Ana SayfaKültür-Sanat‘Başka bir tiyatro’yu mümkün kılmanın hikâyesi: Kara Kabare

‘Başka bir tiyatro’yu mümkün kılmanın hikâyesi: Kara Kabare

HABER MERKEZİ – Tiyatroda bilet yerine ‘armağan ekonomisi’ sistemini getiren Kara Karabe’den Şirvan Akan, hayalini kurdukları dünyanın bir ayağını burada oluşturduklarını söylüyor. Akan, hiyerarşisiz, egosuz ve tamamen ihtiyaçlara dayalı bir nevi ‘hayal tiyatrosu’nun daha güzel bir dünyaya geçmek için adım olabileceğine işaret ediyor.


Röportaj: Pelin Özkaptan


Bir tiyatro düşünün, alışılmışın dışında bir ‘bilet’ sistemi var. Nasıl bir bilet mi? Dilerseniz oyundan sonra istediğiniz kadar ödeyeceğiniz, dilerseniz bilet yerine bir saatlik şan dersi armağan edebileceğiniz.

Bahsettiğimiz sistemi hayat geçiren, tiyatro Kara Kabare’nin ta kendisi.

Bu sistem ile tiyatronun kurucusu olan Şirvan Akan, bunun kendileri için ‘bir meydan okuma’ olduğunu belirterek ekliyor: “Ben Taksim’de bir alan buldum burayı tutuyorum arkadaşlar siz de orayı tutun, müsait olursanız bize de gelin. Bu bir davettir.”

Şirvan Akan ‘başka bir tiyatro’nun nasıl var olabileceğini Gazete Karınca’ya anlattı.

Bildiğim kadarıyla bu işleyiş bir tiyatro için ilk. Bu fikir nereden ve nasıl çıktı?

2012 yılında bir oyun yazdım, arkadaşlarımı topladım tiyatro yapıyoruz tüm tiyatrocuların yaptığı gibi. Ancak o sıra şöyle bir kaygım var: Sahnede söylediğim bir söz var ve o sözün yaşama dair politik bir anlamı var. Fakat oyunu seyirciyle buluşturma biçimim söylediklerimle aynı hizada değil. Sahnede bir şeyler söyleyip sonra buna fiyat biçmek yani… Ve bu çelişki beni vicdanen çok rahatsız etmeye başladı, biz 4 kişi başka bir yol düşünmeye başladık. Bütün bu arayışın sonunda ben kendimi bir sabah saat 06:00’da Feriköy Organik Pazarı’nda ‘organik tiyatro’ diye bilet satarken buldum. O ilk denemelerin kafa karmaşası (gülüyor) Derken zumbara ile tanıştım. Zumbara internet üzerinden uygulanan bir zaman kumbarası, yani para yerine zaman alışverişi sağlıyor. Bir armağan ekonomisi sitesi yine. Biz de bu şekilde yapabiliriz diye düşündük. Ve oranın kurucuları da tiyatroda bunun ilk kez yapılacağını söyledi. ‘Yalnız değilmişim birileri daha böyle düşünüyormuş’ dedim o zaman.

Daha sonra ikinci oyun ‘Kamamber’ 2015 yılında geldi. O zaman daha da kalabalıklaşmıştık ekip olarak ve onlara da dedim tamamen armağan ekonomisine geçmek istediğimi. Bunu nasıl yapacağımızı tartıştık. Sistemin ilk adımları atıldı. Ve benim için büyülü diyeceğim bir süreç başladı. Teoriden değil ama pratikten doğrudan şunu deneyimledim: Sen bana bir hizmet sunuyorsun ben de parasını veriyorum ve bir daha görüşmüyoruz. Bu da bugünkü ekonomi sisteminin bizden aldığı şeyi, ilişkilerimizi ve örgütlenme, bir araya geliş biçimimizi bizim elimizden alıyor. Ama ortada bir armağan olunca birisi mesela ‘1 saat şan dersi armağanı getirdim’ diyor. Haliyle bir ilişki kuruluyor.

