Ana SayfaYazarlarAkın OlgunYüzük sahibini arıyor – Akın Olgun

Yüzük sahibini arıyor – Akın Olgun


Akın Olgun


Artık hangi masaya otursanız, nerede birileriyle bir araya gelseniz, hangi dost sohbetine düşseniz, hangi söyleşiye, panele gitseniz, konular dönüp dolaşıp aynı sorunun etrafında kendini sabitliyor.

İnsanlar kaygılı, insanlar huzursuz ve “havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü” var.

Kimse ne olacağını, nereye varacağını bilmemenin huzursuzluğu ile rahatlığı arasında geriliyor.

“Aşk” diyorsunuz, “zor iş, ‘Aşk’ diye bir şey mi kaldı, yalan oldu her şey” diyorlar.

“Edebiyat” diyorsunuz, “kitap okuyacak tat mı bıraktılar yahu, okuduklarımızı bile gizli gizli okuyoruz aman başımıza bir şey gelmesin diye” konuşuyorlar.

“Sanat, film, tiyatro” diyorsunuz, cevap şu oluyor: “Hepsi dökülüyor, baksana iktidarın kuyruğunu girmişler, ne kapsak diye koca koca insanlar kırk takla atıyor. Kime tutunsak parça parça elimizde kalıyor, öyle çürümüşler yani. Ölenler de iyi ki, erken göçmüş de bu dünyadan, sevgiyle, saygıyla anacağımız o hallerini hatırlıyoruz hep. Ya onlar da yaşayıp, böyle sıraya dizilselerdi gücün karşısında ne kalacaktı değerli olandan geriye?”

“Dostluk, arkadaşlık” diyorsunuz, “sen mevzudan uzaksın galiba, herkes birbirinin kuyusunu kazıyor kardeş, kuyusunu” diyorlar.

“Sendika, örgütlülük, mücadele” diyorsunuz, yanıt, “yahu sorun örgütsüzlerde değil ki o örgütlüyüm, örgütlüyüz diyenlerde zaten. Herkes kendi dükkânında olan biteni seyredip, iri iri konuşmalar, açıklamalar yapıp, ‘kendimizi ezdirmeyelim’ kafası yaşıyor. Kimse kimseyi beğenmiyor ama kimse de elini taşın altına koymuyor” oluyor.

İşte böyle, en “sıradan” gözüken cevaplardan bir ülke profili çıkıyor. “Her şey güzel olacak” dediğinizde, sizi aşağılayan gözler karşılaşıyor. “Umut” dediğinizde, gergin yüz ifadeleri sizi sorguya çekiyor.

Herkes kendi dünyasına çekilmiş, “ne olacaksa bir an önce olsun” diyerek, gücün “kımıldama sakın” demesine gerek kalmadan, kımıltısız bekliyor. Öfkeyle, nefretle bekliyor. Devran dönsün ama nasıl dönerse dönsün diye bekliyor. Çaresizlikte tutuşturuyor kendini bazen, bazen bir ipe dolanıyor boyun, yürek, can, canlar. Aç kalarak, çıplak kalarak bekliyor. Dişini gülümser gibi sıkarak bekliyor. Bekliyor içindeki hırıltısını bastırarak. Cezaevi önünde bekliyor, karakolun, jandarmanın, kışlaların önünde bekliyor. Yüzünü göremediği çocuğunun hayalini severek, dokunamadığı sevgilisine, eşine, yârine yazarak bekliyor. Kimseler görmesin diye suya yazılıyor ahlar, kimseler duymasın diye yüreğe hapsediliyor ağıtlar ve öfkeler boğazlarda düğümlenip o güne saklanıyor. Kendisine yaşatılanın bin katı, yaşatanlara çektirilsin diye bekliyor. Korkarak, ürkerek bekliyor. Korkusunun, bir anda yok edici bir canavara dönüşeceğini bilerek ve isteyerek bekliyor.

Bizi ne bekliyor; neyi çekiyor elimizden, neyi alıyor önümüzden?

“Yok canım”

“Daha neler”

“Yuh artık”

Birbirinin ardına dizilen o şaşkınlık sözleri, devrediliyor bir başkasına ve bir başkasına. Ağzı açık olma halimiz varsa, bundandır belki. Olmazlar ve olurlar arasında öyle ince ki çizgi, fısıldayarak konuşuyor ve dinliyoruz birbirimizi.

– Ne olacak sence?

“Şartlar uygun”

– Neye uygun?

– İdamların yeniden gündeme getirildiği bir siyasi atmosfer hâkimdir yine. 90 sonrasına denk düşüyor bu. Yine elinde iple dolaşanlar da varmış o dönem. Dosyası Meclis’te onaylanmayı bekleyen yaşını almış bir siyasi mahkûm, yeni yetme genç mahkûmların bir gece vakti uykudan sarsarak uyandırmasıyla başlayan “kötü” bir şakanın içinde bulur kendisini. “Abi kalk kalk darbe oldu” derler. Yaşlı mahkûm hiç acele etmeden yavaşça doğrulur yatağından. Ranzasından aşağıya iner, yatağını toplar, düzenler. Eşofmanını çıkartır ve her zaman jilet gibi ütülü pantolonunu ve gömleğini sakince giyinmeye başlar. Ayakkabısının bağcıklarını bağlar, saçını, bıyığını elleriyle düzeltir, gözlüğünü takar ve sakince kendisini şaşkınlıkla izleyen gençlere dönüp “halla halla şartlar da bir darbeye hiç uygun değildi ama” der.

