Ana SayfaKültür-SanatYakalanamayan bakış – Bekir Avcı

Yakalanamayan bakış – Bekir Avcı


Bekir Avcı


Ötekinin bedenine nasıl dokunurum? Ellerimle mi? Henüz ilan edilmeyen bir aşkta, ‘dokunmama yasası’ devredeyken ellerim neye yarar ki? Onlardan önce bu yasayı ihlal edecek bir şey vardır: bakışlarım. Aşık önce bakar, izler, seyreder. Bu, yakalanamayan bakıştır, aşığın ele geçirmeyen ama ele de geçmeyen utangaç bakışı; bedensel karşılaşmaya kapı aralayan masum bakış.

Ama bedene değmeden ona bir bakışla dokunan yalnızca aşıklar değildir, iktidarlar da bunu yapar. Ancak onlarda aşığın masum ve utangaç bakışı yoktur, tek hedefi ele geçirmek olan bir dikizleme vardır. Gözaltına almadan, hapsetmeden, yaralamadan ya da öldürmeden önce her iktidar dikizler. Bugün her kuytu köşede yer alan MOBESE’ler bunun delilidir misal. Kendimizi yeterince ellenmiş, dokunulmuş hissetmiyor muyuz?

Her ne kadar bir ihlal ya da sınırı aşma olsa da bakmak yani bakarak dokunmak bir bedenin arkeolojisi, ötekinin keşfi için elzemdir. O zaman önemli olan sınırın ihlali değil, ihlalin sınırıdır. Bir aşık, bakışını utangaç tuttuğu müddetçe bu seyrin ihlali ‘devletçi’ olmayacaktır. Çünkü bu onu doğrudan bir dokunmaya götürecek, iki bedenin mutlak karşılaşmasını mümkün kılacak bu yolsa kim bilir nelere vesile olacaktır. Ancak sınırı yerle bir eden iktidarcı bakış öyle midir? O, hanemiz olan bedenlerimizin sınırlarını ihlal eder, onu ele geçirmek için bakar. Zaten bedenlerimiz bir araya gelsin de istemez. Karşılaşmaya karşı bir dikizlemedir onunki.

Yönetmenin bakışı

Peki, bu denklemde bir yönetmenin kamerası nerede durur? Kamera, ellerin uzanamayacağı yerlere uzanan gözlerimiz gibidir. Hatta onun menzili gözünkinden de öteye fırlar. O halde elinde kamera olan bir yönetmenin bakışını, aşığın utangaç bakışı ile dikizleyen iktidarcı bakış arasında bir yere koyabilir miyiz? Adina Pintilie’nin “Touch Me Not” (Dokunma Bana) filmi bize bu soruyu etraflıca tartışma olanağı sunuyor. Film, kamera ile odaklandığı beden arasındaki temasa, yönetmen ile oyuncu arasındaki garip ilişkiye eğiliyor. Oyuncuyu dikizleyen yönetmenin yeri gelince onunla yer değiştirdiği, bakışın hiyerarşisini alt üst eden bir film “Touch Me Not”.

Aşıkların birbirini kovalayan ama yakalayamayan bakışları, onların bakışını takip eden yönetmenin bakışı ve yönetmeninkini takip eden oyuncu ile biz izleyicilerin bakışı. İktidarcı bir bakışa meyletmemesi, mutlak bir karşılaşmaya açılabilmesi için bu denklemdeki bakış dizgesi bozulmak zorundadır. Pintilie de filmde bunu yapar.

Bakışın ardı

Yönetmen, ideal beden peşindeki modern insana ‘ideal’ sayılmayan cesur bedenleri gösterirken, onların karşısına dokunmaktan ve dokunulmaktan imtina eden, korkan bir bedeni koyar. Amacı bakışları buluşturmak, bedenleri karşılaşmalara açmak, kendini de buna dahil etmektir.

“Touch Me Not” filminden bir kare

İlkin ‘ideal olmayan’ bedenler karşılaşır. Bu buluşma bize bedenin nelere kadir olduğunu anlatır. Zihnimiz bedenimizi nasıl algılar? Filmdeki bu Spinozacı soruya yanıt nettir: eğer insan farkına varırsa beden var olur. Ve ‘ideal olmayan’ bedenlerin farkındalığı, onların kudretli varlığıyla sarsılırız. Devamla da çekinerek birbirini izleyen bedenleri, aşık bakışıyla birbirini takip edenleri görürüz. Bu da ideal ile ideal olmayan bedenlerin karşılaşmasına götürecektir bizi. Son olarak bu bedenlere bakışında hem bir aşık inceliği hem de iktidarcı bir yan olan yönetmen kendisini karşılaşmaya açar. Pintilie, dikizlediği oyuncunun sorgulayan bakışları altında yönetmen koltuğundan kalkarak onun yanına gelir ve ‘bakılan’ oluverir. Böylece ‘iktidarcı’ bakış yıkılır, yıkıcı çarpışmaya değil kurucu karşılaşmaya kucak açılır.

Başa dönelim: Nasıl dokunuruz? Pintilie, öteki’nin bedenine çevirdiği kamerasıyla bize dokunmanın yasasını verir. Bakarak dokunmak ötekinin keşfi için elzemdir ancak bu seyir bir karşılaşmaya da muhtaçtır. O halde bakış gerçek bir dokunuşa evrilmek, seyrediş bir yan yana gelişle taçlanmak zorundadır. Aksi hapsedici, karşılaşmaya karşı iktidarcı bir dikizleme olacaktır. Çünkü mutlak bir seyirde dikizleyen saldırganlık da mevcuttur. Bir şiddet olayına seyirci kalmak, bir savaşı izlemek yeterince saldırgan değil midir? Sadece seyredişte utangaçlık aşınmaz ve aşk kaçmaz mı?


Bu yazı Yeni Yaşam’da da yayınlanmıştır.