Ana SayfaGüncelUlus devlet mi, demokratik ulus mu? – Nejat Uğraş

Ulus devlet mi, demokratik ulus mu? – Nejat Uğraş

Devlet ya da örgütlenmiş ahlâksızlık
-içeride: Polis, mahkemeler, sınıflar, ticaret, aile;
dışarıda: Kudret iradesi, savaş, fetih, öç alma.

Friedrich Nietzsche

Sevgili dostum, yoldaşım İbrahim Ayhan’ın anısına saygıyla…


Nejat Uğraş*


Kürt sorununun Türkiye Cumhuriyeti devletinin en ağır ve en meşakkatli sorunu olarak birden fazla çıkmazı içinde barındıran, iktidarları çözücü bir etkiye sahip olduğu aşikâr. Yüz yıllık çok katmanlı, çok aktörlü, çok faktörlü bir soruna basit bir sınır çatışması veçhesiyle yaklaşmak dört parçadaki egemen devletlerin yerleşik bir politikasına dönüşmüş durumda. Kürtlerin hak ve statü talepleri birbirine düşman ulus ve grupları bir çıkar parantezinin içine alarak bütün sorunların içine temayüz ediyor. Ülkesi dört parçaya bölünmüş Mezopotamya’nın kadim uluslarından biri olan Kürt ulusunun statü talebinin son kertede teritoryal olduğu da muhakkak. Lakin bu teritoryal alanın kendisi günümüz koşullarında reel politik durum dikkate alındığında klasik anlamda bir ulus-devlet fikriyatına karşılık devrimci bir seçeneği gündemleştirmeyi zorunlu kılıyor.

Dünyanın en büyük devletsiz iki halkından biri olan Kürt halkının hükümranlık haklarının mevcut devletlerin sınırları içerisinde anayasal bir çözüm fikriyatıyla ve sulh yoluyla halledilmesi için Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği “demokratik ulus” çözümü devrimci bir seçenek olarak ufukta daha çok belirmeye başladı. Özellikle Afrin sonrası Rojava’daki gelişmeler bunun işaretlerini bize veriyor. TEV-DEM’in gerçekleştirdiği üçüncü kongresinde aldığı “toplumun tüm kesimlerini sivil toplum kuruluşu çatısı altında örgütleme ve meclis ile komünleri Özerk Yönetim’e bağlama” kararı çerçevesinde demokratik ulusun inşası ve demokratik özerklik çapasının sönümlenen projeksiyonunu yeniden ışıtma olarak okumak yanlış olmayacaktır.

Rojava’da andığımız vaziyetler yaşanırken, Türkiye’de ve diğer parçalardaki politik yaklaşımların ulus-devlet tartışmalarıyla birlikte yürüdüğü rahatlıkla söylenebilir. Özellikle sınıfsal dinamiklerin zorlayan bir etken olarak daha milliyetçi bir mecrada “devletsiz olmaz” kanısını güçlendiren ve bu kanıyı daha yerleşik politik bir çizgiye dönüştürme gayretleri “demokratik özerklik” konusunda konsensüsün sağlanmasını güçleştiriyor.

Nitekim bu çevreler, Türkiye’de olup biten olumlu her şeyi “Kürtler olmazsa kimse sesini çıkarmıyor” tarzı cümlelerle kendilerine mal ederlerken; “zaten Türkler eskiden beri böyledir, kültürlerinde hatta genlerinde talancılık var” cümleleriyle irite eden bir milliyetçiliğe tevessül ettiklerinin farkında bile değiller. Bu durum Kürtleri her türlü olumluluğun kaynağı-orijini gören bir tarih anlayışına götürür ki, bu bir milliyetçilik sapağıdır. Sonuç olarak bu milliyetçi anlayışın kendine nüfuz alanı bulduğu yerin asıl zemini de sınıfsaldır. Açıkça işaret edersek bu da ‘Kürt orta sınıfı’dır!