– E yani?

– Yani, bugün o arkadaşı böyle kaldırsalardı hiç kuşkusuz “bekliyordum, şartlar çok uygundu” derdi.

15 Temmuz darbe girişiminin ortakları, darbeyi boşa düşürüp iktidarı kendisine mecbur etti. Devletin içine “Fetö” diyerek öyle bir daldılar ve önlerine çıkanı öyle bir doğrayıp, biçtiler ki devlet bir anda boşluğa düştü ve elbette o boşalan yerleri, devletin eski sahipleri hızla doldurdular. “Devlet çöktü, yeniden yapılandırmalıyız” diyerek kurdukları taktik ittifakını da böylece sağlama aldılar. Bir darbede olacak olan her şeyi ise iktidar ile birlikte yaptırdılar. Sol, sosyalist, ilerici, demokrat kim varsa, ya “Fetö” torbasına ya “bölücülük” torbasına ya da bazen aynı torbanın içine koyup büyük bir kıyım yaptılar. Üniversiteler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, partiler, dernekler hemen her kesim bundan payını aldı. Almayanlar zaten uyumlu olanlardı. Yargı, tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi hazır ola geçirildi. Yargı, hukuk, medya ilk emre girenler oldu yine. Tarihsel ihanetin birlikteliği içtima vererek görevini yerine getirdi. Hak ve özgürlükler rafa kaldırıldı. Kazanılmış tüm haklar gasp edildi. Şovenizm ve milliyetçilik yeniden hortlatılarak “tek tip” siyaseti devreye sokuldu. Şimdi binlerce insan cezaevinde, yüz binlerce insan işsiz ve açlığa mahkûm edilmiş durumda. Evet, bir darbede ne oluyorsa hemen hepsi “sivil” görünümlü bir darbe ile bu iktidar ve ittifakı tarafından hayata geçirildi. Hayata geçirmesi desteklendi, önü açıldı, yaptı, yaptırıldı. Her şey gözümüzün önünde oldu.

– Sanırım ek olarak, yaşanılanların yaşatılanların tüm nefreti, öfkesi iktidara akıtılarak, yaşanacak güç değişiminin toplumsal zemini de sağlanmış olunuyor. Toplumsal kutuplaşma o kadar derin ve öfke o kadar büyük ki “ne olacaksa bir an önce olsun” algısı, geniş kesimlerde gücün el değiştirmesini elleri patlarcasına alkışlamaya hazır tutuyor. Belki de sessizliği sadece korkuda değil, olacakları sezinleyen, toplumsal hafızada da aramak gerek. Bekleyişler, konumlanışlar, duruşlar olası bir alt üst oluşta ezilmekten kurtulmayı hesaplarken, diğer yandan başka bir çarenin olmayışına dair bir iç kabulü içinde demliyor. Kürt muhalefeti açısından ise ayakta kalmak, direnmek ve her şey olup bittikten sonra yeniden toplumsal muhalefetin aktörü olmak sorumluluğu, hem ülke içinde, hem bölgesel denklem içinde olmazsa olmaz gözüküyor. Çünkü her güç değişimi, önce kendini Kürt muhalefeti üzerinden sınar biliyorlar.

Toplumsal gerilimin arttığı, kutuplaşmanın derinleştiği, öfke ve nefretin yükseldiği ve memnuniyetsizliğin çaresizlikle baş başa bırakıldığı yerde, her provokasyon karşılıklı kurulan hamlelerle derinleşir. Saçma, aptalca bulduğunuz şeyler bazen fitili tutuşturacak olan ateşi yakınlaştırır dinamite.

– Fazlaca komplo teorisine maruz kalmışsınız diyeceğim ama bu ülkede ‘olmaz’ dediğimiz her şey oldu. Bu yüzden artık “olmaz” demiyorum hiçbir şeye. Anlaşılan yüzük yeni sahibini arıyor ve kim onu ele geçirirse bir canavara dönüşerek, kendi karanlığını ilan edecek. Biraz yana yana gelinse, biraz kol kola girilse, biraz öne atılsa yaşamı savunmak değişecek belki hava… Ama bitmeyen sıkıntılı söylemlerin arkasında gizleniyor umut. İnsanlar, kim nereye çekse oraya sürükleniyor. Bir çare arıyor geniş kitleler, kah kendini Anıtkabir’e atıyor, kah iktidarın arkasına. Bazen bir cenazede, bir mezarda, bir kahramanlık hikâyesinde arıyor çareyi, bazen halife özleminde, milliyetçilikte, dinde. Nerede ne kabarıyorsa çeviriyor yönünü oraya doğru.

Çaresizlik, yüzüğün karanlığına uzanan ellerini besliyor işte…