Ana SayfaYazarlarEmre Tansu Keten“Gencebay ve Koçyiğitli kurul AKP’nin kültürel iktidar talebinin yansıması”

“Gencebay ve Koçyiğitli kurul AKP’nin kültürel iktidar talebinin yansıması”

HABER MERKEZİ – Cumhurbaşkanlığı politika kurullarında yer alan isimler geçtiğimiz hafta açıklandı. Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun bileşiminde ise Hülya Koçyiğit, Orhan Gencebay, Murat Bardakçı gibi isimlerin yer aldığı duyuruldu. Bu, AKP’nin uzun bir süredir dillendirdiği “kültürel iktidar olamadık” serzenişine bir yanıt üretmek anlamını da taşıyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden ihraç edilen Barış Akademisyeni Doç. Dr. Sevilay Çelenk, Yeni Yaşam’ın Pazartesi Söyleşileri’nin konuğu oldu ve Emre Tansu Keten’in bu konuya dair sorularını yanıtladı. Çelenk’e göre kurul, AKP’nin kültürel iktidar talebinin bir yansıması.


Röportaj: Emre Tansu Keten


Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun bileşimine baktığımızda, İslamcı cenahtan diyebileceğimiz üç edebiyatçı ve bir hattat var. Bunun yanında bir sosyoloji profesörü (aynı zamanda Cemil Meriç’in kızı) ile siyasi geçmişi iktidarla birebir uyuşmayan, Alev Alatlı, Orhan Gencebay, Murat Bardakçı, Hülya Koçyiğit gibi ünlüisimler yer alıyor kurulda. Saray’ın kültür politikasını anlayabilmek anlamında, bu bileşimi nasıl değerlendirirsiniz?

Bu kültür politikasını anlamak için biraz daha geniş bir bağlama bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yani kurumsallık ya da liyakat gibi nosyonları da içeren devlet geleneği ve yönetim kültürüne bakmak. Buna baktığımız zaman da bu kurulların oluşturulmasını, “iki bin yıllık devlet geleneğimiz” diye övünülen her şeyi, özellikle 15 Temmuz sonrası süreçlerde hallaç pamuğu gibi kaldırıp atan bir tutumla devamlılık ilişkisi içinde düşünmek lazım.

Hakikaten yüzlerce yıllık bir devlet geleneği ve yönetme kültürü olan ve bu anlamda da çeşitli kurumlarında sağlam bir birikim oluşturan bir toplumun bu birikiminin yok edildiği süreçler yaşıyoruz. Yerlerine yeni bir şey geliyor ancak bu gelen yeni kurumların mahiyetini bilmiyor, muhtemel başarısını öngöremiyoruz. Politika kurullarını da açıkçası böyle görüyorum ben. Mevcut birçok kurumun eleştirilecek pek çok yönü bulunsa ve bu kurumlar tümden köhnemiş olsa da yerine neyin konulacağı, koyulmayacaksa neden koyulmayacağının da biraz anlaşılması lazım. Bugün akla gelebilecek birçok alanda yenileyici bir inşa faaliyeti söz konusu olmaksızın, bir yıkımla ya da Saray etrafındaki merkezileşmeyle karşılaşıyoruz. Cumhurbaşkanlığı politika kurulları, kültür politikası kurulu da dahil olmak üzere bana bu merkezileşmenin ve Saray’a bağlanmanın kurumları gibi görünüyor. Önce bu makro bağlam anlaşılmalı. Sonra da elbette kültür politikaları dendiğinde AKP’nin talip olduğu kültürel iktidar mevzuuna gelmek gerekiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkça ifade etmiş olduğu, “Sandıktan çıkmayan iktidar” bu. Erdoğan sandıktan siyasi iktidarın çıkacağını ancak kültürel iktidarın çıkmayacağını bu alanda bir iktidar mücadelesi sürdürmek gerektiğini ve kültürel iktidar bakımından AKP’nin istenilen noktada olmadığını çeşitli vesilelerle gündeme getirdi. Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu bu geniş bağlam içinde bir kültürel iktidar talebine de yanıt üretecek bir kurul olarak tasarlandı diye düşünüyorum.

