Ana SayfaManşetEl konulan hoşnutsuzluk – Adnan Çelik

El konulan hoşnutsuzluk – Adnan Çelik

HABER MERKEZİ – Yeni Yaşam yazarı Adnan Çelik, son dönemde Kürt hareketini ve HDP’yi odağına alarak harekete ve partiye kimi eleştiriler getiren üç yazıya gazetedeki köşesinden üç makale ile yanıt verdi. Yazarın “El konulan hoşnutsuzluk” başlıklı bu yazı dizisini paylaşıyoruz.


I

Başta Ortadoğu olmak üzere küresel düzeyde yaşanan sosyal, ekonomik ve politik krizler ile birlikte ortaya çıkan altüst oluşlar ve yeni bir uluslararası nizamın kurulmakta olduğu gerçeği, özgürleşme temelinde bir kolektif varoluş mücadelesi yürüten Kürtler açısından da son derece büyük bir ilgi ile takip ediliyor. Kürtlerin uzun zamandan beri süren mücadeleleri ve gelinen noktada uluslararası arenada ulaştıkları politik muhataplık düzeyi, özellikle Türkiye merkezli Kürt siyasal hareketinin etrafında gelişen toplumsal mücadelenin bir sonucu olarak gelişti.

Fakat son dönemlerde odağına Kürt siyasal hareketini alan ve ekseriyetle onu eleştiren bazı yazılar yayınlanmaya başlandı. Bunlardan özellikle Gazete Duvar’da yayınlanan üç tanesini saymak gerekir.

Fırat Aydınkaya imzalı ilk yazı Kürt hareketini yerel yönetimler düzeyinde edindiği temsil ve iktidar pratikleri üzerinden mahkûm ediyor ve hareketin bireysel düzeyde özgürleşmeyi sağlayamadığını ve kendini iktidar ilişkilerinden kurtaramadığını iddia ediyor. Mücahit Bilici imzalı ikinci yazı, Kürtlere “musallat olan evrenselci kurtuluş ideolojileri” olarak gördüğü sosyalizm ve İslamcılık çizgilerinin “Kürtleri görünmez, Kürtlüğü ise lüzumsuz hale getirdiğini” belirtiyor. Kürt hareketi açısından, sol merkezli evrenselci ideolojik yörüngede temellenen siyaset yapma biçiminin hareketin Kürt ulusal şuurunu arka plana itmesine neden olduğuna; gerçekleşmesi çok mümkün görünmeyen “ütopik” fikirler içerisinde mücadele yürütürken verili reel-politik ile bağının koptuğunu iddia ediyor. Sharo Garib tarafından yazılan üçüncü yazı ise Kürt legal siyasetinin ana arteri durumundaki HDP’yi ve özellikle Türkiye sosyalist hareketleri ile ortaklığa dayanan seçim stratejisini eleştirinin merkezine alıyor ve hatta sol-sosyalist bileşenlerin parlamentoda temsilinin önünü açan bileşen hukukunu “Kürt siyasetinde sol kayyımlar” gibi ifadelerle değerlendiriyor.

Burada her üç yazıyı da ilgilendiren ama daha genel bir bağlama konuşan bir iki şey söylemek istiyorum. Her üç eleştiriyi dile getirenlerin de bildiğinden şüphe duyamayacağımız bir şey varsa o da her eleştirinin dile geldiği, kamusal alana taştığı bağlamın görmezden gelinemeyecek derecede önemli ve aynı zamanda politik bir tercihe dayanmış olduğu gerçeğidir. Bu gerçek kendini özellikle 2015’den beri Türkiye’de yaşananlar temelinde oluşan fakat duygulanımsal boyutunun ağırlığı nedeniyle de bir politik eleştiriye tercüme edilemeyen bir hoşnutsuzluk haline yazarlar tarafından “el konulması” yoluyla ortaya koymaktadır. Fakat bu el konulan hoşnutsuzluk yazarlar tarafından yapıcı bir diyaloga çağırmak yerine maalesef yargı koyucu bir keyfilikle işletilmektedir.

Fransız filozof Jacques Rancière, ‘Nasıl Bir Zamanda Yaşıyoruz?’ başlıklı söyleşi kitabında solun kavgaların ve umutların yarım asırlık yenilgisi sonucu ortaya çıkan “yenilgi duygusu” ile ilgili haleti ruhiyesini anlatırken şöyle diyor:

“Tahakkümün çıplak gerçekliği önündeki tüm yanılsamaları temizledikleri için bütün bu yenilgilerin harika şeyler olduğunu söylemek gibi çocuksu bir konum benimsemedikçe, şuradan hareket etmek gerekir: Bugün en başta gelen sorun daha ileri gitmeyi denemek değil, hakim hareketin akıntısına karşı kulaç atmaktır.”