Siyasetin enfekte olması

Kürt orta sınıfının artan oranda siyasete hâkim olması ve iktidarcı bakış açısının artık bir çizgi haline gelmesi başka bir yazının konusu. Lakin mezkûr sınıfın geçen yıl Güney Kürdistan’da yapılan Bağımsızlık Referandumu’ unda gösterdiği refleks iki yönlü bir sonuca işaret ediyordu: Birincisi, Ortadoğu siyasetini ve dengelerini okuyamama; ikincisi ise “ulus-devlete” olan teşne yaklaşımdı. Bu yaklaşım asıl gövdeyi adım adım devlet olmanın kurum ve rollerini ulusla entegre etmenin peşine düşerken siyaseti kişiselleştirerek hem enfekte ediyor hem de liberalize ediyordu.

Türkiye siyasetinde  “Tayyip gitsin de…” şeklinde özetlenebilecek “siyaseti kişiselleştirerek” muhalefet etme şekli oldukça sorunludur. Zaten öteden beridir birey eksenli muhalefet ve çözüm yaklaşımları hep ciddi sorunlar yaşattı. Siyasette bireyin rolü elbette yadsınamaz ama Türkiye siyasetinin çözülmesi gereken bireysel anlamda bir  “Erdoğan sorunu” yoktur. Böylesi bir muhalefet etme biçimi siyaseti kişiselleştirme tuzağının içine iter.

Kaldı ki siyaseti kişiselleştirme tuzağı 24 Haziran seçimleri ekseninde yeniden kurgulandı, kuruldu ve sonuçlar da ona göre ayarlandı zaten. AKP-MHP ittifakı milliyetçi cephe hükümetlerinin güncel sürümü olarak Türkiye halklarına cebren kabul ettirildi.  İttifak yeni gibi sunulsa da, ceberut devletin devamlılığının turnosal kâğıdı niteliğindedir. Söz konusu ittifak Türkiye siyasetinin sağ bloğunu sabitleştirmiştir ve siyaset milliyetçilik- ırkçılık ekseninde dalgalanmaktadır. Bu dalgalanma içerde ve dışarıda bir çatışma iklimine sonuna kadar kapı aralayacak bir potansiyele sahiptir. Nitekim İdlib mutabakatı, aralanan kapıyı ardına kadar açacak bir boyuta varabilir. Oluşturulan bu milliyetçi cephe planına karşı Türkiye’de “demokratik cephe” planı, Suriye dâhil diğer bütün alanlarda “demokratik ulus ve demokratik özerklik çerçevesiyle” ele alındığında bir netice verebilir.

Kürt sorununun Türkiye bütünü içinde “demokratik ulus-demokratik özerklik” çözümü, hem sorunun çetrefilli karakterine uygun hem de Türkiye’nin demokratikleşmesi için devrimci bir seçeneği zorlaması açısından oldukça önemli. Kürt siyaset çevresinde birçoğunun giderek bu mantıktan hoşlanmadığını kestirmek zor değil. Hele son dönemlerde Amerika’nın da etkisiyle “kendi seçeneğimizi geliştiririz” havasını çalanlar epey artmış durumda.

Biliniyor; 90’ların sonu ve 2000’ler “küreselleşme”, “küresel köy” edebiyatının gırla gittiği zamanlardı. En çok da soldan esen rüzgarların etkisiyle “Emperyalizm” kavramı bir kenara atıldı. Ne günlerdi ama! Neler bir kenara atılmadı ki; “büyük teoriler”, “bağımsızlık mücadeleleri”, “evrensel değerler”, “enternasyonalizm”, “ulusal kurtuluş” vs. vs… Gerçek ise her zamanki gibi hem ‘piç’ hem de aksiydi, her seferinde nanik yapıverdi. İşte emperyalizm gerçeği Suriye ve Pasifik’te nasıl da boy verdi. Herkes hâkimiyet alanları peşinde, pazar ve kaynak aramakta…

