Ana SayfaBilim ve TeknolojiRuh üzerindeki gizem perdesini aralayan bir kitap: “Zor Problem: Bilinç” – Demet Parlar

Ruh üzerindeki gizem perdesini aralayan bir kitap: “Zor Problem: Bilinç” – Demet Parlar

HABER MERKEZİ – Demet Parlar, Saffet Murat Tura’nın bilinç sorununu ele aldığı çalışması “Zor Problem: Bilinç” üzerine yazdı. Tura’nın diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da bir doğa bilimciyle bir filozofun karşılıklı diyalogunu görebildiğimizi belirtiyor Parlar ve kitabın, olduğumuzu zannettiğimiz gibi olup olmadığımızı, ne olduğumuzu merak edenler ve soru sormayı sevenler için olduğunu ekliyor.


Demet Parlar


Saffet Murat Tura’nın geçen yılın başlarında yayınlanan kitabı “Zor Problem: Bilinç | Bilinç Nörobiyolojisinin Fenomenal Dünya Yorumu”nu, diğer kitaplarında olduğu gibi çıkar çıkmaz okudum.

Tura’yı, aynı fakülteden mezun olmuş olmamıza rağmen tıp camiasından değil, yoğun olarak nörobilim alanında  çalışan bir bilim insani ve filozof olarak  “Histerik Bilinç” kitabıyla tanıdım.

Tıp Fakültesi 2. sınıfta Penfield deneyleriyle karşılaşmasıyla başlayan bilincin ne olduğuna dair 45 yıldır süregelen büyük merak ve tutkusunun ürünleri olan, neredeyse arka arkaya  yazdığı Histerik Bilinç ( 2007), Madde ve Mana (2010) ve Beynin Gölgeleri’nde (2016) bilincin ne olduğu, nasıl ortaya çıktığı üzerine düşündüğü, tezini giderek nasıl geliştirdiğini bir okur olarak izleme şansına sahip oluyorsunuz.

Üç kitapta da aslında temel izlek insanın natüralizasyonu meselesi. Yani “Öznel yaşantılarımızı, bilincimizi doğa bilimleri yöntemleriyle açıklamak mümkün olabilir mi?” sorusu. Yalnız Beynin Gölgeleri’nde “fenomenal dünya” kavramını geliştirerek daha önceki çalışmalarına ve bence günümüz bilinç çalışmalarına göre de farklı bir bakış açısı getiriyor;

“İşte natüralizmi temel alan bu kitapta meydana gelen kavramsal ‘mutasyon’ yani ‘fenomenal bilinç’ yerine ‘fenomenal dünya’ kavramını geliştirmem bu bakımdan önemli. Fenomenal yaşantıların bilincin içeriği olmadığını, tam tersine bilincin beynin bazı nöral faaliyetleriyle oluşan fenomenal dünyanın içeriklerinden biri olduğunu göstererek düşünce dünyasının naif ya da sofistike her alanına sızmış örtük Kartezyenizmin nihai sonunu hazırlayan bir argüman geliştirme imkanını verdi… Bu argüman daha önceki çalışmalarımdan da ‘epistemolojik kopuş’ bir bakıma.”[1]

Dördüncü kitap “Zor Problem: Bilinç” ise “Beynin Gölgeleri”nde olgunlaştırdığı tezinin daha kristalize olmuş bir açıklaması, deyiş yerindeyse “Beynin Gölgeleri” için yazılmış bir prolegomena. Ve onun diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da bir doğa bilimciyle bir filozofun karşılıklı diyalogunu görebiliyorsunuz: Felsefi bir önerme doğa bilimsel yöntemlerle nasıl açıklanabilir ya da tersine, bilimsel bir önerme felsefi bir bakış açısıyla nasıl eleştirilir, analiz edilir, kavramsallaştırılır izliyorsunuz. Bu bağlamda Tura’nın ülkemizde ender bulunan üçüncü kültür[2] insanlarından olduğunu düşünüyorum.

