Ana SayfaManşetHem aktivist hem aktris, ‘Serseri Aşıklar’ın Patricia’sı o: Jean Seberg

Hem aktivist hem aktris, ‘Serseri Aşıklar’ın Patricia’sı o: Jean Seberg

HABER MERKEZİ – Amerika sinema dünyasının sıra dışı ismi Jean. Tarihten Kadın Portleri’nde bu hafta onun hikayesi var. Kara Panterler Partisi’ne verdiği destek gerekçesiyle FBI’ın hedef gösterip hayatını alaşağı ettiği ancak inancından geri adım atmayan bir isim o: Jean Seberg.

Jean Seberg, 13 Kasım 1938 tarihinde ABD’nin lowa eyaletinin Marshalltown kentinde dünyaya gelir.

Fransız yeni dalga sinemasının unutulmaz ismi haline gelecek olan Jean, tiyatroya büyüdüğü küçük kentte tutulur. 12 yaşından itibaren aktris olmak isteyen Jean ilk etkilendiği filmin Marlon Brando’nun rol aldığı ‘The Men’ olduğunu söyler.

Jean, Marshalltown’da henüz 17’sinde iken beyazperdeye adım atar. Bernard Shaw’ın ünlü romanı ‘Saint Joan’ sinemaya uyarlanacaktır ve oyuncular için seçme düzenlenir. Bu seçmelere katılan Jean, 18 binden fazla aktrisin arasından yönetmen Otto Preminger tarafından seçilir. Ve, Jeanne d’Arc’ı canlandırarak sinema ile tanışmış olur.

‘Hayatta hiç bu kadar yalnız olmamıştım’

Jean hızlı başladığı kariyerine Preminger’in yönettiği ‘Bonjour Tristesse’ filmiyle devam eder. Lakin hem film hem de Jean’in oyunculuğu ağır eleştirilere maruz kalır.

Yanı sıra Preminger’in Jean’e yönelik baskıcı tavrı da onun bunaltıcı bir dönem yaşamasına neden olur. Jean yaşadığı dönemi şöyle anlatır: “Hayatımda hiç bu kadar yalnız olmamıştım ve çok yorgundum.”

Ardından dinlenmek için Nice’e giden Jean bir ay burada kalır. Lakin orada da yapım şirketi, kendisi hakkında kaleme alınan eleştirileri ona gönderir.

Jean’i eleştirenlerin yanı sıra alkışlayanlar da vardır. Onlar Fransa’daki Yeni Dalga Sineması’nın eleştirmenleridir.

‘Kamera silah gibiydi’

Bu eleştirilere karşı Jean çareyi oyunculuk için daha çok çalışmakta bulur. İlkin yapması gereken kamera ile barışmaktır. Çünkü kameralardan utandığını söyleyen Jean şunu da ekler: “Benim için kamera silah gibi bir şeydi. Her ‘Oyun’ diye bağırdıklarında, vurulacağımı düşünüyordum. Böyle bir duyguydu.”

Ve Jean bunu aşmak için dans, pandomim, oyunculuk ve ses dersleri alır.

Peter Sellers’in başrolünü oynadığı ‘The Mouse That Roarded’ adlı komedi filminde rol alır.

Jean’in kariyerinde dönüm noktası denebilecek film ise ünlü yönetmen Jean-Luc Godard’ın çektiği ‘Serseri Aşıklar’ olur. Jean bu filmin ardından bir dönem eleştiri yağmuruna tutulduğu Hollywood’dan çok sayıda teklif almaya başlar.

Jean’in hayatındaki önemli duraklardan biri de 1959’da Romain Gray ile tanışması olur. Kısa sürede evlenen çiftin Diego adını verdikleri bir oğulları olur.

Bu evlilik uzun sürmez. Çift, 1970’de boşanır. Jean ve Romain arasındaki ilişki uzunca bir müddet hem onları hem de basını meşgul eder. Çift her daim arkadaş kalır.

Başarı, aşk, başarısızlık, hüzün Jean’in hayatında birbirini kovalayan kavramlar halindedir. Hayatındaki belirsizlik de belki bu durumu körükleyen faktörlerden biri olmuştur. Ki bunu 1963’te yaptığı bir röportajda şöyle anlatır:

“Bir aktrisin hayatı çok belirsiz. Tıpkı film gibi. Bir kariyere ne olacağını asla bilemezsin. Bazı aktrisler yanlış rolde sıkışıp kalıyorlar. Bazıları başarılara dönüşür, bazıları ise kaybolur. Sanırım buradaki çalışma imkanlarından yorgundum.”

Jean’in hayatındaki belirleyici noktalardan biri de Kara Panterler Partisi ile yolunun keşismesi olur. Jean, siyahların kurduğu ayrımcılık karşıtı Kara Panterler Partisi’ne destek verir.

