Ana SayfaGüncel“Dörtlü zirvenin esas gündemi cihatçıların ülkelerine dönüşüydü”

“Dörtlü zirvenin esas gündemi cihatçıların ülkelerine dönüşüydü”

HABER MERKEZİ – Türkiye’nin ev sahipliğinde, Rusya, Almanya ve Fransa’nın katılımıyla dün İstanbul’da gerçekleştirilen ‘Suriye zirvesi’ni, Ortadoğu ve Arap coğrafyasına dair çalışmalarıyla bilinen yazar Hamide Yiğit değerlendirdi. Yiğit’e göre dörtlü zirvenin perde arkasındaki esas gündem Suriye’deki cihatçıların evlerine geri dönüşüydü ve bu durum Avrupa’yı dehşete düşürdü. Yiğit’in Suriye savaşı özelinde Ortadoğu’da yaşanan son gelişmeleri de değerlendirdiği Mezopotamya Ajansı’ndaki röportajının tamamını paylaşıyoruz.


Röportaj: Ömer Çelik & Mehmet Şah Oruç


Hamide Yiğit

Suriye’deki mevcut durum örneğinde Ortadoğu genelindeki vekâleten yürütülen savaşın sonuna gelinmiş durumda. Bu yeni durumda nasıl bir tablo var önümüzde?

Suriye’de olan biten şimdiye kadar bir vekâlet savaşıydı ve emperyalist güçlerin kendi aralarındaki hegemonya krizinden doğuyordu. İki kutuplu bir küresel güç mücadelesi söz konusuydu.

Burada yürütülen vekâlet savaşı, Suriye cihadı için dünyanın dört bir yanından toplanan El Kaide’ci savaşçılar üzerinden yürütüldü. Doğrudan simetrik bir savaşa girilmeyip, asimetrik bir savaş yönetme biçiminde gerçekleşti vekil savaşçılar üzerinden. Bütün o militanlar bir cihat yapmak üzere gittiler Suriye’ye. Bu cihat da, emperyalist güçler adına yapılıyor aslında. Gönderilen bu bütün cihatçı militanların geriye dönüşleri söz konusu artık. Çünkü orada ciddi bir direnişle karşılaştılar, yani emperyalist blok başarısız oldu. Dolayısıyla iki kutuplu emperyalist çekişmede Rusya, sahadaki gerçeklik üzerinden bakarsak daha öne geçti.

Geldiğimiz noktada Suriye’de kazanan, direniştir. Bu direnişte devletin resmi ordusuyla yürüttüğü savaştan öte halkların, mahallelerde, köşe başlarında kurduğu halk komiteleri ve gerçekten YPG-YPJ gibi halk savunma birliklerinin direnişlerinin etkisini daha çok önemsiyorum.

Sonuç itibariyle bu emperyalist proje Suriye’de iflasa uğradı. Libya’da kazandı ama Suriye’de iflasa uğradı, bu bir gerçek.

Savaş ve çatışmadan yakın zamanda siyasi çözüme evrilme söz konusu mu? Hegemonik ve yerel güçler, hangi paradigmaları sisteme kavuşturma çabasında?

Doğalgaz havzalarına erişim ve pazarına nüfuz etme üzerinden yürütülen kavga, bir süre devam edecektir elbette. Yani hiçbir küresel güç, ‘Ben yenildim’ diye kenara çekilmez, havlu atmaz. Kırıntılar üzerinden de olsa savaşı sürdürmeye çalışacaktır. Fakat ne kadar uzatılırsa uzatılsın Suriye’deki savaşta artık bir çözülme oldu. Bu çözülmede kırkın üzerinden cephede savaşan militanlar İdlib’de toplandılar. Küresel güçlerin pozisyonu da bu mevziler üzerinden yürüyor. ABD’nin pozisyonu da Fırat’ın doğusu üzerinden yürüyor. Bu pozisyonunu kalıcı hale getirmeye çalışan bir ABD var. Savaşı siyasi çözüme evriltmeye çalışan bir Suriye tarafı var, müzakereler yürütüyor ama bu müzakerelerde Suriye yok, Suriyeliler yok. Kritik kısmı bu. Ancak geleceği belirleyecek olan Suriyelilerdir.

Suriye’de ateşi yakanların, ateşin kendi evlerine gelmeye başladığı noktaya geldik. Cihatçıların kendi evlerine dönüşü başlıyor. Avrupa’yı dehşete düşüren en büyük kaygı bu. Birincisi, bu cihatçı geri dönüşleri, ikinci kaygısı ise, Suriye’ye müdahalenin gerekçesi yaptıkları mültecilik şimdi can yakan önemli bir mesele haline geldi.

