişinin kitabını bastığınızda o artık yayıncılık olmuyor. Çünkü o ürün basıldıktan sonra Kürt edebiyatının bir parçası haline gelecek ve siz yayınevi olarak bundan sorumlusunuz.

İşte bu özerkliği korumanız için mali olarak güçlü olmanız gerekir ki Kürt yayınevlerinin şu anda en zayıf oldukları alan bu mali alandır. Mesela Peywend kurulduğu günden bu yana bizce iyi kitaplar bastı ama diğer yayınevleri ile kıyaslandığında az sayıda kitap bastı. Yazardan para almadığı, hatta her yazara değişen oranlarda telif ödediği için bu böyle.

Sözünü ettiğiniz koşullarda yayınevlerinin neler ürettiğini özellikle son birkaç yıldır bilmiyoruz. Kürtçe kitaplar geçmişte yerel yönetimlerin de katkılarıyla düzenlenen etkinliklerde okurla buluşuyordu. Belediyelere kayyum atamaları ardından bu da kesintiye uğradı. İşin mutfağında olduğunuz için soruyorum, bizim Kürtçe yayıncılıktan haber almadığımız son iki yılda neler oldu?

Ben kendi adıma Kürtçe yazmaya eğilimin arttığını düşünüyorum. Yayınevlerinin de Kürtçe kitap basma eğilimi arttı. 1990’larda Türkiye’de Kürt yayıncılığı gazete, dergi veya yayınevi olarak başladığında genelde Kürtler üzerine Türkçe kitaplar basılırdı. Çünkü Kürtçe okuyup yazabilen insan sayısı gerçekten çok azdı. Bugüne geldiğimizde Kürt yayınevlerinin birçoğunun artık Kürtler üzerine eser basmaktan Kürtçe eser basmaya evirildiğini görüyoruz. Bir de Kürtçe artık sadece roman, şiir, hikâye gibi edebi metinler sunulmuyor; Kürtçe fikirsel düşünsel eserlerin de basılmaya başladığını görüyoruz. Bana göre asıl yenilik ve sevindirici olan gelişme bu.

Bunun anlamı nedir?

Bu şu demektir; artık düşünsel ürünlerinizi de Kürtçe vermeye başlıyorsunuz. Bu bir süre sonra Kürtçeye teorik düşünceleri ifade edebilme yeterliliği açısından bir meşruiyet kazandırmak anlamına gelecek. Hem yayınevleri ve hem de yazarlar açısından Kürtçe yazma yönünde bir baskı da yaratacak. Bu henüz çok yenidir ve destekleyecek bir okur kitlesi henüz yoktur. Bir süre daha Türkçe teorik kitaplar basılmaya devam edilecek bu kaçınılmaz. Ama bana göre bu çabalar kendi okurunu da yaratmaya dönük cesur girişimlerdir. Zamana ihtiyacımız var, bir okuryazar kuşak kolay oluşmuyor. Kendi dilinde okulu olmayan bir toplum ancak bu kadar entelektüel üretim yapabiliyor. Peywend bu hattın bir parçasıdır.

Ve bu iki yılda basılan kitaplar Diyarbakır’da uzun süre sonra okurla TÜYAP kitap fuarında buluştu. Örneğin Peywend Yayınevi ilk kez bu fuarda okura sunduğu bir Kürtçe felsefe kitabı bastı…

Peywend fuarda 12 yeni kitapla okurla buluştu. Bunlar içerisinde bizi heyecanlandıran birkaç çalışma var. Bir tanesi evet Kürtçe felsefe kitabı çıkardık. Kendisinden önce Kürtçe dilinde yapılmış benzer çalışmalara da göndermeleri olan ama kendi içinde uzun yıllar sürdürülen akademik bir çalışmanın ürünü olan bir kitap.

Çok önem verdiğimiz ve fuarda okurla buluşan iki kitap daha var. Bunlardan bir tanesi Kemal Soleimani’nin Kürtler İslamiyet ve Kürt Milliyetçiliği üzerine İngilizce makalelerinin Kürtçe çevirisi olan esedir. Kitap Îslam, Îslamîsm, Dewlet û Neteweperweriya Kurdî başlığıyla yayınlandı. Diğer eser ise Ronayi Önen’in Hawar Dergisi üzerinden dil ve edebiyatı merkeze alarak Kürtlerde modern ulus inşa sürecini ele aldığı Ziman û Netewesazî: Lêhûrbûnek li ser Kovara Hawarê adlı çalışmadır. Her iki çalışmada İngilizceden Kürtçeye çevrilerek yayına hazırlandı.