Jean sinema dünyasının yaratmaya çalıştığı ‘güzel sarışın’ imgesinin dışına çıkmış, devletin gözünde ‘haddini aşmaya’ başlamıştır. Jean’in politik kimliği FBI’ın da dikkatini çekmeye başlar.

‘Irkçı Amerika için dillere destan bir olay’

Dönemin FBI başkanı Edgar Hoover’ın ‘devletin bekası’ için yapmayacağı hamle yoktur ve çanlar bu kez Jean için çalmaya başlar.

FBI, Jean’i takip etmeye ve telefonunu dinlemeye başlar. 3 yıl süren takip süresinin ardından yetkili makamlarca Jean’e karşı bir karalama kampanyası başlatılır. Los Angeles Times ve Newsweek gibi büyük yayın organları, bu görevin medya ayağını üstlenir.

FBI, basına, hamile olan Jean’in bebeğinin Kara Panterler’in liderinden olduğuna ilişkin bir iddia servis eder. Jean’in eşi Romain, bebeğin babasının kendisi olduğunu açıklar lakin bu, iddiayı sönümlendirmez.

FBI ve medya, haddini aşan bir saldırıya geçmiştir. Ki şüphesiz Jean’i üzen Kara Panterler’den biriyle ilişki yaşama iddiası değil gerçek dışı bir iddianın kendisini karalamak için kullanılmasıdır.

Jean yaşadıkları nedeniyle hamileliğinin 7. ayında hastaneye kaldırılır. Hastaneden bir arkadaşına yazdığı mektubunda şunları söyler: “Çocuğumu düşürmemek için dişi bir kaplan gibi mücadele ediyorum. Irkçı Amerika için dillere destan bir olay olacak.”

Erken doğum yapan Jean’in Nina ismini verdiği bebeği iki gün sonra yaşamını yitirir.

Bazı kaynaklara göre Jean, hastane önünde kendisini görüntülemek isteyen gazetecilerin önünde bebeğinin cenazesini göstererek “Bakın bebek beyaz!” diye bağırır.

‘Kendinden olmayanı kendin gibi sev’

14 yaşından itibaren ırkçılığa uğrayan insanlara yapılanlara tanık olduğunu belirten Jean, yaşadıklarından sonra da savunduğu doğrulardan vazgeçmez. Lakin kendisine yönelik başlatılan linç kampanyası ve bu nedenle kaybettiği bebeğinin ardından bu düzenin içinde hayata devam etmek kolay değildir. Hem de hiç… Birkaç kez intihara teşebbüs eder.

Bu olay sonrası neredeyse hiç film çekmez, bir kez daha evlenir. Cezayir üzerindeki sömürge politikaları konusunda araştırma yapar. Alkol ve şiirle daha bir yakınlaşır.

Jean, 1978’de Liberation’da yayımlanan yazısında “Kendinden olmayanı kendin gibi sev” ifadelerini kullanır.

Tarih 1979 yılının Ağustos ayını Paris dışında bir yerde otomobilinde battaniye sarılı olarak yaşamını yitirmiş halde bulunur. Yanında içi boş bir kutu uyku ilacı ve intihar notu ile.

Jean hayattan ayrılırken sadece oğluna veda etmek istemiştir, notta şöyle yazar: “Diego, sevgili oğlum, beni affet. artık yaşayamıyordum. beni anla. bunu yapabileceğini biliyorum ve seni sevdiğimi biliyorsun. güçlü ol. seni seven annen.”

Ölümü kayıtlara intihar olarak geçse de ölümünden hep FBI sorumlu tutulur.

Çağının Jeanne d’Arc’ı

Cenazesinde konuşan Rahip Johnson, çağının Jeanne d’Arc’ına şöyle selam durur:

“Jean’i bir azize ya da bir tanrıça gibi görmek için burada değiliz. Biz hikâyenin öbür tarafını dile getirmek için buradayız. O, benzemek istediği Jeanne d’Arc misali, adaletsizliğin karşısında duran bir savaşçıydı. Sanki ondan bir ses duymuştu; o sesten sapamadı.”

Jean’in ölümünün ardından bir yıl sonra Romain Gray de intihar ederek yaşamına son verir.

Jean’in ölümünde FBI’in fiili olarak parmağı olup olmadığı bugün hala tartışılan bir konu. Jean ise kendisiyle özdeşleşen kısacık saçları ve terk etmediği inancıyla, ayrımcılığa karşı direnenlerin arasında, yanıbaşında var olmaya devam ediyor.


Kaynaklar: Humanıtıes Magazine – Victoria Cooney
Jean Seberg’in 1960 tarihli röportaj videosu, Türkçeye çeviren: Mehmet Gündoğdu