Ana SayfaManşetFutbolda ırkçılık ve göçmenler – Erdoğan Usta

Futbolda ırkçılık ve göçmenler – Erdoğan Usta

Dünyanın dört bir yanındaki deneyimler aynı yalın gerçeğe işaret ediyor: Futbol, başta ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı olmak üzere, toplumun en geri ve reaksiyoner eğilimlerinin kendisini yeniden ürettiği bir bataklığa da dönüşebilir; kapsayıcı bir toplumun inşasına hizmet eden etkili bir araç da olabilir.


Erdoğan Usta


Fransa futbolu, geçtiğimiz günlerde ırkçılık konulu iki haberle sarsıldı. Haberlerden biri Fransa futbolunun en tepesinden, diğeri ise oldukça aşağılarından geliyordu. Önce aşağıdan gelen habere bakalım:

Mackenheim ile Benfeld arasında oynanan amatör küme maçında ev sahibi takımın futbolcuları, taraftarları ve yöneticileri, rakip takım forması giyen üç Afrikalı futbolcuya ırkçı sözler eşliğinde saldırdılar. Saldırganların ana hedefi durumundaki 25 yaşındaki Gineli Sissoko, canını kurtarmak umuduyla sığındığı soyunma odasında da saldırılardan korunmayı başaramadı. Ev sahibi takım taraftarları soyunma odasını da bastılar. Saldırı sonucunda Sissoko ile takım arkadaşı, 27 yaşındaki Nijer’li Moudi Laouali ciddi biçimde yaralandı.

İşin tuhafı, ev sahibi Mackenheim takımının kadrosunda da tıpkı Benfeld gibi, çok sayıda göçmen futbolcu bulunuyor. Ancak Benfeld’den farklı olarak Mackenheim forması giyenler ağırlıklı olarak Türkiyeli göçmenler. Bu durum, ev sahibi takımın yaşanan olaylar sonrasında yaptığı savunmanın da temelini oluşturdu: Olayların futbolcular arasında çıkan bir kavgadan ibaret olduğu, ırkçı bir karakter taşımadığı, zira kendi futbolcularının da tıpkı rakipleri gibi göçmen olduğu savunmasını yaptı Machenheim yönetimi. Onları tekzip etmek ise, saldırıya uğrayan takımın formasını giyen 18 yaşındaki Sinan Keleş’e düştü: “Yaşananlara dilediğiniz ismi verebilirsiniz. Ama bir hakikat var ki, Mackenheim forması giyen Türkiyeli göçmenler bize, yani rakip takımdaki Türkiyelilere asla dokunmazdı. Afrikalılar özellikle hedef olarak seçildi.”

Sissoko ve takım arkadaşları, gökkuşağı altında idmanda

Bu iki takımın da mücadele ettiği “Büyük Doğu Ligi” ülkenin en büyük amatör futbol organizasyonlarından biri. Ligde 210 binden fazla lisanslı amatör futbolcu top koşturuyor. Takımların büyük bölümü, kadrolarında çok sayıda göçmen futbolcu bulunduruyorlar. Hatta Türkiyeli, İspanyol ya da Portekizli göçmenlerin kurduğu kendi takımları da var. Ne var ki bu çok kimlikli ve çok kültürlü futbol iklimi, ırkçılığın ve aşağılamanın en kesif biçimlerinin de ortaya çıktığı bir şiddet zeminine dönüşüyor sıklıkla. Nitekim ırkçılık karşıtı çalışmalar yürüten Licra örgütü tarafından gerçekleştirilen ve 300 amatör futbol takımını kapsayan çalışmada, 74 ırkçılık vakası kayıt altına alındı. Üstelik çalışmayı yürütenler, ırkçılığın yaygınlığı nedeniyle çoğu kez sıradan bir hadise olarak görüldüğünü ve rapor edilmediğini; dolayısıyla gerçek sayının kayıt altına alınan olayların çok üstünde olduğunu da vurguluyorlar.

