Ana SayfaBilim ve TeknolojiMilet’e ve Anaksimandros’a bakmak: Bilim nasıl doğdu? – Demet Parlar

Milet’e ve Anaksimandros’a bakmak: Bilim nasıl doğdu? – Demet Parlar

Bilim nasıl ve nerede doğdu? Carlo Rovelli’nin Bilge Kültür Sanat’tan Atakan Altınörs çevirisi ile çıkan “Miletli Anaksimandros ya da Bilimsel Düşüncenin Doğuşu” bu soruyu irdeliyor. Milet’te 2600 yıl önce yaşayan Anaksimandros’un düşüncelerini inceleyen Rovelli’nin bu kitabı üzerine Demet Parlar yazdı.


Demet Parlar


“Bahsetmek istediğim bilim Kopernik devrimiyle veya Helen felsefesiyle değil, Havva’nın elmayı yemesiyle doğmuştur. Bu bilim insan doğasının bir parçası olan bilme arzusudur.”

[Francesca Vidotto, 2006]

Homo Sapiens’in 200 bin belki de 300 bin yıllık* tarihinde sanırım hiç değişmeyen özelliklerinden biri yaşadığı dünyayı anlama merakı ve çabası olmuş. Arkaik atalarımız, yoğun bir karanlığın ve derin bir sessizliğin hüküm  sürdüğü, yıldızların dünyaya çok  yakın göründüğü o eski çağlarda, gökyüzünün büyüleyici güzelliğinden, deprem, yıldırım gibi “acımasız” doğa olaylarından etkilenip doğanın onu korkutan ve şaşırtan  yanlarını ilk önce mitolojiler ve doğaüstü güçlerle açıklamaya çalışmış. Yazılı tarih öncesine dair net bir bilgimiz olmasa bile, Homo Sapiens’in en azından ilk kez 13 bin yıl önce  Göbeklitepe’de tanrılar aracılığıyla doğanın olağanüstü güçleri ile iletişim kurmaya, uzlaşmaya, bir anlamda doğayı açıklamaya çalıştığını, bilimin devreye girmesi ile kendini, dünyayı ve evreni kavrayışının değiştigini, bu kavrayışın yirminci yüzyılda Einstein’ın görelilik kuramı ve kuantum mekaniği kuramında olduğu gibi her büyük bilimsel buluşla değişmeye devam ettiğini biliyoruz.

Peki bilim nasıl başladı? Kim başlattı? Francesca Vidotto’nun öne sürdüğü gibi Havva mı, yoksa antik Yunan filozoflarıyla mı başladı? Yoksa Galilei mi, Kopernik mi başlattı? Bu soruya doğru yanıt vermek  mümkün olabilir mi?

Aslında  yüzeysel, yalancı bir pozitivist dünyada yaşıyoruz; bilim bir yandan çok yüceltilirken diğer yandan mistik ve metafizik bir çok düşünce “bilimsel” etiketiyle kamuoyuna ve tüketime sunuluyor. Bu durum “bilim” kavramını netleştirme ihtiyacını daha da arttırıyor. Üstelik yazılı ve görsel medyanın etkisiyle “bilim” ve “bilimsel” sözcüklerini çok kullanır olduğumuz şu günlerde, bu iki sözcük başta  sağlıklı yaşam, hastalık ve tedavileri olmak üzere her alanda karşılaştığımız “yeni” bilgilerin en önemli güvenilirlik ölçütleri. Acaba bu sihirli “bilim” sözcüğü ile tanımlanan her şey gerçekten “bilimsel” mi?

Rovelli’ye göre soru yanlış soruluyor

Carlo Rovelli, kuantum çekimi konusunda  uzman bir fizikçi ve öğretim üyesi olmanın  yanı sıra bilim tarihi ve felsefesi alanında da çalışan ve dersler veren bir bilim insanı. Rovelli geçenlerde okuduğum “Miletli Anaksimandros ya da Bilimsel Düşüncenin Doğuşu” isimli kitabında bilimin nasıl ve nerede doğduğunu, kimin başlattığını araştırıyor, ne olduğunu sorguluyor.