İnsan olmaya dair tüm özelliklerimizi; görmeye, hissetmeye, kısaca altı duyumuzla yaşantıladığımız her şeyi, acılarımızı ve sevinçlerimizi, aşk, şefkat ve nefret gibi duygularımızı, renkleri ve doğadan duyduğumuz hazzı, yediğimiz yemekteki lezzeti, bacağımızdaki ve kalbimizdeki ağrıyı içeren bilincin beyinle ilişkisini 2400 yıl önce ilk kez Hipokrat farketmiş olmasına[3] rağmen neden doğa bilimleri beynimizin bizi biz eden, bir zombi değil de insan kılan bu fonksiyonunu 20. yüzyılın sonlarına kadar görmezden gelmiş? Daha doğrusu özellikle yirminci yüzyılın başından itibaren bilim örtük bir özdeşliği kabul etmesine rağmen neden beyinde yalnızca bazı elektro-kimyasal değişiklikler olurken bu yaşantıların nasıl oluyor da bizde renk, koku, lezzet, aşk olarak ortaya çıktığını açıklamayı gerekli görmemiş?

Gerçekten bilinç, filozofların binlerce yıldır ilgisini çeken bir problem olmayı günümüzde de sürdürürken, doğa bilim yöntemlerinin yalnızca nesnel problemleri açıklayabilmesi, bilincin öznel niteliklerinin doğa bilimleri kapsamı dışında  düşünülmesi nedeniyle bilim insanlarının ilgisini  çok daha geç çekiyor. Bunda sanırım gerek dinlerin ruh-beden ayrılığı üzerine kurdukları mitolojiler, gerekse Descartes’le güçlenen kartezyen bakış açısının dünyayı kavrayışımızdaki baskın etkileri, doğa bilimcilerin, tıp doktorlarının zihin-beden ayırımının (kartezyen ikilik) yarattığı  temel sorunları görmezden gelmesinde etkili olmuş.

“Nörobiyolojinin kurucu hocaları C. Sherrington, E. Adrien, W. Penfield bilincin ortaya koyduğu zor problemin farkındaydılar elbette. Fakat bu büyük ustalar az ya da çok etkileşimci ikilikçi felsefi görüşün etkisi altında kabaca ruh gibi bir şeye inanma eğilimindeydiler. Bu nedenle bilinç alanına girmenin bilimsel çalışmanın sınırlarını çiğnemek anlamına gelebileceği gibi bir kanaatleri olduğu düşünülebilir.”

Evet, aslında bilinç, doğa bilimleri için Tura’nın dediği gibi “bir sınır ihlalidir.” Bu sınır ihlaliyle keşfedilecek yeni dünyada insan, Aydınlanma ile oturduğu tahttan inmek zorunda kalacak gibi görünüyor. Evrendeki diğer canlılar gibi tümüyle doğa yasalarına tabii olduğumuzu öğrenmek belki homo sapiens’in uzun vadede kozmik bir bakış açısıyla dünya, doğa ve diğer insanlarla ilişkisinin daha sorumlu ve mütevazı olmasını sağlayacak. Kim bilir?

İkinci bin yılın  sonlarında MR görüntüleme ile başlayan beyindeki nöral baglantılar ve işlevlerine dair çalışmalar fMR (fonktionelMR)’ın  bulunmasi ile çoğalırken, 1990 yılında Francis Crick’in “Şaşırtan Varsayım” kitabında[4] bilincin bilimsel olarak nasıl açıklanabileceği sorusuyla eklemlenip, doğa bilimlerinin araştırma alanına giriyor, ağırlıklı olarak bilincin ne olduğu, neden var olduğu, nasıl ortaya çıktığı sorularına odaklanan çalışmalara dönüşüyor. Böylece “Cognitive Neuroscience” ya da kısaca “Neuroscience” / “Sinirbilim”;  beyindeki biyolojik yani fiziksel ve kimyasal süreçlerin, öznel deneyimlerimizle bağlantılarını aydınlatmayı amaçlayan yeni bir bilim dalı doğuyor. Ülkemizde de Saffet Murat Tura’nın  2007 yılında yayınlanan “Histerik Bilinç” kitabı o zaman da şimdi de beni çok etkileyen bir cümleyle bitiyordu; “Bilimin başındayız henüz.”