Bu kurulda yer alan isimlerin tamamı, senin de söylediğin gibi, İslamcı kesimin entelektüelleri ya da “münevverleri” değil. Edebiyatçıların o cenahtan olması tabii ki anlaşılır bir durum. Kurulda yer verilen hattatın da geleneksel sanatlar alanından temsilci gibi düşünüldüğü görülebilir. Fakat diğer isimlere bakalım, bu kurul bakımından en makul isim gibi görünen Murat Bardakçı bile aslında alanında büyük ağırlığı olan bir isim değil de, popüler tarihçi, ailemizin tarihçisi gibi düşünebileceğimiz bir isim. Bir Mete Tunçay değil, ya da Ahmet Yaşar Ocak gibi bir tarihçi de değil. Murat Bardakçı bu anlamda da siyasi alandaki popülizmin bilim ya da tarih alanındaki karşılığı olabilecek bir isim. Politika kurullarının bakanlıklara bir perspektif sunan rehberlik eden kurullar olacağına ilişkin açıklamalar hatırlanırsa diğer isimler iyice sorunlu. Örneğin Hülya Koçyiğit’in böyle bir vasfı yok. Genel olarak kültür, özel olarak da sinema politikalarına yön verici ya da bu alanda görüş oluşturucu bir isim olarak Hülya Koçyiğit’in düşünülmesinin, saray politikalarına zaman zaman spekülasyonlara da yol açan biçimde destek vermesi dışında bir açıklaması yok gibi görünüyor. Zira Hülya Koçyiğit sinemaya çok emek vermiş ama sinemanın bugün geldiği aşama ya da dünya sinemasının ve seyircisinin yönelimlerini kavramak bakımından güçlü bir perspektif ortaya koyabilecek bir isim değil. Keza Orhan Gencebay da müzik alanında aynı eleştiri çerçevesinde değerlendirilebilecek bir isim. Sinema politikalarına çağcıl bir vizyon ve perspektifle yön veren isimler bu kurulda olacaksa, Nuri Bilge Ceylan gibi, ya da oyuncu olacaksa Haluk Bilginer gibi isimler görmeliydik orada. Müzikte mesela bu anlamda Orhan Gencebay kendi alanında ve belirli bir dönemde en iyilerden biri olmakla birlikte böyle bir kurula önemli bir katkı sunabilecek bir vizyona sahip değil diye düşünüyorum. Bu yıl MESAM Genel Kurulu sonrasında yaşananlar ve medyaya yansıyan tartışmalarda aldığı pozisyon, MESAM’a kayyım atanması karşısında “Ben bilemem, devletimiz bilir, varlığımız devletin emrindedir” minvalinde sözler sarf ettiği hatırlanırsa, kültür alanının siyasi iktidarlarla mesafesinin ve özerkliğinin önemini anlamaya ne kadar uzak olduğu da görülebilir.

Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun kapsam ve yetkilerini belirleyen yönetmeliğe baktığımızda, Kurul’un görevinin “kültür ve sanatın toplumun her kesimine yayılması, kültürel ve tarihi mirasımızın korunması ve kültür turizminin geliştirilmesi amacıyla politika önerileri oluşturmak”la sınırlı olduğunu görüyoruz. Kurul’a seçilen isimleri de göz önüne aldığımızda, Kurul’un sadece sembolik bir birim olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bir sınırlılık gibi görülen bu tarifin arkasında aslında niyet edilirse çok geniş bir düzenleme faaliyetine de girişmeye izin verecek bir muğlaklık var. Bir yandan da böyle yukarıda tarif ettiğim türden bir popülizmi de açığa vuran bir şey var. Kültür ve sanatın toplumun her kesimine yayılması, sanattan ve kültürden başlayarak oralarda kurullar oluşturmakla olmaz. Sanatın “popüler” olmayan biçimlerini, operayı, baleyi, hatta tiyatroyu bile lüzumsuz addederek, kültürümüze yabancı adderek, sanatın bazı formlarını kendi tabirleriyle “tükürerek” bir sanat anlayışı geliştirilemez ya da sanat topluma yayılamaz. Topluma yayacağınız sanat da popülist, kaba, evrenselle buluşmayan formlardan ibaret olur. Yanlış anlaşılmasın burada elitist bir sanat anlayışından söz ediyor değilim. Kişisel olarak her zaman toplumda bir karşılık bulan her tür sanat ya da kültür üretiminin üzerinde düşünülmesi, bu anlamda kıymet görmesi ve toplumun bir ihtiyacına tekabül ettiği noktasında değerlendirilmesi gerektiğini düşünürüm. Ancak kültür ve sanatın bu düzeyde dondurulmaması gerekir. Daha dar izleyici topluluklarına hitap eden ve belirli bir kültürel sermayeyi gereksinen, uzun eğitim süreçlerinden geçerek performe edilen sanat formlarının halktan kopuk ya da uzak olduğu gibi kaba damgalamalarla reddedilmemesi gerekir. İlgi, yetenek ve kapasite çerçevesinde bu alanlara yönelen her kesimden bireyi ve bu alanların gelişimini desteklemek önemlidir. Üstelik “sanatın ve kültürün toplumun her kesimine yayılması” anlayışının kendisinde endoktrine eden bir bakış var. Bu anlayışın erken Cumhuriyet döneminin çok eleştirilen Kemalist modernleşmeci toplum, kültür anlayışından ne farkı var? Onu basitçe tersine çeviren, şimdi de yeni Osmanlıcı bir rüyayı gören bir yaklaşımın ifadesi bu.

2012 yılında Abdullah Gül’ün danışmanı Mustafa İsen’in “muhafazakâr sanatın yapısını oluşturma” çağrısına, bu kurulda da yer alan, İskender Pala bir “muhafazakâr sanat manifestosu” yazarak cevap vermişti. İktidarın, muhafazakâr sanatı güçlendirme konusunda bir inadı var mı hâlâ? Yoksa listeye ve son dönem sarayla içli dışlı olan, ürettikleri pek de “Asım’ın nesline” hitap etmeyen, isimlere baktığımızda, iktidarın yanında olmak yerli ve milli olmaya yetiyor diyebilir miyiz?

Aslında her ikisi de doğru, bu inattan tümüyle vazgeçilmiş olduğunu sanmıyorum. Bu yaklaşımı sen de Birikim’deki “Yabancı, Elit, Cahil” başlıklı yazında çok güzel değerlendirmiştin diye hatırlıyorum. İskender Pala manifestosuna baktığımızda ilk maddede, muhafazakâr sanatın, geçmişiyle bağları travmatik biçimde koparılmış bir toplumun öz benliğiyle barışma çabasının estetik boyutu olarak tarif edildiği hatırlanabilir. Bu yaklaşıma 16 yıllık AKP iktidarlarının sanat ve kültür alanındaki pratiklerini bir tarafa bırakıp baktığımızda çok da itiraz etmeyebiliriz. Bana kalırsa toplumun kendi kaynaklarıyla ya da kendisiyle barışması ve buluşması çabasına Nuri Bilge Ceylan da, Zeki Demirkubuz da kendi sanatlarında bir biçimde yer açıyor. Romanda Orhan Pamuk da bunu yapıyor. Muhafazakar olarak tanımlanmaları gerekmeksizin, toplumun geçmişiyle, kendi kaynaklarıyla, zenginlikleriyle bağını dikkate alıyor ve önemsiyorlar. Müziğin en “elitist” formu olarak anılan klasik müzikte Fazıl Say da bunu yapıyor. Bunları yok sayarak, yeri geldiğinde Fazıl Say örneğinde olduğu gibi bu sanatçıları düşmanlaştırarak kapsayıcı ve “yansız” bir sanat anlayışı ortaya koyulamaz. Soruya dönersek, “muhafazakar sanat” dışlayıcılık içerdiği sürece, güçlendirilmesi de söz konusu olamaz. Bu nedenle sebat gösterilen tek şey, Alişan’lar gibi, yanlarında duran isimleri, mili ve yerli ilan etmekten ibaret olur. Narmanlı Han’ı yıkan bir anlayış “muhafaza”dan, muhafazakarlıktan hiç söz etmesin zaten. Muhafazakar cemaatin de bağrına bastığı Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir kıymetin bir dönem evi olmuş bir yapı…

