Ana SayfaYazarlarAkın OlgunDelirmeliyiz hepimiz! – Akın Olgun

Delirmeliyiz hepimiz! – Akın Olgun


Akın Olgun


Birisi, “Mutlu olmak ile ilgili heyecanın var mı?” diyerek dolaşıyordu caddenin bir başından, diğer başına. Kimsenin onu duyup, duymaması ile hiç ilgili değildi. Sadece önüne bakıyor, yürüyor ve soruyordu.

Kendi kendine konuşan, kendi kendine soran bir adam, kendi kendine bir göçmen kimsesizlik. Aynı soruyla adımladığı kaldırımların üstünde tüketiyor gününü, belki ayını, belki de yıllarını.

Adamın kendisi mi, yoksa sürekli tekrar ettiği sorusu mu merak uyandırıyordu bilmiyorum. Belki her ikisi de…

“Her mahallenin bir delisi vardır ya, ha işte bu da bizim semtin delisi usta” diyerek meraklı bakışımı yakalayan mekân sahibinin seslenişi, “mutlu olmak için bir heyecanın var mı” diyen o sesin büyüsünü orta yerinden kesiveriyor.

Kimdi, kimin nesiydi, neden sürekli aynı soruyu soruyor ve aynı cadde üzerinde turlayıp duruyordu, ne yaşamıştı?

İnsan hikâyelerine ve o hikâyelerin dışa vuran seslenişine duyduğum merakın üstüne abanan “mahallenin delisi” sözü, parmağınızın yanlışlıkla kapı arasında kalmasına ve duyduğunuz acıya benzer bir duygu zonklaması yaratıyor.

“Deli”nin sürekli tekrar ettiği o sorunun, hepimiz muhatabıyız sanırım.

Mutlu olmaya dair heyecanlarımızın önce tek tek, sonra toptan kıyımdan geçirildiği, umutlarımızın tutsak, özlemlerimizin yasaklı, düşüncelerimizin hapis ve geleceğe dair heyecanlarımızın sırtına tekmelerin indirildiği bu vaktin, ne önünde, ne arkasındayız. Tam ortasındayız.

İnsana dair neresinden tutsak hayatın, elimizde bir hiçliğe dönüşüyor.

Doğru olan ne, gerçek olan ne, kim, kimler sorularının cevabı, yaşanmışlıkların turnusolünde elimizde kalıyor.

“Deli, tehlikeli” damgası vurularak, muhalif olanların etrafının boşaltılması bir yanda, bir avuç insanın inat ve ısrarla hayatın omurgasını dik tutmaya çalışması öteki yanda duruyor.

Ölenler, katledilenler, tutsak edilenler, baskılar, baskınlar, kelepçeler, dayak, işkence, gözaltı ve “öteki” olanların sesi, soluğu “yan yana görünmeyelim” diyen kötücül anlaşmaların sofrasında iç ediliyor.

Her kırılmada, daha da zorlaşıyor yaşamın omurgasını dik tutmak.

Her kırılmada insan biraz daha küskün, biraz daha çaresiz, biraz daha umursamaz oluyor.

Derdi anlatmak zor değil, en çok anlıyor-muş gibi yapanların ikiyüzlülüğü insanı zorluyor.

Vasatlığın, yanar döner olmanın bu kadar paye yaptığı ve bir virüs gibi bedenden bedene, kişiden kişiye, düşünceden düşünceye geçtiği, bulunduğu kabın şekline bürünerek, korkunç bir hızla önüne kimi katsa sürüklediği bir ortamda, hayatta kalmak, insan kalmak bir mucizedir belki de.

İzler, sözler, mırıltılar, kırıntılar birbirine karıştıkça, hakikat suç ortaklığında öğütülüp ortadan kaldırılıyor.

Yanılgılar ile maskelenmiş niyetler arasında tek bir yüz yok, birden çok şekli var ve “şimdi gördüm yüzünü” dediğiniz yerde, başka bir yüz karşılıyor sizi.

Yüzler, yüzlere, yüzünüz yüzlere karışıyor ve aynaya her baktığınızda, kime kandıysanız onun yüzü oluyorsunuz.

Sadece iktidar değil acımasız olan. Öyleymiş gibi yapmak, kendi acımasızlıklarımızın üstünü örtüyor. Öyleymiş gibi yapmak, kırıp, döktüğümüz ve celladın önüne atıp, sonra sırtlarına basarak tırmandığımız o yerleri gizliyor. Öyleymiş gibi yapmak, iktidarın “öcü” dediklerinin etrafını boşaltarak, sözümüzü, kelimelerimizi, cümlelerimizi onlardan uzak tutarak kurduğumuz suskunluk şiddetini maskeliyor.

“Mutlu olmak için bir heyecanın var mı?” diye soruyor hala o “deli”.

Kendi karmaşamızda sorduğumuz tonlarca sorunun ve cevabını bilsek bile içimizde ötelediğimiz her şeyin, bir cümlelik özeti bu.

Belki de her şeye bu soruyu sorarak başlamalı ve verdiğimiz cevapları alt alta yazarak, hayatın omurgasını yeniden kurmalıyız.

“Deli” olmalıyız belki de ve sokakları adımlayıp tekrar etmeliyiz hakikati.

Kimse duymuyor, görmüyor, hissetmiyor dediğimiz yerde yanılıyoruzdur belki de.