Fransa futbolunu sarsan ikinci ve çok daha sansayonel haber ise, ülke futbolunun en büyük kulübünden, PSG’den geldi. Malum, PSG Katar sermayesi tarafından satın alındıktan sonra Fransa’nın en başarılı futbol takımı haline geldi. Son 6 sezonun beşinde Fransa şampiyonluğunu kimseye bırakmadılar. Üstelik kulübün büyüklüğü Fransa ile de sınırlı değil, PSG bir dünya devi. Dünyanın en fazla gelir elde eden altıncı futbol kulübünden bahsediyoruz.

İşte bu kulübün futbolcu izleme ve altyapı çalışmalarını koordine etmekle ilgili biriminin, beş yıldır izlediği bütün genç futbolcuları etnik kimliğine ve ırkına göre fişlediği ortaya çıktı. Kulüp yönetimi iddiaları kabul etti; ancak bunun altyapılar sorumlusunun kendi bireysel inisiyatifi ile gerçekleştirdiği bir eylem olduğunu ve “kötü bir niyet” taşımadığını açıkladı. Oysa bu tür bir fişleme, Fransa yasalarına göre kesin bir biçimde suç teşkil ediyor. Nitekim Fransa İnsan Hakları Örgütü de klüp aleyhine dava açtı.

Karpat tribünlerinde sıradan bir gün

Konu PSG gibi dünya futbolunun vitrinindeki bir kulüp olunca, haberin epey sansasyon yaratması da doğal. Dahası, PSG ırkçılık konusunda sicili epey kabarık da bir kulüp. İki örnek vermek yeterli olacaktır:

2005 senesinde PSG ile Lens arasında oynanan lig maçında, ırkçılığa karşı bir farkındalık yaratabilmek muradı ile özel bir uygulamaya gidilmişti. PSG’li oyuncular o maça tepeden tırnağa beyaz formalarla çıkarken, Lens’li oyuncular da maça tepeden tırnağa siyah formalar giyerek çıktılar. Maç öncesinde ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı epey yüksek profilli bir kampanya yürütüldü. Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Ev sahibi PSG taraftarları, top ne zaman Lens forması giyen bir oyuncunun ayağına gelse maymun sesleri çıkartarak ve maç boyunca ırkçı tezahüratlar yaparak, bu farkındalık projesini ırkçı bir kepazeliğe çevirdi.

2013-2016 yılları arasında PSG teknik direktörlüğü görevini yürüten, Fransa Milli Takımı eski teknik direktörü Laurent Blanc da ırkçı görüşleri ile tanınan bir isim. Fransa genelinde altyapı çalışmalarında %70 “Beyaz Fransız” kotası konması gerektiğini savunuyordu. Blanc’a göre altyaş gruplarındaki milli takım kadrolarında da yine %70 “beyaz Fransız” kotası olmalıydı. Bunu da “ortak bir kültüre ve ortak bir tarihe sahip” bir oyuncu havuzu yaratmak argümanı ile desteklemekteydi. PSG altyapı çalışmalarındaki fişleme hadisesi, akıllara ister istemez, söz konusu fişlemenin başladığı yıllarda kulübü çalıştıran Blanc’ı ve onun ırkçı fikirlerini getirdi.

Gökkuşağı takımı ve ırkçılık…

Oysa çok değil sadece 4 ay önce Fransa futbolu, çokkimlikli ve çokkültürlü bir “gökkuşağı takımının” elde ettiği dünya şampiyonluğunu kutlamaktaydı. Dünya şampiyonu takımın kadrosundaki 23 oyuncudan 15’i, çeşitli Afrika ülkelerinden Fransa’ya gelmiş olan göçmenlerin çocukları. Umtiti Kamerun’da, Mandanda ise Kongo’da doğmuş. Pogba’nın ailesi Gine’den, Kante’nin ailesi Mali’den gelen göçmenler. Matuidi’nin ailesi Angolalı. Oradan önce Kongo’ya, sonra Fransa’ya göç etmişler. Mbappe, Cezayirli bir anne ile Kamerun’lu bir babanın çocuğu. Kimpembe ve Nzonzi’nin babaları Kongolu. Tolisso’nun babası Togo’dan gelen bir göçmen. Liste böyle uzayıp gidiyor…