Dünyanın dört köşesinde bu sözlerin anlam bulduğu çokça örnek olduğu gibi, yaşadığımız coğrafyada da bunu bütün çıplaklığı ile deneyimliyoruz. Küresel düzeyde egemen bir rejim haline gelen vahşi neo-liberal talancılık ile yerel düzeylerde kendini bu küresel rejim ile bağlantılı bir şekilde güçlendiren otoriter milliyetçiliklerin kol kola yürüdüğü ve “tahakkümün çıplak gerçekliği” olarak cisimleştikleri bugünlerde ileri gitmeyi denemekten ziyade, hâkim akıntıya karşı kulaç atmanın kendisi direnmenin belki de en temel mevzisi olarak görülmeli. Yenilgi duygusunu atıl bir karamsarlık olarak değil tam aksine hakim hareketin akıntısına karşı kulaç atarak, onu devrimci bir melankoliye tercüme ederek yaşayanlar ise bu mevzilerin ön saflarında mücadeleyi sürdürenler. Enzo Traverso’nun dediği gibi “devrimci melankoli, kurbanların hafızasını kutsayarak, onların angajmanlarını dışlayan ya da görmezden gelen egemen hümaniter diskurdan farklı olarak yenilenlere odaklar bakışını. Geçmişte kaybedilmiş mücadeleler ile ilgili trajedileri, kurtuluş vaadini de içeren bir yük ve borç olarak görür.”

II

Bu yazılardan Fırat Aydınkaya’ya ait olanı Kürt hareketinin kendi iç özgürleşme ve iktidar dinamiklerine yönelik sert eleştiriler getiriyor ve özellikle demokratik belediyecilik pratiklerine dair toplumsal düzeydeki hoşnutsuzluk kipiyle üretilen eleştirileri çerçevelemesi açısından önemli bazı tespitler içeriyor.

Yazı toplumsal düzeyde yaşanan bir hoşnutsuzluk içinden konuşması bağlamında yer yer dikkate değer bazı tespitler içermesine rağmen nihayetinde bu hoşnutsuzluğu yapıcı bir tartışma zeminine çevirecek bir dil kurmak yerine maalesef, tam aksine, buna alelacele el koyarak, onu en temelde Kürt hareketinin yenildiğine bir kanıt olarak öne sürmekte.

Yazar yazının genelinde kurduğu keyfi, hiçbir ampirik bilgiyle sınanmayan, daha doğrusu kendisinin “duydukları” ve “söylenenler” üzerinden Kürt hareketinin pratiklerine dair Orwellci bir özgürlüksüzlük hali ve karanlık bir iktidar resmi çiziyor. Bu nedenle de yazı adeta bir olumsuzlama korteji ile hareketin “cenaze alayına” katılıyor.

Aydınkaya’nın yazısının başlığı (“Kürt hareketi Kürtlere ne vadediyor?”) dahi son derece keyfi bir ön-belirlenim, bir ön-varsayım üzerine kurulmaktadır. Adorno’nun meşhur “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünün çağrışımından ilerlersek “yanlış soru doğru cevaplan-a-maz!” Zira soru olgusal ve etik olmak üzere iki açıdan yanlıştır. Olgusal olarak Kürt hareketinin Kürtlere bir şey vadetmediği veya vadettiğinin başarısızlığa uğradığı ön kabulüne dayandığı için; etik olarak ise, ateşten bir gömlek giymiş, adeta bir varlık ve yokluk mücadelesi yürüten, devasa bir otoriter milliyetçilik ve neo-liberal gaddarlık akıntısına karşı hayatta kalmak için kulaç atmaya çalışan bir hareketin şimdinin dehşetli zamanlarındaki mücadelesini görmezden gelerek onu puslu geleceğe dair yeni bir vaade çağırdığı için.

