Ana SayfaGüncelAsimetrik bir fotoğraf: İçimdeki çocuğa dair – Xane Anuş

Asimetrik bir fotoğraf: İçimdeki çocuğa dair – Xane Anuş


Xane Anuş


Doğduğun günü hatırladım, seni ilk kucağıma aldığım anın heyecanıydı beni saran. Tıpkı o anki gibiyim; küçük çaresiz bir varlık ama benim parçam, belki de ben’im çaresiz yanımdın kucağıma tutuşturulan. Kan ve ben kokuyordun. Gariptir, o kokuyu yine duyuyorum. Bir gün seninle oturup yaşadığım yaşım kadar konuşmak isterdim, sana anne olmak dışındaki ben’i. Anlatmak isterdim mesela sana gizli gizli seslendiğim ben’deki ismini.

Kıyametin ertesi cennetmiş diyorlar, biz bu dünyada yaşadık ya, cehennemi belki de cenneti görme imkanımız da bu dünyada olur ve ben seninle silah arkadaşlığı yaptığım gibi ev arkadaşlığı, yaşam arkadaşlığı da yapabilirim. Olur mu dersin? Beni yadırgamazsın değil mi? Kutsallıktan ve putlaştırıcı sevginden öte benim insan yanlarımı; mesela babanı hiç sevmediğimi, yaşadığım kabus gecelerin bana bıraktığı bir yara olduğunu ama buna rağmen seni çok sevdiğimi, benim hem yaram hem dermanım hem yüküm hem yükleyenim olduğunu…

Ne garip, felaket kendi içinde yaratıyor aydınlığını!

Küçük bir çocukken ev diye saklandığım bir yer vardı uzun bir ovanın ortasındaki köyümüzde. Onu anlatmak isterdim sana, elimde kuru ekmek ve yalın ayak sığındığım evimde ağırladığım çocukluk aşkımı -ki hiç büyüyemedik, ikimiz de hala o evdeyiz. Her önünden geçtiğimde o evin, orada kara gözleri ışıldayan iki çocuğun oyun oynadığını görürüm. Biliyor musun, içimde hala orada oyun oynayan çocuk var ve ben onu kimselere gösteremiyorum. Sen doğduğunda oyun oynarken sana gösterirdim ve şapşal şapşal gülerdin o hallerime, utanırdım o çocuğu anlayacaksın diye. Bu dünyada iki kişi gördü içimdeki o yaramazlık yapmaya meyilli, dünyaya kendini sığdıramayan çocuğu: Sen ve ışıldayan kara gözler…

Başkasına göstermek yasaktı, yanlıştı ya da ben öyle sandım ve utanır oldum, görünmez kıldım. İçimde bir yerlerde bir ara ciddi ciddi öldüğünü, artık dönmeyeceğini sanıyordum. O çocukla ayrıldığımız günü hatırlıyorum; yağmur yağıyordu çok fazla, yalın ayak fırlamıştım evden bütün çocuklar eve koşarken, evime gidiyordum, yolda sırtımda ıslak bir sopanın ağırlığı ile donakalmıştım. Babamdı. Islanmış vücuduma inen darbelerle eve kadar kan revan içinde kalmıştım ve artık bir daha yağmurda dışarı çıkmayı hayal dahi edemez olmuştum. “Büyüdün” diyorlardı, “memelerin çıktı”, “kanıyorsun”…

Annemin çaresizliğiydi o gün belki de beni içimdeki çocukla vedalaştıran. Gözlerinde yaşlarla anlatmıştı bunları bana sırtımdaki yaraları okşarken. Çalıya benzer bir tahrişle okşadığı sırtımdaki yaralar sızlamıyordu artık, ama içimdeki çocuk da konuşmuyordu benimle, “yaramazlık yapalım” demiyordu.

Sonra komşunun köpeğini hatırladım, çok fazla sağ sola havladığı için sahibi onu sopa ile dövmüştü. “Niye dövüyorlar, yazık” dediğimde annem, “Terbiye ediyorlar” demişti. Galiba ben de “terbiye” olmuştum, ne demekse…

Ne diyordum oğul… İşte o çocuk bir gün senle çıkıp geldi. Herkes adına “devrim” diyordu ama benim için yaşanmamış çocuğun yeniden nefes aldığı andan ibaretti. Sarıldım ona, sokaklara çıktım, bağırdım; üstüme bu kez yağmur değil bomba ve kurşun yağıyordu ama umurumda bile değildi. O yağmurlu günde, o ıslak değneğin bedenime değdiği gündeki kadar korkmadım üstelik. Bağırdım, ağladım, kahkaha attım. Babama bağırır gibi, annemin çaresizliğine kızar gibi, abimin dayaklarına karşı koyar gibi koydum adına “düşman” dedikleri evimi talan etmeye gelmiş yabancılara.

Bağırdıkça güçlendim, kaçmadıkça özgür oldum ve sonunda kimsenin ıslak sopası bir daha içimdeki çocuğu “terbiye” etmesin diye sopa niyetine senin armağanın bu silahı sırtladım.

Şimdi sokakta oyun oynamaya çıkmış hangi çocuğu görsem gizli sığınaklarına gidip ışıldayan kara gözlerine kavuşsun diye gizli gizli koruyorum. Ve onlarla birlikte o sokaklarda oyun oynuyor bir yanım…