Üstelik Fransa futbolunun böylesine çoğulcu bir kadro ile elde ettiği ilk başarı da değil bu. Gerçekten de 1998 yılında ülke tarihinde ilk kez dünya kupasını kaldıran Fransa milli takımı, çokkimlikli ve çokkültürlü Fransa toplumunun doğrudan bir yansıması gibiydi. Onlara “gökkuşağı takımı” deniyordu zaten. Takımın yıldızı Zidane, Cezayir göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Golcü Djorkaeff ve orta saha oyuncusu Boghossian Ermeniydi. Takımın yıldız savunmacısı ve mental lideri Thuram, Karayiplerdeki bir Fransız sömürgesi olan Guadelope’de dünyaya gelmişti. Sol bek Lizarazu Bask’lıydı. Orta sahanın yıldız ismi Patrick Vieira Senegal’de doğmuştu. Orta sahanın hırçın çocuğu Karembeu, bir Fransız sömürgesi olan Yeni Kaledonya da dünyaya gelmişti. Takımın stoperi Marcel Desailly’nin ailesi Gana’dan göç etmişti.

Apoel tribünleri: “Göçmenler dışarı!”

Lakin öyle görünüyor ki milli takımlar düzeyinde elde edilen bu muazzam başarılar bile, ırkçılığın izlerini ülke futbolundan silmeye yetmiyor. Futbol dünyasında kapsayıcı bir iklimin yaratılması ve ırkçılıkla her düzeyde mücadele edilmesi, çok daha kapsamlı bir çabayı gerektiriyor. Nitekim 1998 yılında dünya şampiyonu olan takımda da yer almış olan Thuram, Fransa futbolunda yaşanan temsil sorununa dikkat çekiyor: Fransa’da profesyonel futbolu yöneten 14 kişilik komitenin 13 üyesi beyaz. Amatör futbolu yöneten 12 kişilik komitenin ise üyelerinin tümü beyazlardan oluşuyor.

“Irkçılığa hayır de!”

Futbol oynadığı yıllarda sıklıkla ırkçı tezahüratlarla karşılanan ve altı yıl önce oynanan bir maçta ırkçı tezahüratlara tepki olarak takım arkadaşları ile birlikte sahayı terk eden Kevin-Prince Boateng’in tespitleri de oldukça çarpıcı. Boateng futbolu bıraktıktan sonra, yeni oluşturulan “ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı FİFA görev gücüne” davet edilmişti. Orada yaşadıklarından tam bir hayal kırıklığı olarak bahsediyor. Konunun ciddiye alınmadığından, Şampiyonlar Ligi gibi kimi üst düzey platformlarda “ırkçılığa hayır de” sloganının kullanılması ile meselenin çözüme kavuşacağının zannedildiğinden şikayetçi. “Oysa gerçekte hiçbir şey yapılmıyor. Öyle ki, tribünlerde binlerce kişinin hep bir ağızdan dakikalarca söylediği ırkçı tezahüratlar, stadyumda yakılan bir meşale kadar bile sorun edilmiyor” diyor. Cezaların da hiçbir biçimde caydırıcı olmadığı kanaatinde. Nitekim geçtiğimiz yıl Rusya’ya milli maçlar sırasında yapılan ırkçı tezahüratlar nedeniyle verilen para cezasının, Bayern Münih ile oynanan Şampiyonlar Ligi maçında sahaya giren kedi nedeniyle Beşiktaş’a verilen para cezasından bile düşük olması, futbol dünyasında epey tartışma yaratmıştı.

Irkçılar ve göçmenler…

Irkçılık, futbolu kemiren kanserli bir hücre gibi hızla yayılıyor. Kısa adı Kick It Out olan “Futbolda Eşitlik ve Kapsayıcılık Örgütü”, dünya genelinde yürüttüğü son derece kapsamlı bir araştırmanın sonuçlarını geçtiğimiz günlerde yayınladı. Araştırmanın belki de en çarpıcı sonucu şu: Dünyanın dört bir yanında maçları tribünden takip eden taraftarların yarısından fazlası (%54), gittiği tribünde ırkçı eylemlere ve söylemlere tanıklık ediyor. Irkçılık Güney Amerika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın dört bir yanındaki tribünlerde sıklıkla karşılaşılan bir durum haline gelmiş bulunuyor. Rusya ve Ukrayna ise, ırkçılığın ifrada vardığı ülkeler olarak öne çıkıyor.