Kitap ve yayıncılığı konuşurken gelinen en can alıcı konuya yani okurun kitaba olan ilgisini de konuşalım. Ancak söz konusu Kürtçe veya Kürt okur olunca ölçü sadece kitabın içeriği olmuyor.

İnsanın çabalamasıyla, arayışıyla zekâsının gelişmesi arasında doğru bir orantı vardır. Kürt yayınevleri de her gün yeni bir arayışa girmek, yeni bir yol bulmak zorunda.

Kürtçe okurun yaratılmasının önü tıkandığı için, kitabın okunmasında da bir tıkanma var. Kürt okurun oluşmaması bir yanıyla piyasa ile ilişkilidir, bir yanıyla dijital basımın görsel medyanın yükselişi, bir taraftan da kitle tüketim kültürünün pompalanmasıyla ilgilidir. “Cigerci ve kebapçi” bir kuşağın yetiştirilme çabası da var elbette. Lümpen bir kafe kültürünün pompalanmasından söz ediyorum. Kapuçino içmeden güne uyanamayan (!) bir kuşak yetiştirilmeye çalışılıyor.

İnsanın biyolojik birincil ihtiyaçları beşer olarak bir parçamızdır ancak kitap biyolojik ihtiyaç değildir. İşte kitabı ihtiyaç olarak hissedecek düşünsel, ruhsal bünyelerin vücuda getirilmesi lazım. Ömrünün sonuna kadar hiç kitap okuma, müzik dinleme, bir film izleme ihtiyacı hissetmeyecek bir insan üretim çağındayız. Kürtler ise bu ileri endüstriyel çağda kendi yazılı basınını geliştirmeye çalışıyor.

Kürdün kitapla arasına giren “kendine özgü” engelleri de var tabi…

Bir Kürt bir kitapla ne yapar? Kürtlerin okuryazarlıkla ilgili iyi bir tecrübesi yoktur: “kitap başa bela açar”.  Bir Kürdün ortalama bir kitaba yaklaşımı “tehlikelidir, yasaktır, okuma uzak dur” şeklindedir. Anne böyle yaklaşıyor, baba böyle yaklaşıyor, herkes böyle yaklaşıyor. Qırıx karikatürünü hatırlayın! Keko’nun annesi oğlunun odasında eser denetlemesi yaparken birçok “beredayi materyale” (!) dokunmaz ama kitap gördüğünde imha eder. Keko’nun tepkisi ilginçtir: “Ne mutli bana ki cinsel tabulari yıxmiş bir anam var”. Elbette böyle değildir (!) Dindar bir anne için bile oğlunun pornografik materyale bakması kitap okumasından iyidir. Tıpkı Gorki’nin Anası gibi, bütün analar çocuklarını kitaplardan korumaya çalışıyorlar. Elbette yeni bir kuşak geliyor, Fanon’un deyimiyle tartışmanın parametrelerine müdahale etmeyi amaçlayan bir kuşak. Emzirdiği bebeğiyle ya da iki üç yaşında çocuğuyla Kürtçe konuşmakta ısrar eden, okul çağına gelmiş çocukları için Kürtçe kitap ve kreş arayan genç anne ve babalar var.

Ya da diyelim ki yasak değil ve “kitap bir boş zaman geçirme aracıdır”, Kürdün “boş zamanı” ne ki? Boş zaman dediğiniz şey de tarihsel olarak iktidar tarafından yapılandırılmıştır. Boş zaman senin benim için anlamlı ama gel birlikte Bağlar’a, Suriçi’ne gidelim ve “boş zaman nedir” diye soralım. Bizi döverler ve gönderirler. Onun hayatında boş zaman diye bir şey yok. Boş zaman gibi saçma bir ifade var mı? Kitap Kürdün parçalanmış hangi zamanını dolduracak? Bu konuda kafa yormak gerekir.

Okurun kitaba olan ilgisi elbette iki cümle ile değişmez. Ancak Diyarbakır’da hazır 4 gün daha sürecek bir kitap fuarı varken, Kürtçe kitap basan bir yayınevi adına okura söylemek istediklerinizle bitirelim

Bu emeği lütfen karşılıksız bırakmayın. Kürt yayınevlerini ziyaret edin. Okuyamasanız bile Kürtçe kitap alın derim. Evinizde bulunsun, belki bir akrabanız bir gün alır ve okur. Ben de Kürtçeyi sonradan öğrendim. Şiir kitapları alırdım, anlamazdım ama evde yüksek sesle okurdum. Annem çok gülerdi. Bir gün bana, “Kürtçe bilmiyorsun niye bu kadar kitap alıyorsun” diye sordu. Ben de dedim, “İnsanlar desin ki Kürtçe kitaplar satılıyor. Evde dursun belki bir gün okuruz.”


Fotoğraflar: Fatime Tekin