Ana SayfaManşetFırat’ın çivisi – Hasan Kılıç

Fırat’ın çivisi – Hasan Kılıç


Hasan Kılıç*


Fırat Aydınkaya’nın Kürt hareketini eleştiren -eleştiri sınırını ihlal edip etmediği ayrı bir konu- yazısı[1] bir kaç gündür dar/ilgili bir çevrede tartışılıyor. Aydınkaya’nın önceki yazılarını okuyanların, bu yazıyı daha büyük bir merakla okumaya başladıklarına kuşku yok. Belediyeler özelinde Kürt hareketini “yerden yere vurma” endüstrisinin “eder”inin yükseldiği bu dönemde, Aydınkaya’nın yazısı bu endüstriye teşne bir halet-i ruhiyeyle yazılmış. Oysaki olup biten şeyleri kaygı düzeyinde yaşayan ve entelektüel bir yurttaş olmanın sorumluluğuyla eleştirilerini nesnel bir zemine oturtan bir yazı hayırlı tartışmalara vesile olabilirdi. Ama yazar bu seçeneği yazının başlığında pas geçerek “yerden yere vurma” yöntemini esas almayı tercih ediyor. Ve yetmiyor kırk yıllık mücadele tarihini ve son yıllarda bu mücadele içinde yaşanan bazı ardışık hataları; küresel ölçekte geliştirilen stratejik ve taktik işbirliğinin yarattığı türbülansları “çöküş” olarak niteleyip diyalektiğe de son bir çivi çakmayı ihmal etmiyor.

Yazıyı yöntemsel olarak sakatlayan bir diğer husus yazarın sahaya ilişkin yazdıklarının kendi gözlem ve yaşantısından bulguladığı tespitlere dayalı oluşudur. Bu durum yerden yere vurulan şeyin karşı taraftan “hayır öyle değil mevzu” diyerek daha güçlü bir savunu geliştirebilmenin kapılarını ardına kadar aralıyor. Hâsıl olan ihtiyaç bu değildir. İhtiyaç olan şey çanın kimin için çaldığının farkında olmaktır. Farkındalığını, güçlü ve sarsıcı bir eleştiri silsilesiyle muhataplarının önüne koyarak “tartışmanın zamanı gelmedi mi?” diyebilen bir ferasete, bir cesarete ihtiyaç olduğu da kesin. Yoksa tarafsızlığın ya da tarafgirliğin sunduğu konforun içinden yerle bir etmenin retoriği kırk yıldır yapılıyor zaten. İlle de o cenahta bulunmuş birinin bunları yazması sonucu değiştirmiyor.

Yazıya ilişkin genel hatlarıyla sunulan eleştirinin kemale ermesi için şeytanın gizlendiği ayrıntılara dokunmak icap edecek. Yazı büyük bir iddia ve güçlü bir retorik ile başlıyor. İddia şu ki; Kürt Hareketi demokratikleştiremedi, özgürleştiremedi. Retorik şu ki; iktidar kavgasında iktidardakine benzedi yani “değiştiremediği şeyin biçimini aldı.” Yazının hemen başında büyük iddia ve güçlü retorik olunca yazının geri kalanı kendisini daha dikkatli okutuyor haliyle. Heyecan ve kalp çarpıntısıyla…