Bilinç için “zor problem” tanımlamasını ilk kez yaklaşık yirmi yıl kadar önce genç bir filozof David Chalmers kullanmış; “Niçin ve nasıl bilincim var?” sorusunun doğa bilimlerinin yöntemleriyle yanıtlanmasının zorluğuna dikkat çekmişti. Saffet Murat Tura’nın “zor problem” tanımı aynı meseleden yola çıkmakla birlikte farklı bir bakış açısı getiriyor: “Bilincin ve fenomenal deneyimlerin mümkün olması için doğanın derin yapısının nasıl olması lazım?”

Aslına bakarsanız beyin hayatta kalmamız için gerekli tüm nörobiyolojik  fonksiyonlarımızı gerçekleştirirken, fenomenal yaşantılara hiç ihtiyaç duymaz. Kısaca bir “zombi beyin”e sahibiz. Ancak bilgisayardan farklı bir şekilde  bu zombi beyin öznel deneyimlerimizi, bir başka deyişle bizi insan yapan duygularımızı, hislerimizi ve algılarımızı yaşantılamamıza, yani fenomenal bilincimizin oluşmasına da neden olur.

Bu zombi nöroenformatik sistemin çalışması sırasında açıklanamayan bir şekilde fenomenal bir bilinç çıkar ortaya. Zor problem budur bir bakıma… Büyük biyolog Thomas Huxley’in deyimiyle ‘Alaattin’in cini’ gibi nereden çıkıyor bu doğa olayları?”

Artık günümüzde böyle bir zor problemin varlığı ve açıklanması gerekliliği kabul görse, hatta bilimin en heyecan verici, hayati sorunlarından biri[5] olarak görülse de Tura’nın da vurguladığı gibi hala zorluğunu koruyor, olası tezler üzerine tartışmalar devam ediyor:

“‘Zor problem’ insan aklının çözemeyeceği kadar zor bir problem mi? ‘Nesnel’ inceleme yöntemlerine dayanan bilim ‘öznel’ bilinç sorununu asla çözemeyecek mi? Belki. Ama konunun çok çekici olduğu da açık. Dünyanın değişik yerlerinde pek çok filozof ve bilim insanı bilinç sorunuyla yatıp bilinç sorunuyla kalkıyor yıllardır. Şimdiden bazı ilerlemeler kaydedildiğini söyleyebiliriz belki. Ben de ‘Beynin Gölgeleri; Bir Psikiyatri Felsefesi’ adlı kitabımda (2016) sorunu çözmek açısından önemsediğim bir tez yakalamıştım aslında… Bu kitapta Beynin Gölgeleri’nde gömülü olan bu tezi açığa çıkardım, geliştirip netleştirdim.”

Bu özgün tezin oturduğu iki temel kavramın, “fenomenal dünya” ve “ontolojik özdeşlik” kavramlarının açıklanmasıyla başlıyor kitap.

Tura kartezyen ikilik paradoksunu yaratan “bilinç” tanımına, temel bir kavrayış farklılığı yaratan bir tanım önerisi getiriyor; bir anlamda klasik bilinç tanımındaki kurucu ben’i yok ediyor ve aslında “bilinçli ben”in de beyinde nöral faaliyetlerle ortaya çıkan diğer öznel deneyimler gibi bir deneyim, fenomenal bir yaşantı, bir algı olabileceğine dikkat çekiyor. Bu bağlamda “fenomenal bilinç” yerine “fenomenal dünya” kavramını kullanmayı öneriyor ve kitabında zor problemin çözümünü bu yeni kavramsal çerçeveden yola çıkarak oluşturduğu tezle gerçekleştiriyor;

“Fenomenal dünya hipotezinin fenomenal bilinç kavramı karşısında üstünlüğü ne? Fenomenal dünya kavramı sayesinde beynin bazı nöral aktiviteleriyle bir şahsın bilincinin nasıl oluştuğu sorununun sahte bir sorun olduğunu görüyoruz. Artık sorun bir şahsın bilincinin nasıl ortaya çıktığı değil, merkezinde bilinçli ben yaşantısının olduğu bütünsel fenomenal dünyanın nasıl ortaya çıktığıdır.”