Yazıdaki çokça problemli noktadan bu köşede bahsetmek mümkün değil fakat esasında üç temel şeye dikkat çekmek istiyorum. İlk olarak yazı Kürt siyasal hareketinin demokratik özerklik fikrinin inşası girişimlerini ve demokratik belediyecilik deneyimini total bir başarısızlık olarak ele almakta ve üstelik bu başarısızlığı da tamamen Kürt siyasal hareketinin kendisi ile açıklamaktadır. Defalarca “siyasetin iptali” vurgusu yapan bir yazının hareketin içinde mücadele yürüttüğü makro toplumsal bağlamı tamamen göz ardı etmesi, sanki Kürt hareketi bir başka zamansallıkta ve bir başka mekânda iktidar olmuş da her şeyi eline yüzüne bulaştırmış gibi bakmasının asıl kendisi siyaset iptali değilse nedir? 2003 Irak işgali ile başlayan ve halen Suriye’deki yıkıcı savaş ile süren genel Ortadoğu krizi ve Türkiye’de 2009’daki birinci dalga KCK tutuklamaları ile başlayan, 2015 sonrasında bambaşka bir boyuta evrilen nekro-siyaset ve nekro-etik rejimini hesaba katmadan, bütün bu dışsal faktörlerin Kürt siyasal hareketinin etki ve manevra alanına, eylem repertuvarına, siyasal inşa pratiklerine olan etkisini ele almadan harekete dair bir olumsuzlama korteji sıralamanın kendisi en büyük siyaset iptalidir.

İkinci olarak yazarın özellikle Kürt hareketinin yerel yönetimler alanındaki pratiklerine dair ağır eleştirilerini sıralarken, 2000 sonrasında belediye seçimlerinin kazanıldığı Kürt kentlerinde neo-liberalizmin talancı abanışı ve ona eşlik eden devletin altyapısal iktidar ağlarındaki devasa genişlemenin, bin bir türlü içerme, kontrol ve ele geçirme tekniğinin yerel yönetim politikalarını hayati derecede nasıl etkilediğini, Bookchinci temelde tasavvur edilen demokratik belediyecilik ideallerinin bu ikili saldırı dalgası ile nasıl dejenere edildiğini görmeden bunu getirip “erken iktidar olma hastalığı”na ya da Kürt hareketinin özgürlük ve iktidar fikrindeki “ontolojik krize” bağlamak gerçek körü olmaktan başka bir şey değil.

Son olarak ‘özyönetim ilanları’ döneminde ‘öz savunma’ temelinde örgütlenen ve neredeyse tamamı bugün kimsesizler mezarlığında gömülü gençlerin siyasal olana ve özgürleşmeye dair legal siyaset aktörlerine dahi meydan okuyan ethosunu görmeyen, siyaset yapma biçimlerini “milisleşme” temelinde bir “siyasi oligarşi inşası” olarak ele alan ve hatta bunu “siyasetin iptali” olarak değerlendiren bir yaklaşımın siyasetten tam olarak ne anladığını merak ediyorum.

III

Geçen haftalarda Gazete Duvar’da yayınlanan Mücahit Bilici ve Sharo Garip imzalı iki yazı ise Kürt siyasi hareketinin özellikle Türkiye solu ile olan ilişkisini odağa alarak bir eleştiri getiriyordu. Mücahit Bilici bu eleştiriyi “evrenselci ideolojiler” olarak tanımladığı İslamcılık ve solculuğun Kürtlerin kendi ihtiyaç ve gündemlerinin önüne geçmesi üzerinden kurarken; Sharo Garip HDP örneğinden hareketle Kürtlerin temsil hakkının “Türk solu” tarafından gasp edildiğini iddia ediyordu. İki yazının da uzunluğunu düşündüğümüzde bu köşe yazısı üzerinden cevap vermek elbette zor fakat her iki yazıdan hareketle birkaç temel noktaya dikkat çekmek istiyorum.