Öyleyse  bilim Anaksimandros ile mi başlayacaktır? Soru yanlış sorulmuştur: Bu ‘bilim’ ile ne kastedildiğine bağlıdır. Bu kelimeye yüklenen anlamın genişliğine bağlı olarak Newton ile, Galilei ile, Arşimet ile, Hipokrat ile, Pisagor ile ya da Anaksimandros ile başlamıştır. Ya da adını bilmediğimiz bir  Babil astronomuyla veya öğrendiklerini yavrularına öğretmeye başlayan ilk iri maymunla veya Havva ile…

Bilimden sistematik bir deneysel etkinlik temeline dayalı araştırmayı anlarsak, bu durumda bilim Galilei ile başlamış olur. Sonuçları niceliğe dökülmüş gözlem dizilerini ve bunları doğru öngörülerde bulunacak kadar düzenleme yetkinliğine sahip teori-matematiksel modelleri anlarsak bu durumda bilim Batlamyüs’un astronomisini kapsar. Böyle sürüp giderBenim Anksimandros ile yapmaya çalıştığım; bilimin bir takım karakteristik özelliklerini aydınlığa kavuşturmak ve bilimsel araştırmanın mahiyeti ve işleyiş şekli hakkında alttan alta derinlemesine düşünmektir. ”

Evet, gerçekten Rovelli bu  kitabında hem Anaksimandros’un düşüncelerini, bağlantıları ve etkileri çerçevesinde inceliyor hem de bilim tarihini, astronomi, kozmoloji, arkeoloji, dil bilim ve din felsefesi ile ilişkilendirerek  okura çok renkli bir bilim felsefesi gezisi yaptırıyor. Diğer kitaplarında olduğu gibi edebiyat lezzetinde bir anlatı dünyası içerisinde buluyorsunuz kendinizi.

Milet’e bakmak: “Hayır, Batı Yunanistan’da doğmadı”

Anlatının temel ekseni, bilimsel yöntemin önemli bir kısmının köklerinin Milet ekolünün ve özellikle Anaksimandros’un derin düşüncelerinde bulunduğu savını içeriyor. Natüralizm, teorik terimlere ilk kez başvurma, doğa yasalarına bağlı zorunluluk fikri, ustaya saygı ile eleştirinin bileşimi, dünyanın bizim onu kavradığımız gibi olmayabileceği genel anlayışının hep Milet kökenli olduğunu savunuyor.

Ülkemiz toprakları üzerindeki Milet’de 2600 yıl önce yaşayan Anaksimandros’a bilim tarihinde çok önemli, belki de daha doğru bir deyişle başat bir rol veriyor Rovelli. Bu rolü, Anaksimandros’tan günümüze yalnızca bir tek yazılı metin** kalmış olmasına rağmen, başta Aristoteles olmak üzere bir çok antik çağ filozofunun onun düşüncelerine ve günümüze ulaşamamış olan metinlerine referans vermesine dayanarak üç çerçevede belirliyor;

İlk olarak Heredot’tan yola çıkarak Miletlilerin aslında Troya Savaşı’ndan bir veya iki asır önce Yunanistan’ın değişik bölgelerinden gelmiş ve yerli nüfusla melezlenmiş Yunanlar, Milet’in Mezopotamya, Mısır gibi kadim uygarlıkların mirasını devralan bir İyonya şehri olması nedeniyle bilimin başlangıcını yalnızca Helen ve Batı uygarlığı ile temellendirmenin yanlış olduğunu belirtiyor.

Bağımsız şehirlerden oluşan İyonya devletler topluluğunun hiyerarşik olmayan karmaşık siyasal yapılanmasının bilim için olmazsa olmaz eleştirel ve özgür düşünce ortamını sağlaması nedeniyle ilk doğa felsefecilerinin ve bilimsel düşüncenin bu coğrafyadan çıktığını öne sürüyor Rovelli.