İktidar, siyasi olarak kullanışlı bir kültür ve sanat topluluğu yaratmak ve bu alandaki muhalif odakları susturmak dışında, gerçekten radikal bir kültürel dönüşüm arzuluyor mu? Bunun olanakları var mı?

Radikal bir kültürel dönüşümü arzuladıklarını düşünüyorum. Diriliş izleyerek tepeden tırnağa milli ve yerli “hassasiyetlerle” donanmış bir toplum yaratmak istediklerini, doların yükselmesinden, doğalgaza %30 zam gelmesine kadar her şeyi ezeli ve ebedi bir Batı komplosuna, dış düşmanlara ve bizi yok etmek isteyenlere bağlayan bir anlayışı hakim kılmak istediklerini düşünmemek mümkün değil. Ancak öyle olduğunda, yani ikinci bir kurtuluş savaşına davet ettiklerinde bu kitleyi kuru ekmeğe talim ettirebilir ve desteklerini almayı sürdürebilirler. Esas ilgilendikleri konu bu. Hiçbir sorunlarının olmadığı neoliberal politikalarla, kapitalist sömürü düzeni ile bu kitlelerin ağır yoksulluğu arasındaki büyük uçurumu dolduracak, boşluğu telafi edecek radikal bir kültürel zemin yaratmayı arzuladıklarını düşünüyorum bu nedenle. Fakat tabii ki kültür radikal bir dönüşüme konu edildiğinde, bunun hezimetle sonuçlanması ve bastırılanın bilenmiş olarak geri dönüşü de çoğu zaman kaçınılmaz oluyor. Böyle bir kültür perspektifi yanlış çünkü. Kültür terimi her ne kadar böyle bir tını veriyorsa da, kültürel alandaki mevcut yönelimler radikal bir hasatla tümden biçilip yerlerine yenileri ekilemez. Toplumun üyeleri belirli bir kültürel anlayış doğrultusunda “yetiştirilebilir” ama radikal biçimde değil, uzun bir zamana yayılmış süreçler sonucunda.

Sanırım bu dönem AKP’nin kültürel atağının en etkili alanı televizyon dizileri. Diriliş Ertuğrul, Payitaht, Kut’ül Amare gibi yapımlar nasıl bir işlev üstleniyor?

Bu yapımlar işte o sözü edilen, geçmişiyle bağı travmatik biçimde koparılmış, ya da yine bizzat Erdoğan’ın ifade ettiği gibi 1923 öncesinde bir tarihi yokmuş gibi davranılmış bir toplumu kendi ecdadıyla, kökeniyle, verdiği mücadelelerle, savaşlarla ve geçmişinin parlak günleriyle yakınlaştırma misyonu yüklenmiş yapımlar. Yeni Osmanlıcılık olarak tanımlanagelen, bir altın çağa, geçmişin parlak dönemlerine ve Osmanlı’nın değerler sistemine ve geleneklerine dönülmesini arzulayan bir anlayışa, adeta bir prova imkanı sunuyor bu diziler. Monarşik bir rejimi yücelten, sultanı ya da liderleri, saray efradını ya da işte liderin yakın çevresini kutsayan ve onlara itaati vatana itaatle özdeşleştiren bir anlatı hakim bu dizilere. Aslında Ertuğrul’da da Abdülhamit’te de biraz dikkat ederseniz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı bulmanız mümkün. Anakronistik bir bakışla, bugün Erdoğan’a yakın çevresinin yüklediği misyonun, atfettiği değerin, reis kültü etrafındaki yüceltmelerin adeta geriye doğru Ertuğrul’a, Abdülhamit’e yansıtıldığını ve onlarda canlandırıldığını görüyorsunuz. Ya da tam tersi de söz konusu.