Öncelikle her iki yazıda da yekpare bir Türk solu varsayımı ile hareket edildiğini görmek mümkün fakat en aşağı 1960’lardan itibaren Türkiye’de son derece fragmente bir sol hareketler deneyimi olduğunu, bu hareketlerin başta Kürtlerin özgürlük meselesi olmak üzere Türkiye’deki birçok toplumsal meseleye bambaşka perspektiflerle yaklaştığını teslim etmek gerekiyor. Zira “Türk solu” denilerek hızlıca homojen bir kimliğe indirgenen bu hareketlerin Kürt meselesine bakışlarındaki devasa farklılaşmaların da üzeri örtülmüş olunuyor. Kürt siyasal hareketi ile sol hareketler arasındaki ilişkinin tarihsel seyrini donduran, hep aynı kalmış (“Kemalist sol”) gibi varsayan, bu hareketlerin çeşitliliğini ve zamanla farklılaşmasını görmeyen son derece özcü bir yaklaşım benimsenmiş durumda. Oysaki en azından Kürt siyasal hareketi açısından temeli 70’lerde atılan, 90’ların ortalarından itibaren seçim ittifakları etrafında kurulan, 2011’de Halkların Demokratik Kongresi’yle beraber daha kalıcı ve stratejik bir ortaklığa evrilen ve nihayetinde HDP ile birlikte siyasal temsile dayalı bir siyasal muhalefet cephesine dönüşen sürecin dinamik yapısını görmeyen, bütün sol hareketleri neredeyse pejoratif bir çağrışım kümesiyle kurulan “Türk solu” gibi ifadelerle aynılaştıran bu yaklaşımın en az Kürtleri “feodal-gerici” ezberinde donduran egemen yaklaşım kadar özcülükle malul olduğunu görmek gerekir.

Kürt siyasal hareketinin Türkiye’deki devrimci sol-sosyalist hareketlerle kurduğu ilişkiyi sürekli bir araçsallık ve kamburluk kipi üzerinden ele alan, bu ilişkideki stratejik ortaklık vurgusunu önemsizleştiren, farklı sol-sosyalist hareketlerle kurulan bileşen hukukunu “sol kayyum” gibi tamamen iktidarın dilsel gramerinden devşirilmiş bir ifadeyle yargılayan bir yaklaşım bugün Kürtlerle beraber toplumsal muhalefeti örgütleyen bir avuç devrimciye yapılabilecek en ağır harekettir.

Yazılara dair ikinci temel sorun ise aynen “Türk solu” gibi bir genellemeyle sol hareketlere atfedilen özcü yaklaşımın benzer şekilde Kürtler için de yeniden üretiliyor oluşu. Kürtlüğü saf bir etnik çıplaklığa indirgeyen, onu yekpare bir homojenlik içerisinde tahayyül eden ve diğer bütün kimliksel aidiyet bileşenlerini (sol, din, emek, feminizm vb) talileştiren bu yaklaşımda “Kürtlük” kendinden menkul bir gerçeklik, diğer aidiyetler ise bu kendiliğe dayatılan olumsuz kipler olarak konumlandırılmakta. Burada Kürtleri yekpare bir biçimde aynı mağduriyet deneyimine, aynı kimlik imtiyazlarına ya da aynı duygulanım çerçevelerine sahipmiş gibi ele alan, Kürtlüğün kendisini son derece özcü bir yerden kuran bir yanılsamayla karşı karşıyayız. Oysa ki kimlik sadece saf bir etnik, dinsel veya dilsel ortaklığa dayanılarak değil tam aksine farklı aidiyetlerin belirli bir zamandaki belirli bir konfigürasyonu etrafında inşa edilen, “olan” değil “olmakta olan” bir şeydir.

Özellikle Sharo Garip’in yazısında dikkatimi çeken bir diğer nokta da son zamanlarda milliyetçiliği tahkim etmenin, ona gerçekte olmayan olumsallıklar atfetmenin bir aracı olarak post-kolonyal teorinin işe koşulması meselesi. Örneğin sömürgecilik tartışmasında şaşmaz bir biçimde konuya buyur edilen Fanon’un sadece sömürgeciye yönelik belirlemelerinden hareket eden, oysaki Fanon’un yazdığı bütün metinlerin ana temasını oluşturan sömürgenin içsel çelişkileri, toplumsal hiyerarşileri ve sosyal eşitsizliklerine dair tespitleri adeta bir sessizlik kontratı ile görmezden gelinmektedir. Burada adeta İslamcı tayfanın 90’lardan itibaren dört elle sarıldığı post-modern yapısöküm çerçevelerini moderniteye, emperyalizme, pozitivist hükümranlığa uygulayarak “meta anlatıları” yerinden etmeye çalışırken, hemen akabinde İslam’ın kendisini bir “meta anlatı” olarak yeniden topluma dayatmasına benzer bir arzunun olduğunu görmek gerekir. Kürtlük olarak kurduğu yekpare bütünlük içerisindeki Sünni egemen anlatıyı milliyetçilik hatırına sümen altı eden bir yaklaşımın post kolonyal teoriyi eksiğine bozdurmaktan başka bir şansı olmayacaktır elbet.


Adnan Çelik’in Yeni Yaşam’daki makaleleri için ayrıca bkz: I, II, III