Bu sizin için olduğu kadar seyirciler için de alışılmamış bir uygulama. Nasıl tepkiler, geri dönüşler alıyorsunuz?

Seyirciler armağanları paketler yapıp, üzerine notlar yazıp getiriyor. Misafirliğe gelmiş hissi oluşuyor, çok güzel deneyimler yaşadık. Bir yandan da şunu deneyimliyorum; solun bölünmesi, bir türlü bir arada duramıyor olma sorunu var ya mesela annem dansçı, bir dans okulu kuruluyor, 1 senede dağılıyor. Bunu da gözlemliyorum yani genel olarak her alanda bir arada duramamakla ilgili bir şey var.

‘Kamamber’den sonra ben şiddetsiz iletişim ile tanıştım ve hayatımda büyük bir sıçrama oldu, tam da aradığım şeydi. Şimdi üçüncü oyun ‘Zbam’dayız bununla birlikte artık aramağan ekonomisi bizim aramızda da işlemeye başladı. Bir arada olmanın ilkelerini daha derinden deneyimlemeye başladık. Aramızda hiçbir hiyerarşi olmuyor ve böylece herkes kendi deneyiminden de kendi sorumlu. Hiyerarşi sadece insanın tek başına yaptığı bir şey değil, insanlar da kendi ihtiyaçlarını devrederek ‘nasıl istersen öyle olsun’ diyerek hiyerarşiyi yeniden üretebiliyormuş. O yüzden şimdi bizim sistemimizde hayalini kurduğumuz barışçıl, sevgi dolu dünyayı hemen şimdi deneyimlemek üzere bir aradayız.

Zor olmadı mı bu kadar bölünmenin olduğu bir ortamda bunu tiyatroda sağlamak hele ki egolara karşın?

Bu çok soruluyor ve genelde insanlar hep çok büyük zorluklardan geçen şeylerin kıymetli olabileceğini düşünüyor. Bunu yaratan zihniyetin de savaş ve baskı zihniyeti olduğunu düşünüyorum. İnsan yani en azından ben kendimi güvende hissedince, baskı altında olmadığımı, yargılanmadığımı hissettiğim bir yerde olduğumu anladığımda o ego dediğimiz mevzu çözülüyor zaten.

İşin bir de yaşamsal zorunluluk noktası var ne yazık ki. Siz tiyatro topluluğu olarak kendinizi maddi anlamda nasıl ayakta tutuyorsunuz?

Tabi bu bizim için bir meydan okuma. Charles Eisenstein diye bir yazar var ‘Kutsal Ekonomi’ kitabının yazarı. Yeni bir kitabı çıktı ‘Kalplerimizin Mümkün Olduğunu Bildiği Daha Güzel Bir Dünya’ isimli. Orada diyor ki kapitalizm öncesinden beri süren bu baskı, doğaya, kadına hükmetme zihniyeti artık çöküşte ve yeni bir tarihe yelken açıyoruz, bir geçiş dönemindeyiz. Bu şuan bizim için geçerli. Sonuçta henüz hayalini kurduğumuz dünyada değiliz. Aslında sanatçı olarak biraz da rolümüzü orada görüyoruz. ‘Hey çok güzel bir yere gidebiliriz buradan, şöyle bir geçiş yolu bulduk bize katılmak ister misiniz?’ diye bir davet açmak meselemiz. Bizim de bir ayağımız hayalini kurduğumuz diğer ayağımız içinde bulunduğumuz dünyada. Bu sebeple ekipteki herkes başka işler de yapıyor. Ama armağan ekonomisinden de hiç beklemediğimiz bir kazanç oluyor. Mesela biz oyundan önce bir fiyat belirlemiyoruz, izleyiciler oyundan sonra ödüyor. Bazen ödenekli özel tiyatrolardan daha fazla kazanabiliyoruz bazen de hiç kazanamıyoruz. Ama kendi topluluğumuzda da armağan ekonomisini gerçekleştiriyoruz. Kimin bir ihtiyacı varsa ve onun çözümü kimdeyse bir şeyler yapılıyor.

