Ana SayfaManşetHasankeyf: Hafıza ile felaket arasında

Hasankeyf: Hafıza ile felaket arasında


Özgür Amed


Bundan birkaç yıl önce Hasankeyf’i konuşma, görme şeklimiz ile bugünkü durum arasında inanılması zor bir uçurum var. Ne oldu da böyle oldu diye bir soru sorduğumuzda, verilecek ve varılacak tek yer “kültürel soykırım” gerçekliğinin dehşete açılan binlerce kapısından sadece biridir.

Hasankeyf hakkında gerek ulusal gerek de uluslararası pek çok şey yapıldı ama yeterli olmadı. Tarihin paçasına tutunmak yerine kendi tarih patikasının oluşturucusu bir kültürden ders çıkarılmama mı yoksa süreç yerine sürekli sonuca odaklanan bir yorumun yarı yolda bırakması mı demek lazım bilemiyorum. Örülen mücadele hattı beklenen sonuca henüz evirilmiş değil ve kötülüğün kötülüğü denen iktidar aygıtı devlet ve onun ceberut kolları çöreklendi oraya.

Şu an her tarafı kapatılıp talan edilen bir yer. Yanından geçerken akan suyun sesi ya da suya giren çocukların uğultusu değil, taş kıran makinelerin sesi var. Bir inşaata hoş geldiniz diyen soğukluğu iliklerinize kadar hissedersiniz. Bu hissedişin bıraktığı ürkütücü tatsızlık, kırılanların taş değil de bellek olduğu gerçeği ile katlanır ve dayanılmaz bir hal alır.

Yıkılan, kapatılan yerler, her şeyden önce, binlerce insan için birer anıdır, yaşamın doğal alanıdır. Oscar Wilde hafıza için “hepimizin yanında taşıdığı günce” der. Hasankeyf hem bir vatan hem milyonlarca kişi için bir güncedir. Çünkü hafıza konusunu bir ‘hatırlama’ işi olarak ele alamayız. Çok daha fazlasıdır. Kolayca tetiklenebilen, değişebilen, dönüşüp-dönüştürebilendir.

Aleida Assmann, hafızayı bir “mücadele” alanı olarak kodlar. Çünkü “hatırlamak, unutmaya karşı bir direniş alanıdır.” Ve bu direnişin gereklilikleri vardır. Bu direniş alanının kendini en belirgin kıldığı yer kolektif bellek/hafıza dediğimiz alandır. Çünkü insan unutan, şaşan bir varlıktır, hafıza-i beşer nisyan ile maluldür, fakat toplum ‘birey’ gibi değildir. İktidarların toplum düşmanlığı ya da birey üzerinden toplumsallığı gasp etme derdi de tamamen bu hafızanın sınırları ile ilgilidir. Sürekli saldırır. Çünkü onu yok ettiğinde burada, özellikle bellek üzerinde egemenliğini tesis edecektir. Tam da bu noktada Marc Nichanian’ın kavramsallaştırmasıyla belirtecek olursak “belleğin felaketi” başlar. Şayet bellek, hakikatin tanıklığı ise, Hasankeyf şu an bir bellek felaketi olarak önümüzde duruyor demektir.

***

Hasankeyf’te son zamanlarda olan biteni hepimiz gördük. Bir insanlık mirası olan Hasankeyf, dinamitlerle patlatılıyor. Hasankeyf özelinde, taşlarının patlatılması, pek çok parçasının taşınması ve doğaya yapılmak istenen durumlar ortada. Pek çok neden gösterebiliriz ama yukarıda değindiğimiz bellek konusunun arkasına hem ekolojik sorunun bir parçası hem de en temel nedeni olan endüstriyalizmi de koyabiliriz. Böylece kapitalizm ile göbek bağına giden yolu keşfetmiş olacağız. Kutsal kitap Tevrat’ta “cennet” olarak tarif edilen bölgenin içine giriyor Kürdistan. Böyle bir hakikat ışığında bugün gelinen nokta, cenneti cehenneme çevirme girişimi olarak tanımlamak abes olmaz. Hasankeyf’te patlatılan her dinamit, gerçek bir cehennem tasavvurudur.

Hasankeyf’te bulunan 550 yıllık “Zeynel Bey” türbesi ve sonrasında başka parçaların da yerinden taşınma işlemini izledik. Bu her yönü ile ideolojik bir olaydı ve derslerle doluydu. Çünkü taşınma işlemi tam bir şova çevrilerek, az daha ne kadar vicdan sahibi, ne kadar doğa dostu olduklarına ikna edilecektik. Bir felaket, bir başarı olarak tüm ideolojik aygıtlar üzerinden evlere, gözlere servis edildi. Sen kalk eşsiz güzellik ve değerde bir antik kenti sular altında bırak, koca bir tarihi yok et; insanların anılarını, belleklerini ve yaşamlarını suya göm, iki gram kapitalizm aşkına kültürel soykırıma yelken aç, sonra da kalk bunları görsel bir faşizme çevirerek tarihi, kültürel değerleri koruduğunu söyle.

Elbette kendi içinde tutarlı bir vâka, çünkü modern Türkiye tarihi zaten bir “taşıma” tarihidir. Başta tüm diğer halklar ve onların değerlerine, topraklarına olmak üzere, özelde Kürt ve Kürdistan’a dair mobilize aşkı tüm resmi raporların sayfalarına siner. Şark Islahat Planına, İbrahim Tali Öngören’in, Hamdi Bey’in, İsmet İnönü’nün, Celal Bayar’ın, Şükrü Kaya’nın’ TSK’nın, MGK’nın raporlarına bakın. Çözümü hep Kürdü taşımakta, değer verdiğini kökünden koparmakta, yerinden etmede bulmuşlar. Cumhuriyet denen siyasallıktan “nakliyecilik” anlayan kaç ülke var bilmiyorum!