Irkçılığın bu denli yayılması tesadüf değil kuşkusuz. Zira son yıllarda futbol sahalarında asıl mücadele, ırkçılar ile göçmenler arasında yaşanıyor. Bir yandan futbolun popüler karakteri, ırkçılık, göçmen karşıtlığı ya da yabancı düşmanlığı gibi toplumun en geri eğilimlerin tribünlere sızmasına ve orada kendisini yeniden üretmesine uygun bir zemin sunarken, bir yandan da futbol dünyasında göçmen futbolcuların ağırlığı giderek artıyor.

Latin Amerika’dan ABD sınırına yürüyen göçmen kafilesi futbol molasında

Amatör takımlarda göçmen oyuncu sayısı hızla artarken, futbolun vitrinini oluşturan büyük takımlar açısından da durum farklı değil. Sözgelimi İngiltere’de kısaca BAME diye adlandırılan “siyah, Asyalı, ya da etnik azınlıklara mensup” oyuncuların Premier Ligdeki oranı hızla yükseliyor. Klüp düzeyinde dünyanın en önemli futbol platformu kabul edilen Premier Lig 1992 yılında kurulduğunda, ligdeki BAME oyuncu oranı %16 idi. Aradan geçen kısa sürede bu oran iki katına çıktı, bugün %36. Kick It Out kurucusu ve başkanı Herman Ouseley, bu trendin hızlanarak süreceği fikrinde.

Gerçekten de, kitlesel göç hareketlerinin damga vurduğu ve şekillendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Uluslararası Göç Örgütü’nün 2018 Dünya Göç Raporu’na göre dünya genelinde göçmen sayısı 258 milyonu geçmiş bulunuyor. Bu, insanlık tarihinde daha önce hiç görülmedik ölçüde yüksek bir göçmen popülasyonu demek. Göçmenlerin futbola olan ilgisi de nedensiz değil kuşkusuz. Herşeyden önce futbol göçmenler açısından en ucuz ve erişilebilir eğlence, spor ve sosyalleşme aracı. Dahası; iyi bir eğitimden ve nitelikli iş imkanından neredeyse bütünüyle mahrum olan göçmen gençler açısından profesyonel futbol dünyası, içine doğdukları yoksunluk ve yoksulluk ikliminden kurtulabilmenin belki de yegane yolu olarak görülüyor. Göç alan toplumlarda binlerce göçmen çocuk ve genç, günün birinde profesyonel birer futbolcu olabilme hayali kuruyor.

Derme çatma bir sahada futbol oynayan göçmenler

Futbol bundan 100-150 yıl kadar evvel, kendisine yeni bir yaşam kurma umuduyla dünyanın dört bir yanına göç eden İtalyan, İrlandalı ya da İngiliz işçiler eliyle dünyaya yayılmıştı. Bugün ise dünyanın dört bir yanından Avrupa’ya gelen Asyalı ya da Afrikalı göçmenlerin gelecek hayallerinin taşıyıcısı olmaya devam ediyor. Göç yolları değişti, ama göçmenlerin dünyasında futbolun rolü hiç değişmedi. Onlar tutkuyla futbol oynamaya devam ediyorlar.

Bizim payımıza düşen…

Türkiye, dünya genelinde yaşanan bu kitlesel göç hareketlerinden doğrudan ve yoğun biçimde etkilenen ülkelerin başında geliyor. Çeşitli araştırmalar, ülke nüfusunun en az %10’unun göçmenlerden oluştuğunu gösteriyor. Suriyeliler, gerek sayısal çoklukları, gerekse de Suriye savaşının iç politikayı da belirleyen karakteri dolayısıyla en çok görünür olanlar. Göç İdaresi Başkanlığı’nın verilerine göre Türkiye’de 3.5 milyondan fazla Suriyeli göçmen yaşıyor. Kayıt altına alınmamış göçmenlerle birlikte gerçekte bu sayının çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün. Dahası, Türkiye’nin göç aldığı yegane ülke de Suriye değil. Türkiye, Asya ve Afrika kıtasındaki pek çok ülkeden kitlesel göç almakta olan bir ülke.