Klasik Yunanistan’ın övülmesi genellikle üstü pek iyi örtülüp saklanamayan bir ‘Avrupa’nın üstünlüğü’ faraziyesinin kutsanmasına bağlıdır… Hayır! Batı Yunanistan’da doğmadı: Yunan, Mısır, Mezopotamya, Galya, Cermen, Sâmi, Arap vb. sayısız etkilerin bileşiminden doğmuştur. Yunanistan’da doğan evrensel bir şeydir.

İkinci  olarak, Anaksimandros’un o zamana kadar yukarda Gökkubbe ve aşağıda Arz olan bir kapalı kutuyu, Arz’in içinde yüzdüğü açık bir uzay haline getirerek “dünyayı dönüştürdüğünü “ belirtiyor; bu düşünce devrimini Kopernik Devrimi ile karşılaştırarak, Anaksimandros üzerine düşünmenin, konuşmanın önemini vurguluyor:

Anaksimandros hakkında konuşmak, aynı zamanda benim fizikçi olarak, kuantum çekimi uzmanı olarak çalışma alanımı meydana getiren Einstein tarafından başlatılan bilimsel devrimin anlamı üzerine derinlemesine düşünmektir.

Bilim tarihinde Anaksimandros’un devrimiyle karşılaştırılabilecek etkiye/uzantıya sahip başka tek kavramsal devrim örneği belki de Kopernik’in büyük devrimidir. Anaksimandros gibi Kopernik de kozmos’un haritasını temelden yeniden resmetti. Anaksimandros’un devrimi gibi Kopernik’in devrimi de birkaç asır sonra onu takip edecek çok büyük bir bilimsel gelişmeye yok açmıştır.”

Ayrıca Rovelli, Anaksimandros’un hocası Tales’le ilişkisi bağlamında, hocayı eleştirmenin başka bir deyişle başkaldırının bilimsel bir erdem olmasını sağladığını anlatıyor; aslında antik dünyada Konfüçyus ile Mensiyüs, Mısa ile Yûşa, İsa Mesih ile Trasus’lu Pavlos, Buddha ile Kaudinya gibi birçok düşünce ustası ile öğrencisi vardır. Ama öğrencilerin hiçbiri  ustasının öğretilerini eleştirmez ve tartışmaya açmaz, ustayı eleştirmek Anaksimandros ile başlar:

Hocası Thales karşısında Anaksimandros’un tavrı yepyeni bir tavırdır. Anaksimandros ustasının problematiğinin dört dörtlük bir takipçisidir. Onun sezişlerini, düşünme tarzını, entelektüel ufkunu devralır. Ama ustasının iddialarını cesurca eleştiriden geçirir ve tartışır. Thales dünya sudan meydana gelmiştir derken Anaksimandros bunun yanlış olduğunu savunur. Thales Arz’ın suda yüzdüğünü söylerken Anaksimandros bunun da yanlış olduğunu savunur. Böyle sürer gider…

Yağmur, rüzgar gibi atmosferik, deprem gibi yeryüzü fenomenlerinin natüralist terimlerle açıklanmasının gene Anaksimandros ile başladığına dikkatimizi çekiyor Rovelli;

“Anaksimandros yağmurun, güneşin etkisiyle yerden yükselen su buharından kaynakladığını savunur. Aetius ve Seneca şunu belirtir; Gök gürültüsü, şimşek, yıldırım, kasırga ve tayfun, Anaksimandros’a göre hep rüzgardan doğar.”

