Ana SayfaYazarlarElend Aydın“Oyna” diyen ayna – Elend Aydın

“Oyna” diyen ayna – Elend Aydın


Elend Aydın


Dün gece bitirdiğim Dava ile birlikte, ebedi huzursuzluğumuz olan Kafka, aynadan bana bakıyor ve her zamanki gibi ayna’nın yabancılaştırıcı, şaşkına çevirici sureti ile oynamak istiyorum. Ama bir çocuk gibi değil, bir büyük, yetişkin gibi de değil, bir ışık gibi… Zira ayna, en çok ışık’la oynar, ışık’la ayna olur “Benimle oyna!” diyen ayna…

Firar etme niyetine kaçtığım “bu ev”, bu kitap, bu Dava’da, aradığım ve aramadığım her şeyi buldum, her Kafkaesk yapıtta olduğu gibi. Yine bir OHAL havası vardı ve müdürler, yardımcı müdürler, yargıçlar, odacılar, sanıklar, iktidarın tüm çirkin surat ve kuklaları devriye geziyor, taarruza geçiyordu. Gözüm Gregor Samsa’yı da çok aradı tabi. Cezalandırma koduyla harekete geçen sistemin böcekaltı rezil dünyasına ancak bir böcek meydan okuyabilir ya da bir insan Gregor Samsa, böcekleşerek insan kılığındaki böcekleri teşhir edebilirdi. Ama “kendini feda edip” böcekleşerek iktidarın suratına bir böcek gibi fırlatan Gregor yoktu.

“Josej K.” olarak tüm masumiyetimizle çekildiğimiz ceza cenderesinde kâh şaşkın, kâh uykulu ve yorgun, kâh uyanık ve solgun dolanıp durduk. Raskolnikov “cezasını arayan bir suçlu” olarak yolumuza çıksa da hemhal olamadık, zira A. Koestler’in harika tespitiyle biz Dava’da önce cezalandırılıyor, sonra suçumuz oluşturuluyordu, yani “suçunu arayan ceza”ydık.

“Josef K. iftiraya uğramış olmalıydı, çünkü kötü bir şey yapmadığı halde bir sabah tutuklandı” diye başlayan kitabın tüm yolları çıkmaz bürokratik sokaklara çıkarak yer yer boğulma duygusu yaratsa da “suç, suçlu, sanık” yaratmak için hunharca işleyen muktedir ceza çarkının beyhudeliği, bulutlar içinde parlayan yalnız bir yıldız gibi parıldıyordu. Zira tüm sinsi ayak, kulak ve kılıç oyunlarına rağmen Josej K. halsiz düşse de masumdu, masumiyetini asla ondan alamıyorlardı. Öte yandan “üst makamlar”dan söz eden bir alt memurun “Yasada belirtildiği gibi, suçun çekim gücüne kapılan, ardından da işi biz gözcülere devretmek zorunda kalan insanlardır. Yasa ortada, yanışlık bunun neresinde” demesi üzerine K., “Benim yasadan haberim yok” diyor ve cevap şu oluyor: “Hem yasadan habersiz olduğunu kabul ediyor hem de suçlu olmadığını söylüyor!”

İktidarın sınir tırmalayan kötülüğünü Kafka değil de kim böyle yalın ama tırmalayıcı ifade edebilirdi? Öyle ya, “suçun çekim gücüne” kapılan efendiler ancak bizleri “sanık” yapabilir, masumiyetimizden “sanıklar” yaratabilir. Keza “haberimizin olmadığı bir yasa”nın bizi suçladığını buyurmaktadır sultanın sürüngenleri…

Bazen heyecanlanıp, bazen gülüp çokça tedirgin olarak adımladığımız çıkmaz sokaklar tüm kapıları yüzümüze kapatırken, sıradanlığın kötülüğünü de kötülüğün sıradanlığını da hapishanemiz olan Dava’mızda, İspanyol sömürgeciliğinin köle tacirlerinin çağlayan mührüyle bedenimize işliyorlar. Ama kar etmiyor, düzenimizi, özgürlük ve hayatımızı alsalar da masumiyet, o büyük gücümüz bizde kalıyor.

Kafka gümüş süslemeli bir aynadan bize bakıyor, asla “suçlu/sanık” olmayarak masumiyeti teslim etmeyeceğimizi bilen Josef K. bir ışık olarak gözlerimizden ayna geçiyor. Gümüşi ışıklar içinde kalan suretimiz “bu huzursuzluğumuzu” binlerce muktedir “huzura” değişmeyeceğimizi bilerek Kafka’ya el sallıyor. Yine “Benimle oyna” diyor ayna.

K., “Siz de mi mahkemedensiniz?” diyerek gerçek yüzlerini tanıyor, “Sanıksın sen!”, “Suçunun kanıtlanmış olduğunu düşünüyorlar” diyen rahibe “Ama ben suçlu değilim! Hata yapıldı. Hem bir insan nasıl suçlu olabilir ki? Hepimiz insanız, birbirimize benziyoruz” diyor. Suçunu/suçluyu, sanık’ı arayan ceza’ya yem olmuyor, insan kalarak zamanın aynasını ışıldatıyoruz.