Tura’nın bu kitapta iyice netleştirdiği “fenomenal dünya” kavramı bilince bakışımızda köklü bir kavramsal dönüşüm getiriyor. Böylece bilincin natüralizasyonundaki en önemli problemlerden biri olan “birinci şahıs/üçüncü şahıs” problemini çözmüş, bilincin nörobiyolojik olarak açıklanabilir bir fenomenal yaşantı olduğunu göstermiş  oluyor. Einstein’ın, kütle çekim alanı ile Newton’un kutu uzayının bir ve aynı şey olduğunu göstermesi gibi önemli olduğunu düşündüğüm bu kavramsal değişim bakalım nörobilim dünyasında nasıl karşılanacak?

Kitaptaki ikinci temel kavram olan “ontolojik özdeşlik” kavramını beyindeki nöral aktivitelerle ağrı, sevgi, renk ve ben algısı gibi öznel yaşantılar arasındaki ilişkinin deneysel olarak ele alınabilir bir problem olmasını sağlayabilecek bir kavram olarak öneriyor. Bu çerçevede ontolojik özdeşlik tezini  geliştiriyor:

Beynin fenomenal dünyasını oluşturan yaşantılar, birlikte ortaya çıktıkları nöral (fiziksel) olaylarla fizik biliminin epistemik sınırları ve imkânları içinde ifade edilemeyecek şekilde özdeştir.”

Geçenlerde  okuduğum bir kitapta[6] şu an bilinç-beyin ilişkisine dair yapılan  araştırmalar açısından bakıldığında bulunduğumuz durum avcı-toplayıcı toplumlarının durumuna benzetiliyordu. Tura da bir anlamda fiziksel ile fenomenal arasındaki ilişki probleminin incelenmesinde  günümüz fizik bilimi yöntemlerinin yetersiz kaldığına dikkatimizi çekiyor.

Tura; “Ontolojik özdeşlik fizikselle fenomenal arasındaki görünür farklılığın altında derin bir birlik olduğunu savunur. Ontolojik özdeşlik tezi her gün yapılan binlerce nörobiyolojik araştırmayla örtük olarak geçerliliği kanıtlanmış, sessizce kabul edilmiş bir tez aslında, gizli bir hipotez. Hemen hemen bütün nörobiyologlar farkında olmadan kullanıyorlar bu gizli hipotezi. Ben bu kitapta bu gizli hipotezi açığa çıkarıp tartışmaktan başka bir şey yapmadım bir bakıma” diyerek kitaptaki temel amacını samimi bir dille açıklarken aslında bu özdeşliğin nasıl olup da ortaya çıktığının özellikle tıp uygulamalarında sorgulanmadan kabulünü de zarif bir şekilde ifade etmiş olmuyor mu, diye düşünüyorum.

Kitabın ilerleyen sayfalarında Doğu’da mistisizme, Batı’da ise idealist felsefeye yol açmış ve aslında kültürler üstü olan bir evrensel yanılsama dünyasında yaşadığımız gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz. Buna karşın günümüzde nörobiyoloji alanındaki çalışmalar yanılsamanın beynimizin yapısından ve işleyişinden kaynaklandığını hem felsefi argümanlarla hem de nörobiyolojik çalışma verileriyle destekleyerek ileri sürüyor. Bilinç kadar bilinç dışı süreçlerin, kendilik/bilinçli ben duygusunun hangi nöral mekanizmalarla ortaya çıktığını konunun uzmanı olmayan kişilerin biraz zorlansa da anlayabileceği bir açıklıkla anlatılıyor. Bir başka deyişle “Bilinçli ben” fenomenal yaşantısının hafıza, çalışma hafızası (kısa süreli hafıza), dikkat ve dil mekanizmalarıyla ilişkisi üzerinden bilinç ve bilinç dışı süreçlerin beyindeki nöral serüvenlerini takip edebiliyorsunuz.