Örgütlü güç olarak bu şekilde dağıtılan bir IŞİD var. Bakın IŞİD yenildi, ama dağılmadı. IŞİD’in gövdesi yolcu edildi başka yerlere. Bangladeş, Yemen, Libya her yere yolculandı. Beyin takımı da gitti, yani buharlaşmadı IŞİD. Hala Suriye’nin bir bölümünde de varlar. Özelikle ABD’nin üssünün etrafında koruma altında şuan ama IŞİD’in gövdesini büyüten esasında dıştan katılımlardır. Cazibe merkezi haline getirildi IŞİD. Medyanın da çok önemli bir rolü oldu bunda. Dolayısıyla tek tek katılımlar çok oldu. Nusra cephesine de oldu. Mesela Suriye’de yabancılar grubu var, “Ecnebiyyun” denilen. Bu yabancı gruptaki Türkistaniler ayrı bir grup olarak Türkistan İslam Partisi’ni kurdular ve bir alan hakimiyetleri var. Libya’dan gelenler ayrı bir grup kurdular, yine alan hakimiyetler var. Yani ülkelerine geri dönüş yapacak potansiyel çok orda. Bunlar için birinci derece kaygı duyan Çin ve Rusya. Evet, arka bahçelerinden gelip burada cihat deneyimi kazanan bu grupların yerinde imhası üzerinde çok yoğunlaşıyor bu iki ülke. Ama İdlib’de herhangi bir etkisi olmayan Fransa, Almanya, İngiltere gibi Avrupa ülkelerinin kaygısı çok daha fazla. Tek tek gelişlerin tek tek geri dönüşleri olabilir. Bir ikincisi, Türkiye bunu her zaman bir şantaj malzemesine dönüştürüyor. Karşılığında para vs. alıyor ama ‘kapıları açarız’ tehdidini sürekli dile getiriyor. Bu ne demektir? Mülteci akını içerisinde cihatçılar da geçecek demektir.

Türkiye için ‘Cihada açılan kapı’ deniyordu. 2012’de Ahmet Davutoğlu, ‘Kapıdan geçenlerin hacı mı cihatçı mı olduğunu nerden bilebiliriz’ diyordu. Aynı şeyi söyleyecekler Avrupa’ya. ‘Bu yükümlülüğü eşit düzeyde üzerinize almadınız. Bu mültecilere kapıları açtık, geçenlerin arasında mülteci mi, militan mı olduğunu nerden bilelim?’ diyecekler. Bu ciddi bir kaygı Avrupa için.

4’lü zirvenin toplanma amacı bu mu?

Bu zirvede Putin, Merkel, Macron ve Erdoğan var. Yani iki Batı Avrupa ülkesi, Rusya ve Türkiye. İki Avrupa ülkesi bu toplantıya niye dahil oldu? Esas olarak bu konuyu konuşacaklar bana göre. Çünkü bunların İdlib’de bir etkisi yok. Rusya süreci yöneten bir aktör, ama kaygısı olanları el sıkışmaya getiriyor. Demek ki mülteci ve cihatçı akışı konusunda en çok kaygı duyan Fansa ve Almanya.

Suriye ve Ortadoğu’ya dair yeni durumda Türkiye, hegemonik güçler arasındaki çelişkilerden yararlanma politikasının sonuna geldi diyebilir miyiz?

Türkiye mevcut tabloda arkadan iş çevirebilecek güvene sahip durumda. Hala öyle bir esneklik var elinde. Çünkü ABD’nin her ne yaparsa yapsın, müttefiklikten vazgeçmeyeceğini biliyor. NATO’dan da çıkmayacak. Avrasya tarafına ne kadar yanaşırsa NATO’dan o kadar uzaklaşır diye bir şey yok. Ama Rusya uzaklaştırmak için önünü açıyor. Aslında bu geçici bir şey. Geçiciliği de şurada; Suriye’deki krizin baş müsebbiplerinden biridir Türkiye. Çünkü 800 km üzerindeki sınırını tamamen cihatçı akışına açtı. Bir diğer ülke Ürdün. Fakat ABD’nin müdahil olmasıyla oradaki sorunlar çözüldü. Bu kapıları açtıran ABD, ‘Artık yeter’ dedi. Çünkü sonuçta savaşın sonuna gelindi. Bunu da herkes kabul etti.

Yani Rusya’nın Türkiye ile iş yapma isteği, Suriye’deki cihatçıları Türkiye’nin üzerine yıkmaktan öte değil aslında. Türkiye’nin başına yıkıyor. Bakın 40’ın üzerinde cephede savaşan Suriye ordusunun elini rahatlatan bir müdahalesi oldu Rusya’nın. Bütün cepheler tahliye edildi, Türkiye’nin sorumluluğuna devredildi. Garantör olan Türkiye, Suriye’deki çözüm sürecinin baş aktörü değil. Yarattığı sorunun çözücüsü durumdadır. Ancak hala bu sorunu çözmediği için bir takım tavizler verme biçimindeki bu ilişki devam edecek.

Bana göre final İdlib olacak, ama oraya gelene kadar erteleme olur, başka cepheler açılır belki ama sonuç olarak savaşların anası İdlib’de yaşanacak ve Türkiye orada kararını verecek. Ya kapılarını açıp, bu cihatçıları içeri alacak ya da garantörü olduğu bu silahlı grupları silahsızlandırıp, teslim olmalarını sağlayacak.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın cinayeti bu sürecin neresinde duruyor?