Enternasyonalizm ve ulusal kurtuluş mücadelesinin iç içeliği nasıl da Rojava’da hayat buldu. Bir tarafta kapitalizmin ağa babalarının ulus devletleri, diğer tarafta Ortadoğu’nun demokratik ulusları… Çelişki oldukça yamandı ama çözülmesi durumunda Ortadoğu’nun yüz yıllık tarihinin değişeceği aşikardı…

Kapitalizm, ulus ve devlet

Kapitalizm, ulus ve devlet daima tek bir beden oluştururlar. Hiç kimse devletin küçülmesi, ulusun zayıflaması üzerine kapitalizmin güçleneceğini veya kapitalizmin zayıflamasının devlet ve ulusun güçlenmesine yol açacağına inanmıyor artık. Demokrasi mücadelesi üzerine kelam edenlerin kapitalizm-ulus-devlet üçlüsünün iç zayıflıklarına umut bağlamasının neticesinin sukut-u hayal olacağını ilerleyen zamanlarda hep birlikte göreceğiz. 2008 krizinin en büyük dersi, kapitalizmin devletsiz yaşamayacağı ve “serbest piyasa” kavramının kurgusal bir yalan olduğudur. Yaşanan milliyetçi sağ yükselişin –Türkiye, Hindistan, Macaristan, Brexit, İsviçre vs– bu iki hususa dayandığı da oldukça belirgindir. Daha dinamik ve müdahaleci bir devlet ve daha sık müdahale edilen piyasalar yeni trendi oluşturuyor. Ulus ise devlet ve kapitalizmin tüm çatlaklarını dolduran toplumsal/kültürel bir harca dönüştürülüyor. “Liberal kapitalizm” efsanesi iki buçuk yüzyıllık bir balondu; patlıyor, makyajı dökülüyor ve kendini reorganize ediyor. Baki kalan ise ulus-devlet kapitalizmi oluyor.

Kapitalizm, ulus ve devlet üçlüsü hem küresel olarak egemen hem de insanların duygu ve düşünceleri üzerinde derinliğine nüfuz etmiş durumda. Bu üçlüden kapitalizm ve devlet adeta lehimlenmişlerdir. Birisi olmadan diğeri yaşayamaz. Sovyetler Birliği bunu anlamak istemedi. Devleti büyüte büyüte sonunda kendi karşıtını kaçınılmaz olarak yarattı. Camus’dan ilhamla durumu özetleyeceksek “çağdaş bir devrim olarak devlet gücüne katkı ile sonuçlanan” yüz yıllık bir anlatıya dönüştü.

Kapitalizm, ulus ve devlet üçlüsünden belki ulus halkası bu üçlüde kırılma yaratmanın tek imkânı olarak duruyor. Bunu da ulus tanımının devletle ilişkilerini reddderek geliştirmek mümkün. Biraz oksimoron** gibi dursa da “demokratik ulus”,  çıkış-giriş yapmanın yegâne ve devrimci yolu olarak duruyor. Ancak bu kavramı ortaya atan Öcalan’ın çizdiği çerçeve ve hedeflerden uzak çeşitli pozisyonlar Kürt siyasal elitlerinde epeyce revaçta. İşte tam bu noktada dönülen tarihsel viraj açısından “demokratik ulus” çizgisini gündemleştirmek ve tartışma olanaklarını çoğaltmanın yol açıcı bir pratiğe dönüşeceğini söylemek abartılı bir yaklaşım olmasa gerek.

Demokratik ulus ve kapitalizmin ilgası

Kapitalizm karşıtı mücadele küresel bir uzun vadeli manevra savaşı olarak şekillenmekte. “Demokratik ulus” fikriyatı bu yanıyla başlangıç mevzileri edinme ve “kapitalizm, ulus, devlet” üçlüsünün yarattığı acil sorunlara çözüm üretmenin en etkili yolu olarak önümüzde duruyor. Klasik söylemle ifade etmek gerekirse asgari program “demokratik ulus(lar) inşası”, azami program “kapitalizmin ilgası” olmalıdır.