Tura’nın diger kitaplarında olduğu gibi bu kitapta da belki o zamana kadar hiç aklınıza gelmemiş  veya kafanızın bir köşesinde hep dönüp dolaşan ilginç soruların yanı sıra kitabı okurken aklınıza takılan soruları da Tura sizin yerinize soruyor ve ayrıntılı olarak irdeleyerek yanıtlıyor.

  • Öznesiz, merkezsiz, fiziksel bir sürecin (yani beynin) bilgisiyle, birinci şahıs merkezli fenomenal bir deneyimin (bilincin) bilgisini nasıl ilişkilendirebiliriz?
  • Peki soruyu yanlış soruyor olamaz mıyız? Önce ağrı meydana gelip sonra hastanın beyni bunu hissetmiyor belki?  Fantom ağrılar hastanın beynindeki bazı nöral aktivitelerle birlikte de ortaya çıkıyor olabilir.
  • Uzayla ilgili fenomenal yaşantılarımız gerçek fiziksel uzayı ne ölçüde yansıtıyor?
  • Fiziksel olarak ölçülemeyen fenomenal deneyimler fizik biliminin temel kavramlarıyla, madde-enerji/uzay-zaman birimleriyle ifade edilebilir mi?
  • Bir zombiyle aynı beyne sahip olmamıza rağmen nasıl olup da fenomenal yaşantılarımızdan haberimiz olabiliyor?

Kitapta benzeri birçok soru ile Tura hem kendi tezini hem de günümüzde bilimsel açıdan ciddiye alınan üç felsefi tezi (etkileşimci ikicilik, fizikselci özdeşlik tezi, epifenomenalizm) ayrıntılı bir biçimde eleştiriyor, irdeliyor.

Beynimiz yaklaşık 1,5 kilo ağırlığında yağlı bir organ ama şu anda evrenin en büyük gizemlerinden birini, bilincimizi barındırıyor. Toplam 108 sayfalık felsefe, fizik, nöroloji, psikiyatri ve bilgisayar biliminin verileriyle örülmüş özgün bir tezi içeren “Zor Problem: Bilinç” kitabı bu muhteşem gizemin kapılarını açmada anahtar olabilecek bir nitelikte.

Olduğumuzu zannettiğimiz gibi olup olmadığımızı, ne olduğumuzu merak edenler ve soru sormayı sevenler için…


Zor Problem: Bilinç – Saffet Murat Tura


[1] Tura, Saffet Murat, “Beynin Gölgeleri”, Metis Yayınları, İstanbul: 2016
[2] “Üçüncü kültür deneysel dünyadaki çalışmaları ve açıklayıcı yazılarıyla hayatlarımızın daha derin anlamlarını görünür kılmada, kim ve ne olduğumuzu yeniden tanımlamada geleneksel aydınların yerini alan bilim insanlarını ve düşünürlerini içerir. Yazınsal aydınlarla bilim insanları arasındaki boşluğu kapatırlar.” J.Brockman, “Üçüncü Kültür (Bilimsel Devrimin Ötesi)”, Alfa Yayınları/Bilim
[3] “Şunu biliniz ki keyif, sevinç, kahkaha ve neşe ve üzüntü, acı, ümitsizlik ve keder, beyinden başka bir yerden çıkmaz.” Hipppokrates (M.Ö. 460-370)
[4] F. Crick, “Şaşırtan Varsayım”, Tübitak Yayınları
[5] Sience dergisinin 2005 yılında araştırmacılar arasında yaptığı anket sonucunda, yanıtlanması bilim insanları ve toplum açısından hayati önem taşıyan  125 soru arasında “Bilincin biyolojik temelinde ne yatar?” sorusu “Evren neden oluşmuştur?” sorusunun ardından ikinci sırayı almıştı. (M. Eckoldt, “Beynin ve Zihnin Kısa Tarihi”, Say Yayınları, 2016)
[6] M. Eckoldt , “Beynin ve Zihnin Kısa Tarihi”, Say Yayınları, 2016