Bu anlatılarda büyüklenmeci bir tarih anlayışını, kahramanlık kültünü, çeşitli mitleştirmeleri ve vatan karşısında hiçleşen öznellikleri izliyorsunuz. Tam da toplumsal kutuplaşmanın çok keskinleştiği ve ortak bir geleceğin bu anlamda öngörülebilir olmaktan uzaklaştığı bir dönemde bu yüceltmelerin, ortak tarihe bu vurgunun, anlatılardaki düşman dış dünyanın, yaşanmakta olan toplumsal hayatla ve ilişkilerle ilişkili söylediği şeyler var. Bir gün Hollanda öteki gün Almanya, sonra ABD ve Trump’la  sorun yaşandığı, hep mutlak bir düşmanlıkla kuşatılmışlığın gündemde tutulduğu bir “gerçek ilişkiler” dünyasında, bu anlatıların toplumsal tutkal vazifesi gördüğü açık. Bu dizileri basitçe tarih dizileri olarak görüp geçemiyoruz. Söylemsel alanı kaplayan bütün içerme ve dışlama pratikleri bunlar aracılığıyla da sürdürülüp pekiştiriliyor. Aslında siyasi iktidar kendi çıkarlarını toplumun çıkarları, kendi iyiliğini vatanın iyiliği olarak sunarken bu anlatıların yarattığı romantik heyecandan da yararlanıyor. Bu anlamda da bu diziler, rızanın üretimine imkan sağlıyor. Bir hegemonya mücadelesinin araçlarına dönüşüyorlar.

Karşı mahalledeki muhalif odakları susturmaktan bahsettik, ancak Sabah’ın bir süredir AKP’ye uzak isimlerle yaptığı söyleşileri, yani bu odakları “konuşturma” çabasını nasıl okumak gerekir?

Aslında bu ikisi birbirinden çok da ayrı şeyler değil, muhalifleri tümüyle susturmak, kriminalize etmek, akademisyeninden gazetecisine ya da vekiline muhalefet üreten herkesi ve her yapıyı terör faaliyeti yürütüyormuş gibi tanımlamakla bunun arasında bir fark yok. Muhalefeti bir şekilde kendisiyle aynı dilden konuşuyormuş gibi sunmak ve hep onay almak üzere konuşturmak eşit derece bir suskunlaştırma faaliyetidir. Muhalif isimleri kendiyle aynı dilde konuştururken, herkesin çıkarının da aynı yerde olduğuna yapılan özel vurgu dikkat çekici. Sabah röportajlarını sistematik biçimde okursanız göreceğiniz şey budur. Farklı bir görüş almak, tartışmak, konuları derinleştirmek gibi bir amaç hiç yok. Sorular iktidar uygulamalarının onaylandığı, toplumsal kutuplaşmanın müsebbibi olarak muhalefetin görüldüğü bir bakış etrafında biçimlendiriliyor. Örneğin yakın tarihlerde yapılan röportajlarda Erdoğan’ın herkesin Cumhurbaşkanı olduğu, makama saygının vatana saygı olarak altının çizildiği bir söylem de öne çıkıyor. Sonuç olarak yine iktidar çevrelerinin iyiliği, toplumun iyiliği olarak sunuluyor. Hegemonya pekiştiriliyor. Bu konuyu Gazete Duvar’da “Karşı mahalleye Sabah ziyaretleri” başlıklı bir yazımda genişçe ele almıştım. Sabah söyleşileri kültürel iktidar talebinin ciddiyetini kavramış yandaş basının bir faaliyeti olarak görülmelidir bana kalırsa. Belirli bir stratejisi olan bir medya/iletişim faaliyetidir.