  1. Aslında yazının ruhuna sinen temel izlek, – Fırat bunu açıkça söylemese de- Kürt hareketinin sağcılaşması ile siyasal çöküşün iç içe ilerlediğidir. Sağcılaşmanın sıkı sıkıya bağlandığı bürokratikleşme ile kadro kavramı arasındaki fark, zaten sağcı olma ile solcu olma arasındaki makası hem belirler hem de tanımlar. Aydınkaya’nın aradaki farkı bilmemesi imkânsızdır. Hele ki reel sosyalizmin çöküşünü “özlü kadronun yoksunluğu”na bağlayan bir hareketin kendi özlü kadrolarını neden yaratamadığını sormak yerine daha düne kadar Kürt hareketini ve legal alanı kriminalize etmek için kullanılan “komiser” kelimesi yerine “muhafız” kelimesini ikame ederek kulvarını da imlemiş oluyor.
  2. Yazının ana hatlarından birini “siyaset kaybı” oluşturuyor. Aydınkaya’ya göre Kürt Hareketi, hegemonya tesis ettikçe otoriterleşiyor; otoriterleştikçe siyaset kaybına/siyasetin iptaline neden oluyor. Yazıda siyasetin iptal edilmesi ile varılan bir “siyaset kaybı” sözün muhatabı ediliyor. Yazar, yakın siyasi geçmişi tek aktör üzerinden okuyor ve bu tek aktörün hiçbir etkileşim içerisine girmeden, kendi kendine aldığı kararları serbestçe uygulayarak büyük bir “çöküş” yaşadığını iddia ediyor. Oysaki gerçekte, siyasal alan tek aktörün sınırsız, mutlak kararları ve pratiği ile belirlenmez. Bunun dünya tarihinde örneği yoktur. Bilakis siyasal alan çok aktörlüdür, çok düzlemlidir ve bu aktörlerin tarihsel ve siyasal etkileşimleriyle birlikte var olur. Kuşkusuz ki, yazar Kürt Hareketinin iradesi ve pratikleri dışında neredeyse nefes almayı bile “ceterisparibus[2]” haline getirerek esasında siyasi analizinde siyasetin kendisini iptal ediyor. Nitekim yazarın siyaseti iptal etmesi ile yazının kendisi siyaset kaybına uğramaktan kurtulamıyor.
  3. Yazının ana hatlarından bir diğerini ise özgürlük kaybı/bunalımı oluşturuyor. Yazar özgürlük kaybını/bunalımını yazısının bir kısmında şöyle değerlendirip örneklendiriyor: “İdeolojik dogmatizm bir siyasi ilahiyat mesabesinde görülüp tatbik edildiği için ahlak muhafızlarını andıran bir tür ideoloji muhafızları söz konusu. O kadar ki bu ideolojik muhafızlar hayatın her alanına müdahale etme yetkisini kendilerinde gördüğü gibi evli çiftlerin yatak odalarındaki sorunlara bile müdahale edebiliyordu.” Aydınkaya, ortalama bir liberalin ideolojik bagajı ile başladığı cümlesine verdiği örnek ile aslında özgürlükten neyi anladığını gösteriyor. Şüphe yok ki, en az her birimiz kadar sosyoloji bilen Aydınkaya’nın “yatak odasındaki sorunlar” diye tariflediği şey kadına yönelik şiddettir. Velev ki başka bir kasıt olsa da “yatak odasına” kelimelerinin sonuna eklenen “bile” Aydınkaya’nın bizatihi kendi muhafızlığını ortaya çıkarmıştır.
  4. Yazının başından sonuna kadar Kürt Hareketinin takip ettiği, değer verdiği düşünürler sık sık alıntılanıyor. Elbette ki, herhangi bir yazıda güçlü alıntılar yazıyı değerli kılar. Fakat burada değerin ölçeri “ayartıcı çokluğu” değil, refere eden ile edilen arasındaki kurgunun metne doğru yedirilmesidir. Bu açıdan bakıldığında, yazı boyunca açıkça görüleceği üzere, Aydınkaya, Boockhin’i fikri referans olarak almamış, kendi düşüncesine Boockhin’den referans bulmuştur. Yani kâğıda mürekkep akmadan, Boockhin yazarın alet çantasındaki yerini almıştır.
  5. Aydınkaya, her bir Kürt kadar özyönetim sürecini takip etmiştir. Hatta ilgi ve alaka düzeyi kuşkusuz ki ortalamanın üstündedir. Fakat bu ilgi ve alaka düzeyine rağmen yazısında özyönetim süreci ile ilgili illüzyon yaratmaktan geri durmamıştır. Şayet bu ilüzyonu yaratmamış olsaydı, yazının özyönetim ile ilgili bölümü komple silinmek zorunda kalırdı. Şöyle ki; özyönetim sürecini bilmeyen biri yazıyı okusa sanır ki Kürt Hareketi öz yönetim inşasını tamamlamış, kurgusunu yerleştirmiş, toplumsal deneyim birikmeye başlamış ve öz yönetim kültür haline gelmiştir. Oysaki böyle bir süreç yaşanmadı. Onun içindir ki, özyönetim kelimesinin hemen ardından “direniş” kelimesi kullanılıyor. Çünkü özyönetim sürecinde yaşanan, bir inşa ve deneyim biriktirme süreci değildi. Bir direniş süreciydi. Oysa Aydınkaya yazı boyunca özyönetim sürecini bir direniş olarak ele almaktan imtina etmiş, ufak bir el oyunu ile özyönetimi kurulu düzenin işleyişi çerçevesinde ele almıştır. Direniş ile deneyim biriktirme arasındaki farkın görünmez kılınmaya çalışılması, en önce Aydınkaya’nın bu husustaki sözünü kadük bırakmıştır.
  6. Aydınkaya, Kürt hareketinin özerklik anlayışı dâhil olmak üzere teorisi ve pratiği ile “büyük” çöküş yaşadığını iddia ediyor. Bu iddiayı da “birkaç doğru noktayı” genelin tümü üzerine zerk ettiği illüzyonlara ve dil oyunlarına kurban etmek pahasına savunuyor. Oysaki büyük çöküş sanrısı hissedildiği anda bu tarz bir yazının kaleme alınması entelektüel bir faaliyet çabası olarak değil, ancak ve ancak öldüğünü sandığın aktörün tabutuna son çiviyi çakma telaşlı olarak okunabilir. Kuşkusuz ki bu telaş, büyük bir yanılsamanın sonucudur. Bu yanılsama sözün sahibini ya, “Rousseau’nun iddia ettiği gibi ayağındaki zincirleri halhal zannedip çiçeklerle süslüyorsa?”

[1]İlgili yazı: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2018/10/08/kurt-hareketi-kurtlere-ne-vaat-ediyor/

[2]CeterisParibus: “Diğer her durum sabit kalmak kaydıyla” anlamına gelir.


*Yurttaş