Bu yorumun 26 asır önce bütün doğa olaylarının Olimpos Dağı’nın zirvelerinde bulutların üstünde oturan tanrılarca yönetildiği inancının hakim olduğu zamanlarda ileri sürüldüğünü düşününce ne kadar devrimci ve heyecan verici olduğunu hissetmemek mümkün mü? Anaksimandros, Zeus’un elinden cezalandırıcı yıldırımları, Poseidon’dan öfkesinin silahı kasırga ve fırtınaları alarak, Nietzshe’den iki bin beş yüz yıl önce tanrının öldüğünü söylemiş olmuyor mu? Burada sözü gene Rovelli’ye bırakmakta fayda var:

Yunan geleneğinde meteorolojik fenomenlerin öngörülemezliği, tanrıların başına buyrukluğunun tam bir yansımasıdır. Bu fenomenleri açıklamak için tanrıların hiçbir rol oynamayacağı natüralist bir yorum arayışı, dünyanın dinsel gözle okunmasından dikkate değer bir kopuştur. İki asır sonra Aristofanes ‘Bulutlar’da, Anaksimandros tarafından gök gürültüsü ve yıldırım hakkında öne sürülen natüralist açıklamanın hâlâ Zeus’un kutsiyetine bir hakaret gibi algılandığını ortaya koyar.

Aslında Anaksimandros’un dini eleştirmek gibi bir derdi olmadığı, O’nun ve İyonya Okulu’nun temel meselesinin doğal fenomenleri açıklamak olduğu biliniyor. Rovelli, Anaksimandros’a doğal fenomenleri açıklarken “Ya tanrılar?” diye soracak olsaydık bize tıpkı Laplace’ın Napolyon’a verdiği yanıtı vereceğini hayal edebileceğimizi söylüyor: “Bu hipoteze ihtiyacım yok ki!”

Ayrıca natüralist düşüncenin yanı sıra belki daha önemli olan eleştirel düşüncenin de bu bölgede başlamış olmasının nedenleri üzerinde duruyor Rovelli.

“Klasik bir teze göre, Batı’da gerçekleşen devrim ile mukayese edilebilir bir bilimsel devrim, birçok bakımdan asırlar boyunca hayli üstün olmasına rağmen Çin düşüncesinde usta asla eleştirilemediğinden, asla tartışmaya konu edilemediğinden Çin uygarlığında gerçekleşmemiştir. Çin düşüncesi zenginleşerek ve derinleşerek gelişmiştir, entelektüel otoritenin sorgulanmasıyla değil. Bu bana makul bir hipotez gibi geliyor; Cizvitler gelip de onlara açıklamadan önce büyük Çin uygarlığının, altıncı asırda kurulmuş olan Çinlilerin İmparotorluk Astronomi Enstitüsü’nün yirmi asır boyunca ‘dümdüz Arz’dan ‘uzayda yüzen sınırlı büyüklükte Arz’a geçişi, başka bir deyişle Arz’ın yuvarlak olduğunu kavramayı başaramamış olmasına (bu inanılmaz duruma) yönelik başka bir açıklama bulamıyorum. Belki de Çin’de asla Anaksimandros ayarında biri çıkmadığından? Zaten çıksaydı da muhtemelen imparator onun kellesini vurdururdu.”

Rovelli’nin kitabında çok ayrıntılı bir şekilde anlattığı gibi, astronomiye ilgileri milattan önce iki binli yıllarda başlayan Çin’de, İmparatorluk iktidarınca astronomiye verilen önemin nedeni büyük ölçüde ideolojik düzenin devamıyla ilgiliydi. İnsanlık tarihine baktığımızda ise Anadolu’nun batısında bir düzine devletten oluşan İyonya’da gördüğümüz en önemli farklılık, gezegenin geri kalan büyük uygarlıkları krallıklar ve imparatorluklar şeklinde siyasal olarak yapılanıp yayılmacı hedefler peşinde koşarken Ege bölgesindeki bu küçük devletlerin parçalı site devletleri olarak bağımsızlıklarını korumalarıydı. Başta Milet olmak üzere bu şehirlerin en önemli özellikleri, büyük Mezopotamya ve Mısır şehirlerinden farklı olarak ne saray ne de güçlü bir ruhban sınıfının olmamasıydı. Milet’te yaşayanlar, sanatsal, siyasal ve kültürel açıdan verimli, ekonomik yönden zengin bir hayat sürdürüyordu.