Dünyanın hali itibariyle topluluğa, kabileye geri dönmeye ihtiyacımız olacak. Topluluğumuzun şifacısı, büyücüsü, aşçısı vs. ihtiyacımız olacak. Ve belki bu çöküş bizi götürecek hayalini kurduğumuz yere.

Oyunlardaki kriterleriniz neler, sahneye koyacağınız oyunu belirlerken hangi noktalara dikkat ediyorsunuz?

Çok güzel bir soru oldu bu. Şimdiye dek tüm oyunları ben yazdım dolayısıyla arkadaşlara ben de soruyorum ‘yok mu başka yazmak isteyen’ diye. (Gülüyor) Bazı sanatçılar bizimle çalışmak istedi şimdi büyüyoruz. Oyunların yazımında kolektif bir sürece dönüştü. Ama beş kişi bir masaya oturup oluşturmak gibi değil. Zbam’da benim yazmak istediğim şuydu: Resmi tarih benim gerçekliğim değil ve ben kendi gördüğüm gerçekliği tarihe geçirmek istiyorum. Ve insanlarla çemberde oturup, bana kendi yaşanmışlıklarını armağan etmelerini istedim. ‘Senin tarihine ne geçsin?’ sorusunu sordum. Zbam tamamen yaşanmış hikayelerden oluşan bir oyun bu anlamda toplu bir yazımdan bahsediyorum.

Nasıl geri dönüşler oluyor, insanların değişimini gördüğün ya da kafalarda bir baloncuk çıktığına tanık olduğun oluyor mu?

Hayatlarının ne kadar dönüştüğünü bilmiyorum ancak üç oyunumuzu da izleyen seyircilerimiz oluştu. Bu bana bir şey söylüyor. Gelip ‘takip ediyoruz’ diyorlar ya da oyuna gelenler birkaç kişiyle tekrar geliyor. Ve bu hiçbir piyar çalışması, sosyal medya reklamına para vermeden oluyor. Demek ki bir ihtiyacı karşılıyor olmalı diye düşüyorum, bir yere dokunuyor.

Bu soruya Zbam özelinde ise şunu söyleyebilirim. Yaşanmış hikayeler olduğu için –ki yazdıktan sonra bu şekilde anlatabilir miyim diye rızalarını da aldım anlatanların- kendi hikayelerini sahnede izleyen insanlar oluyor. Bu benden öte bir şey, ‘galiba bir işe yaradım dünyada’ gibi bir duygu. Onlar da bu hissi çok kelimeye dökemiyorlar. Bu aynı zamanda uçlarda kalmış hikayeleri merkeze taşımakla da ilgili bir şey. Mesela ilk yazdığım ve yolladığım arkadaşlarımdan biri ‘ben kimim ki tarihe geçiyorum şuanda’ dedi. Çok duygulandığımı hatırlıyorum, ‘Ne demek sen kimsin, dünya sensin’ dedim. O zaman doğru yapıyorum hissi oldu. Bazı arkadaşlar geçmişlerine yönelik hikayeler armağan etmişler ve geçmişlerinde bahsettikleri insanlar geliyor. Örneğin bir arkadaşımızın amcası geldi izledi, kendisinden çok bahsediliyordu oyunda. Ve şöyle bir geri bildirim vermiş: “Ama ben artık öyle bir insan değilim.” Ve biz bunu da oyuna ekledik yani bu oyun canlı, tarihi yazmaya devam ediyor.

Sohbetimiz sırasında hiç turne yapamadığınızdan bahsetmiştin. Böyle bir girişiminiz, isteğiniz var mı?