Türkiye’deki göçmen gençlerin futbolla kurduğu ilişki de Fransa banliyölerindeki akranlarından farklı değil. Feriköy stadında yahut Avcılar Belediye stadında, saha kirasını aralarına topladıkları para ile karşılayan Afrikalı göçmenlerin antremanını izleyebilirsiniz misal. Ya da göçmen çocukların kaldığı bir kurumun bahçesinde ya da eğer varsa yakınlardaki bir boş arazide, onların neşe içinde top koşturduklarını görebilirsiniz.

Feriköy stadında Afrikalı göçmenler

Göç bir olgu. Onun beraberinde getirdiği çeşitlilik de öyle… Kapsayıcı bir toplum kurmak, farklılıkların bir zenginlik olarak görüldüğü ve eşitlik temelinde birlikte yaşadığı bir sosyal yaşam inşa etmek ise bir tercih. Avrupa futbol dünyası, bu tercihi seneler önce açıkça yapamamış olmanın sıkıntılarını yaşıyor. Irkçılığa karşı sıfır tolerans politikasına, “respect” türü kampanyalara, “ırkçılığa hayır de!” ve benzeri sloganlara rağmen, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı Avrupa futbolunda günden güne yayılıyor.

O halde Türkiye futbol dünyasının önünde, Avrupa’nın seneler önce yanıtlamayı reddettiği aynı soru duruyor: Bu göçmen gençlerle Türkiye futbol dünyası nasıl ilişkilenecek? Onları kapsamaya, onların eşit bireyler olarak kendilerini özgürce varedecekleri bir alan açmaya, onlarla temas etmeye dönük sahici mekanizmalar yaratılabilecek mi? Amatörden profesyonele binlerce futbol takımının, altyapı çalışmalarının, lig organizasyonlarının, okul takımlarının, spor medyasının, federasyonun, bakanlığın, sivil toplum örgütlerinin; hülasa bir bütün halinde Türkiye futbol dünyasının önündeki en sahici soru budur.

Mülteci kampında top koşturan çocuklar

Sant’Ambroeus FC, İtalya’nın Milano kentinde Afrikalı göçmenler tarafından kurulmuş bir futbol takımı. İtalya Futbol Federasyonu çatısı altında mücadele eden ilk göçmen takımı ünvanına sahipler. Takımın kadrosunda 14 farklı ülkeden gelmiş, yaşları 17-26 arasında değişen 60 futbolcu bulunuyor. Klübün sloganı “futbolu sev, ırkçılıktan nefret et”. Klüp menajeri Davide Salvatori, takımlarını “entegrasyonun ve ırkçılık karşıtlığının sembolü” olarak gördüklerini belirtiyor ve ekliyor: “Futbol, ırkçılığın üstesinden gelmek ve birbirimizi anlamak için son derece sağlıklı bir araç”

Dünyanın dört bir yanındaki deneyimler aynı yalın gerçeğe işaret ediyor: Futbol, başta ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve göçmen karşıtlığı olmak üzere, toplumun en geri ve reaksiyoner eğilimlerinin kendisini yeniden ürettiği bir bataklığa da dönüşebilir; kapsayıcı bir toplumun inşasına hizmet eden etkili bir araç da olabilir. İşte Türkiye futbol dünyasının bugün göçmen futbolcularla ve gençlerle kuracağı ilişki, kısa süre sonra ülkemizdeki futbol ikliminin bu iki seçenekten hangisine meyledeceğini de belirleyecek önemde. O halde açın yeşil sahaların kapılarını. Bırakın güneş içeri girsin!


Yazarın diğer yazıları:

Fransa, Mesut Özil, futbolda ırkçılık ve mülteci ‘meselesi’ – Erdoğan Usta

Belçika ve futbolda jenerasyon meselesi – Erdoğan Usta

Hoşçakal El Maestro! – Erdoğan Usta

Matadorun vedası – Erdoğan Usta

Messi’nin gözyaşları – Erdoğan Usta

Meksika’nın gör dediği – Erdoğan Usta

Previous post
TARİŞ işçilerinin eylemi 19. gününde: 'Bu fabrikada sömürü ve zulüm var'
Next post
Önce biraz diş gıcırdattılar ama…