Carlo Rovelli

Bilim nedir?

Rovelli son olarak bilimsel bilginin “dünyanın nasıl işlediğini kavramak” olduğunu, bunun “bir dünya imgesi, yani dünyayı düşünmek için, onun hakkında bildiğimiz şeylerle bağdaşan etkili bir kavramsal yapı inşa etmek” anlamına geldiğini, her yeni keşifle dünyanın gözümüzde değişip yeni baştan resmedildiğini açıklayarak “Bilim nedir?” sorusuna farklı ve çarpıcı tanımlar getiriyor;

Bilim, daha uzaktan bakmaktan, kendi küçük bahçemizden çıktığımız andan itibaren fikirlerimizin çoğu kez upuygun olmadığının farkına varmamızdan ibarettir. Bilim her şeyden önce önyargılarımızın maskesini düşürmektir.

“Bilim dünyayı en iyi düşünme ve ona en iyi bakma tarzının durmaksızın araştırılmasıdır. Her şeyden önce de yeni düşünce biçimlerinin keşfidir… Dünyayı bu yeniden düşünme süreci sürüp gider. Anaksimandros’unki, Darwin’inki ya da Einstein’ınki gibi çok büyük kavramsal devrimler, işte o bitmeyen sürecin görünür tepelerinden ibarettir. “

2600 yıl önce Anadolu’nun kadim topraklarında yeşeren eleştirel ve özgür düşünme anlayışını geliştirmek yerine, aradan geçen 26 asra rağmen gündelik politikanın belirlediği dar ve tutucu bir dünya kavrayışının egemen olmaya başladığı günümüz bilim ve felsefe ortamı üzerine düşünmek için güzel bir fırsat sunuyor ve bunu kolaylaştırmak için bir de anahtar veriyor Rovelli bu kitabıyla bize;

Bilimsel bilginin anahtarı, kesin dediklerimize, kafamızdaki imgelere takılıp kalmama, onları değiştirmeye hazır olma ve gözlemler, tartışmalar, yeni fikirler, yeni eleştiriler uyarınca tekrar tekrar değiştirme kapasitesinde yatar. Bilimsel düşüncenin doğası, özü gereği, her apriori’ye, her yüceleştirmeye, her ezeli-ebedi hakikate karşı eleştirici, başkaldırıcı, hoşgörüp geçmeyen tavrıdır.”

Son sözü Anaksimandros’a bırakmamı sanırım Carlo Rovelli de onaylardı;

“Her şey kökenini birbirinde bulur

Ve birbirinde yok olur,

zorunlulukla.

Her şey birbiriyle âdil kılınır,

Ve gayriâdilliği birbiriyle dengeler,

zamanın düzenine uygun olarak.”


* https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40198320
**Haklısınız biraz kapalı ve “puslu” olan bu metni anlamak için Rovelli’nin açıklamasına ihtiyaç duyuyor insan: “Bu birkaç satırdaki aşikâr bir fikir, dünyanın devamlı ‘Oluş hâli’, tesadüf tarafından değil, zorunluluk tarafından yönetilmektedir. Yani bir takım yasa biçimleri tarafından. İkinci bir fikir de, bu yasaların kendini ifade etme şeklinin zamanın düzenine uygun olduğudur. Bu da demektir ki zamanda, fenomenlerin zamandaki oluşunu stabilize eden bir düzen mevcuttur.”

Yazarın diğer yazıları:

Ya zaman var olmasaydı? – Demet Parlar

32 bin yıl öncesine yolculuk: “İnsanlığın En Eski Muamması” – Demet Parlar

Savaş karşıtı Einstein’ın gözünden dünya – Demet Parlar

Patti Smith’in izinde sanat, aşk ve dostluk

Previous post
Muzaffer Sarısülük son yolculuğuna uğurlandı
Next post
Bir kara mizah: "Suç Unsuru"