Hasankeyf’e neden kıyıldı, nasıl yok edildiğinin hesabı yok, türbenin ve taşınan diğer parçaların ne kadar yüksek bir teknoloji ile bilmem nasıl bir başarı ile altına tekerlekler koyularak götürüldüğü aktarılıyor. Bu durum açık bir çarpıtma, cinayeti örtbas etmeye yönelik bariz bir kurgudur. Talandan, vahşetten hümanizm ve tarih bilinci devşirme operasyonudur.

Geçen yıllarda yitirdiğimiz değerli vicdan Eduardo Galeano, başyapıtı “Amerika’nın Kesik Damarları”nı (1971) yazdıktan yedi yıl sonra, kitaba dair bir değerlendirme makalesi yazar. O makalede şunu der: “Tarih, bir müzeyi gezer gibi okunur. Bu mumyalar koleksiyonu dolandırıcılıktan başka bir şey değildir. Bugünümüz konusunda olduğu gibi, geçmişimiz konusunda da bize yalan söyleniyor. Gerçekler bizden gizleniyor. Ezilenlere ezenlerin yarattığı uzak, sersemlemiş ve kısır bir bellek mal edilmeye çalışılıyor. Ezilenler böylelikle, başka bir seçenek yokmuş gibi, kendilerinin olmayan bir hayatı yaşamaya boyun eğeceklerdir.”

Galeano’nun altını çizdiği tarih ve onun boyun eğdirme pratiği, Hasankeyf’i talan etme pratiğinde “tarih – kültür” ikilemi olarak önümüze geliyor. Türbe, milli kültür çerçevesinde özcü bir yaklaşımla, aynı zamanda bir sanat yapıtı olduğu unutulmadan, egemen tarihin kodları ile piyasalaştırılarak sahte bir kültürel alana alenen çekiliyor. Lakin milli kültür kılıfı kurtaramaz! Olan biten, kendi yarattıkları bir kırım kültürüdür.

AKP ile tavan yapan ve sürekli cilalanıp satışa sunulan bir “duruma göre kültür yaratımı” var. Anın ruhuna uygun, “kültür” adı altında bir şeyler yaratılıyor ve esas olanmış gibi maskeleniyor. Oysa  Zeynel Bey Türbesi yerinden edilerek değersizleştirilmiştir. Değersiz kılma bir “tüketim” işidir. Tüketim, kapitalizmin öz kimliğidir. Bu bağlamda türbenin taşınması kültürel bir koruma, yeni bir üretim değil, tersine, bütünlüklü bakıldığında sistemin tüketimidir. Türbe, öznelliğini kaybederek nesneleştirilmiştir. Adorno’nun bahsettiği “Kültür Endüstrisi”, tam da türbenin başına getirilen popüler devşirmecilik halleridir.

Adorno, Horkheimer ile beraber, şunu diyor:

“Kültür endüstrisi durmadan vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmadan aldatır. Fiyakalı olay örgüleriyle görüntülerin vaat ettiği haz, vadesi sürekli uzatılan bir senet gibi geciktirilir. Bu gösteri, haince bir biçimde hiçbir zaman yerine getirilemeyecek bir vaatten ibarettir; tıpkı yemek yemeye gelen müşterinin menüyü okumakla yetinmesini beklemek gibi…”

Yukarıdaki alıntıdan hareketle şunlar denilebilir:

Birincisi, şu an tarihi antik kentte olup biten TOKİ’leştirme faaliyeleri, garip turizm atakları, ışıklandırma ve süsleme manipülasyonları; Hasankeyf kıyımını unutturmaya çalıştığı için, bireyin kapitalizmi özümsemesini kolaylaştırmak amacı güden kültür endüstrisinin çemberine girer.

Bu bağlamda Hasankeyf’in sular altında kalmasının aynı zamanda bir kapitalizm sorunu olduğunu söylemeye gerek yok.

İkincisi, Hasankeyf’te yapılan talan için yaratılan yoğun sahte ilgi, yoğun demeç bombardımanı, taşınmanın yüksek reklam sirkülasyonuna sokulması, Hasankeyf’in yok edilmesini normalleştirici, zihinsel bir oyalama ile geçici kaçış sağlamak hedeflendi. Adorno da tam olarak şunu söylüyor:

“Reklam, kültür endüstrisinin yaşam iksiridir. Reklamın arkasında sistemin egemenliği gizlenmektedir”

Kısacası, kendi egemenliğini perde arkasında pekiştiren bir aldatma işinin, “kültür”, “tarih”, “değer” etiketleriyle ambalajlandığını ve bize sunulduğunu görüyoruz. Gerçek bir distopyanın ortasındayız. Fiyakalı dinamitleme ve bunun servis edilme işlemi, taşıma tanıtımının vaat ettiği hazzı, kültür endüstrisinin üzerinde spekülasyon yaptığı binlerce bilinç tatmış olabilir, ama bizim damağımızda acı bir tat bıraktı, bırakıyor. Bilmiyorum belki de felaketin tadıdır.


Bu yazı ilkin PolitikART‘ta yayınlanmıştır.