Özellikle Rojava deneyiminde ortaya çıkan ve halen tartışmaya oldukça muhtaç yeni bir ekonomik modelin inşasını Kolhozlar ve Sovhozlar üzerinden okuyarak yeni bir ekonomik model oluşturmak, mevcut kapitalist üretim teknikleri ve maliyet düzeyleri karşısında bir anlam ifade etmiyor. Bu durum hoş bir seda olarak duygu dünyamızı okşasa da kapitalizme karşı Sovyetik bazı deneyimleri gündeme getirmek ve bununla yeni bir model yaratacağını sanmak devrimci romantizm açısından işlev görür ama reel durum açısından kadüktür.

“Komün” kavramını bu noktada salt ekonomik bir yapı olarak algılamak yerine yaşamın örgütlenmesinde politik/demokratik/toplumsal ilişkilerin inşasının sağlandığı taban örgütleri olarak konumlandırmak yeni ufuklar açacaktır. Ekonomik modeller konusunu problematik (ucu açık diyelim) bir halde tartışmak ve hızla bir model inşa etmek özerk yönetimin selameti açısından üstünden atlanmaması gereken önemli bir başlık olarak duruyor. Bu konuda dünyadan ve Avrupa’dan aydınların katılacağı bir konferans, tartışma düzeyini olgun bir seviyeye çekmek açısından oldukça faydalı olacaktır. Chomsky, Michael Albert, Robin Hahnel, Niyaz Ahmed, Tarık Ali, Negri, Donna Haraway de dâhil birçok kişi; Türkiye’den Mustafa Sönmez, Fikret Başkaya, Korkut Boratav ve ismi burada anılamayan değerli insanların katılacağı bir tartışmanın yararlı olacağı aşikâr. Yoksa “haydi tarlaları birlikte ekelim” deyip buğday, arpa ve nohut ekmekle kapitalizme karşı durulamaz.

Hülasa;

Kürt siyasetçiler sıklıkla çok inanmış bir halde “Suriye’de Amerika bize muhtaç, sahada bizden başka partneri yok, biz değil onlar bize muhtaç” diyorlar. Bu sadece büyük bir gaflet değil sonuçları da oldukça tehlikeli bir tespittir. Bir güç zehirlenmesinin yaşandığı müspet. Oysa sadece Suriye’de değil diğer parçalarda da asıl kazandıracak şey demokratik özerklik çizgisidir. Yani politik taktikler değil, sağlam bir perspektifi olan demokratik ulus-özerklik çizgisiyle halklarla ilişkilenmek daha sağlam bir gelecek projeksiyonu var edecektir. Demokratik özerklik fikriyatını oldukça somut bir çerçevede herkesle müzakere etmek en doğru politik yaklaşım olacaktır.

ABD ile ilişkiler kısa ve orta vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede başa bela olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Suriye’de asıl kazandıran şey politik ilişki ve taktikler değil, sağlam bir teorik arka planın olmasıydı. Sorunu salt politik-taktik ilişkiler üzerinden okumak fazlaca yanılgılı hallere götürür.

Türkiye, Suriye, Irak ve İran’da “demokratik ulus” fikriyatıyla özerklik kapsamında çözüm modeli aramak en gerçekçi durumdur. Güneşin battığı coğrafya halkların birlikte, bir arada ve sulh içinde yaşayacağı yeni bir doğuşa ebelik ederken elbette devrimci bir romantizmin peşinde olunmalı ama dünyanın gerçekleri de unutulmamalıdır.


* Yurttaş
**Birbiriyle çelişen ya da zıt iki kavramı, anlamı kuvvetlendirmek için bir arada kullanmaktır.
Previous post
Amed Şehir Tiyatrosu'nun Ekim ayı programı belli oldu
Next post
Erdoğan'dan ABD'ye 'Minbiç' sitemi: Yol haritasına uyulmadı