Yeni ihtiyaçlar olduğunda durup düşünmek hasıl oluyor. Bunlardan biri de ‘daha çok insana ulaşalım’ düşüncesi. Neden peki? Bu aslında gişe kaygısı olan bir ifade ya da mesajımızı mı taşımak istiyoruz? Lakin orada yine şöyle bir şey var. Güce güçle mi karşılık vermekten bahsediyoruz. Mesajımızı daha fazla insana ulaştırmak illa mı gerekli. Bir çaresizlik ve umutsuzluk hali var ya ‘Ne yaparsan nafile’ gibi bir anlayış bence şuna da tekabül ediyor: Karşında büyük bir güç var ve o kadar büyük olursan kazanabilirsin. Bu da bence savaş zihniyeti ve bu zihniyet küçük şeyleri değersiz kılıyor. Bulunduğun alandan mücadele yürütmek, küçük şeylerin de kıymetli olduğunu göstermek önemli. Belki de aradığımız değişim buradan geçecek.

Yani daha fazla turne yapalım, Anadolu’yu dolaşalım tamam. Ama bunu hangi motivasyonla yaptığımız önemli. Çünkü sonuç fark ediyor. ‘Sizi bilinçlendirmeye geldik’ tavrı olmamalı motivasyon. Şu da çok önemli ‘Ben Taksim’de bir alan buldum burayı tutuyorum arkadaşlar siz de orayı tutun, müsait olursanız bize de gelin’. Bu bir davettir.

Günümüzde artık insanların birbirini takdir etmesi çok zor bir hale geldi malum. Kimse egosundan sıyrılıp da yanındakini tebrik edemiyor ya peki siz hocam dediğiniz insanlardan, oyuncu arkadaşlarınızdan ‘evet böyle bir sistem de kurulabilir’ gibi tepkiler aldınız mı?

İlk başta olmadı çünkü para prestij getiren bir şey ya hani bilet 150 liraysa ‘oyun çok iyi olmalı’, parası düşük olan oyunlarda da ‘bunlar amatör , yarı amatör’ düşüncesi hakim. Bunu aynı dünya görüşünü paylaştığım insanlardan da duydum. Yaptığım şeyi tutarlı bir şekilde sonuçlarından bağımsız olarak yapmaya devam etmek de önemli benim için. Çünkü bu benim armağanım bir karşılık beklemiyorum ki içimden geliyor. Ve artık bu yıl mesajımızın üstadlar tarafından da duyulduğunu, izlendiğini ve anlaşılmaya çalışıldığını görüyoruz.

Son olarak ne eklemek istersin?

Umutsuzluk ya da umut, iyimserlikle ilgili bir alıntı eklemek isterim. Bir yazar ‘Eğer dünyanın haline bakıp karamsarlığa kapılmıyorsan verilen bilgiyi anlamamışsın demektir. Ama bu uğurda çalışan insanlara bakıp da iyimserliğe kapılmıyorsan o zaman yine anlamadın demektir” diyor. Ben kendimi hiç umutsuz hissetmiyorum. Her zamankinden daha canlı hissediyorum. Çünkü birebir deneyimliyorum bir toplulukta nasıl neşe, coşku, doğallık içerisinde var olunabileceğini. Ve olabileceğini görüyorum. Bence oraya doğru gidiyoruz. Benim hem bu topraklarda yaşayan halklara hem de dünya halklarına güvenim tam.

Kara Kabare’yi sahnede izlemek isteyenler oyun tarihleri ve ayrıntılı bilgiye nasıl ulaşabilirler?

Her Salı saat 20:30’da oynuyoruz ve bazen iki gün de oynuyoruz haftada. Yerimiz ise Taksim Maya Sahnesi’nde. Ayrıntılı bilgiye de karakabare.com adresinden ulaşabilirler.

Previous post
Bir geri dönüşüm hikâyesi: “Yeşil Karıncalar”
Next post
DSG: Suriye'de IŞİD'in hakimiyetine tamamen son verdik