Ana SayfaYazarlarElend Aydın‘Taşıyıcı’ mı, ‘yaratıcı’ mı? – Elend Aydın

‘Taşıyıcı’ mı, ‘yaratıcı’ mı? – Elend Aydın


Elend Aydın


İşte yine bir kılıç-kalkan kuşanma. Amazon olma zamanındayım. Çırpınıp, sürüklenip, sendeleyip savrulduktan sonra, böyle gitmeyeceğini, süremeyeceğini bilerek, acıya/ölüme karşı savaş ilan ettim, artık hiçbir hücre ve hatıra, geçit vermeyecek. Zira Nietzsche’nin deyimiyle “eşek (ya da deve)” olmamak lazım. Ona göre “eşek (ya da deve)” çölün hayvanlarıdır. Taşırlar, çölün dibine dek yük taşırlar, sadece taşıyıcıdırlar, “yaratıcı” olmadıkları/olamadıkları için taşıyıcıdırlar. Demek ki mesele şu: yaratıcı değilsen taşıyıcı, taşıyıcı değilsen yaratıcısın. Ama bizler DNA’mıza işlenmiş, özgür, bağımsız, mutlu ve huzurlu (!) zamanların bir “getirisi” olarak ruhumuza nakşedilmiş “kader” gereği, taşıyıcı olmaya daha fazla meyilliyiz. Hatta hayatla, hikayeler acı ve olaylarla kurduğumuz ilişki de bir “taşıma/taşıyıcı” ilişkisidir. Ama konu kapsamlı olduğundan, sadece ilk cümlelerimde dile gelenlere dönüp devam etmek istiyorum.

Fark ettim ki farkında olmadan acı’nın taşıyıcısı olmaktayım, sadece taşıyıcı! Ve taşıma’nın, taşıyıcılığın her türü gibi o da hiç onur duyulacak, feyiz alınacak bir durum değildi. Bu nedenle sol göğsümü çiçeklere armağan edip Amazon oldum yine, son on ayda ikinci kez. Çünkü bir “taşıyıcı” değil “ yaratıcı” olmak istiyor ve Nabokov’un şu mükemmel tespitini ışıldatmak istiyorum bir kez daha: “Beşik bir uçurumun üzerinde sallanır ve sağduyunun bize, varoluşumuzun iki ebedi karanlık arasındaki kısa bir ışık çakmasından başka bir şey olmadığını söyler.” Bu “kısa ışık çakmasını” nasıl geçirdiğimiz, kim olduğumuzu da anlatır, kim olmadığımızı da.

Hayat ve hiçliğin karşısında böyle parlak kılıç ve kalkanla dururken, son üç aydır içimde yankılanmakta olan (nedenini yeni öğrendim) iki cümleyi ve çağrıştırdığını da yazmak isterim: Reklamın birinde “oğlum, nerdesin, neden gelmiyorsun?” diye seslenen Annesine oğlan, “Buzdolabındayım Anne, artık burada yaşıyorum” diye cevap veriyor bu yaz sıcağında (Tamam, Eylül’deyiz ama çağrışım itibariyle yaz sürüyor) ve aklıma Cizre’nin kavurucu sıcaklarında Annesi tarafından buzdolabına konulmak zorunda kalan Cemile Çağırga geliyor. Reklamdaki “mutlu Anne” haylaz oğlunun yerini sevinçle öğreniyor ama küçük, ay yüzlü Cemile’yi Annesi toprakla buluşmasına izin verilmediği için buzdolabına saklamıştı. Biri mutluydu, serinlemişti buzdolabında, diğeri ölüydü, üşüyor, canı acıyordu. İşte Amazonluk bunun için de var, reklamın biri bile bir yaraya dokunabiliyor Cemile’leri, belleğin başlattığı oyuna geri çağırıyor. Evet, “ölüm” denen suni, ezberletilmiş olay’a inat, geri çağırıyor ve buluşuyor Amazon çiçekleri tüm “göçmen” Anne ve çocuklarla. Keza “biz varsak ölüm yok, ölüm varsa biz yokuz” (Epikuros) sözü de doğruluyor ki, biz var olduğumuz sürece Cemile’ler de var olacak. Amazon olmanın bir anlamı da budur; yok edilmek istenenin var olması, silinmemesi, ezberlenmiş insafsızlığına bırakılmaması…

Bazen ay ışığından bazen taştan ve tunçtan olan kılıç ve kalkanımla buradayım işte. Miskinliğe asla gönül indirilmedi yersiz savaşa da, ama yapacak başka bir şey yoksa, yenileceksin ey ölüm, zulüm gibi.

Elbette ki taşıyıcı “eşek” pes etmek istemiyor ve zaman zaman yükleri, ıvır zıvır taşımalarıyla per perişan etmek istiyor hala ama başka yolu yok. Sudan kılıç kalkanımla, şimşek çakımına tutunacak, Sevgili Heval Kemal Pir’in dediği gibi “kılçığın boğazına” takılmasını memnuniyetle izleyeceğim. Derken, etrafta tur atan turuncu kelebek “keşke savaşmaya, kılıç kalkana hiç gerek kalmasaydı, herkes ve her şey mutlu ve huzurlu olsaydı” diyor, lakin cevabı Kürtçedeki şu harika söz veriyor: “Dara xweziyan hişk e”, yani “keşkelerin ağacı kurudur, yeşermez”. Ama Amazon olmak yemyeşil ağaç olmaktır da. Ormandan kalkanlarla merhaba…


Deleuze, “Nietzsche”, Çev: İlke Karadağ, Otonom Yayınları
Nabokov, “Konuş, Hafıza: Tekrar Ele Alınmış Bir Otobiyografi”, Çev: Yiğit Yavuz, İletişim Yayınları