Açıkça şunu söyleyebilirim, Türkiye topraklarında işlenmiş de olsa, Türkiye’yi hedef alan bir cinayet değil. Tamamen tek adam diktatörlüğünü çok benimseyen Muhammed bin Selman’ın şımarık tavrından ve mafyatik yönetiminden kaynaklı bir cinayet. Muhaliflerine karşı böyle davranıyor. Yani tam bir mafyatik devlet yönetimi anlayışı var şu anda Suudi sarayında. Elinden kaza çıktı, öyle diyelim… Ama bunun bedelini hak, hukuk, adalet ya da bir cinayetin bedelini ödeme biçiminde değil, parayla ödüyor. Bu, bütün devletlerin ikiyüzlü tutumunu açığa çıkarıyor. Suudi prensi kesenin ağzını ne kadar açarsa, bu vahşi cinayet o kadar sineye çekilebilir durumda. Böylesi bir kirlenmişlik söz konusu.

Cinayeti Türkiye’nin üzerine yıkmayı denemiş olabilirler. Biliyorsunuz BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) eş başkanlığını bu proje sahipleri önce Tayyip Erdoğan’a verdiler. Yeni Osmanlı’yı kuracaktı, İhvan iktidarını adım adım bütün ülkelerde iktidara taşıyacaktı ama bütün bunlar tersine döndü.

İlk etapta T. Erdoğan, kendisine verilen bu rolün yerine getirme konusunda başarılıydı, rolünü benimsemişti. Hatta bu rolüne öylesine kaptırmıştı ki, Türkiye’de de birden selefileşme süreci başladı. Ülkeyi İhvanlaştırmanın düğmesine bastı. Fakat Tunus ve Mısır’da İhvan iktidarı düştü. AKP ile aynı ismi taşıyan Libya’daki kardeş partinin iktidarı da sallantıda, şuan ikili bir hükümet var. Dolayısıyla rüzgâr tersine döndü. Bu bir iflas, bir kırılmaydı aslında emperyalistler açısından.

Bu kırılma başka bir evreyi açtı, bölge liderliği Suudi Arabistan’a verildi. Türkiye, bu süreçten sonra Rusya’ya yaklaştı. Şimdi Suudi Arabistan’ın Türkiye ile bir rekabeti var. Suriye sahasında her ne kadar geçici de olsa, Rusya sayesinde söz sahibi olan bir Türkiye var Denklemin içerisinde şu anda. Suudi sarayı ise, milyonlarca dolar akıttığı halde Suriye denkleminde yok. Şimdi ABD’nin yeni veliahta verdiği bu rol,  onun bütün bölge liderliğini elde edebileceği inancını yükseltti. Dolayısıyla Katar’a çektiği operasyonun aynısını Türkiye’ye de çekmeyi düşünüyor, düşünebilir.

Bu cinayet açığa çıktığı andan itibaren Suudi sarayının kafasının arkasından geçen tek şey, bunun Türkiye’ye mal edilmesiydi.

Cinayete dair dillendirilen senaryolardan biri, İran’a yönelik operasyon ajandasına sahip ABD’nin rekabet halindeki Suudi rejimi ve Türkiye’yi yan yana getirdiği yönünde. Bu iddia ne derece geçerli?

Aslında Suriye’den önce hedef İran’dı. Suudi rejimi ve Türkiye bugün yan yana gelebilir. Ancak İran’a dönük gerçek anlamda bir niyet gördüğü anda Türkiye bundan döner. Aslında ABD’nin ve batılı müttefiklerinin de agresif politikaya yönelme ve savaş tehditleri yöneltme dışında şu anda İran’a dönük bir operasyona mecali yok. O yüzden böyle bir şey olmaz. Suudi Arabistan’a verilen rol, artık İran’a fiili olarak bir savaş açma biçiminde değildir. Sadece İsrail’in normalleşme sürecinin öncülüğünü yapması. Şuan verilen rol bu.

Arap NATO’su oluşturma çabası, İran’a yönelik müdahale hazırlığı sayılmaz mı?

Bu, savaş tehdidini sürekli kılmak için atılmış bir adım. Çünkü ciddi anlamda emperyalist blok bir iflasla karşı karşıya. Yani savaşları bitirmezler, daha çok silah harcamalarına ve savaşlara ihtiyaç duyacaktırlar. Ortadoğu’da gerilimleri ve savaş tehditlerini sürekli kılma da, Arap NATO’su ile mümkün olacaktır. Sıcak savaşlara girilir, çıkılar fakat bu Arap NATO’sunun olumsuz bir deneyimi var. Arap NATO’su Yemen’de ‘ayağı çarıklılara’ karşı hiçbir kazanım elde edemedi. Yani sahadaki gerçeklik çok başka…