Ana SayfaYazarlarBahadır AltanCemreler; güneşe, dolunaya, dağlara – Bahadır Altan

Cemreler; güneşe, dolunaya, dağlara – Bahadır Altan


Bahadır Altan


Havayoluyla seyahat ederken kaptanın anonslarına eskiden daha fazla kulak kabartılırdı. Bizler de özene bezene sözcükler seçer, gördüklerimizi yolcularımızla paylaşmaya çalışırdık. Bazen güneşin doğuş anı tam da dolunayın batışına denk gelirdi örneğin. İki kırmızı küredir, hangisi güneş, hangisi ay karıştırılabilir gerçekten. Kırk yıllık meslek hayatımda buna uçuşta bir kez denk gelip hemen anonsla yolculara da anlatmış, bir de beyaz yalan söylemiştim:

“Derler ki böyle güneş ve dolunayı aynı anda biri doğu diğerini batı ufkunda görenlerin dileklerini sevgili gökyüzü kabul edermiş. Sizleri dilek dilemeye davet ediyorum.”

İnişten sonra gelip diledikleri şeyleri anlatan, teşekkür eden kıymet bilir yolcular olmuştu. Bu tür güzelliklerle sıkıcı rutin işimizi keyifli kılmaya çalışırdık işte…

Bu yaşanılan güzel anları aktif uçuculuk yaptığım sıralar, haftalık yazılarla da paylaşıyordum. Doğuya doğru örneğin Van’a uçuyorsanız, Malatya hizalarında görülür Munzurlar, başı pâre pâre dumanlı. Sonra Van Gölü görünüp alçalışa başladığınız zaman Nemrut sol kanat altında kalır. Uçağı hafif sola yatışa sokup biraz dönüş yaparsanız herkesin bu dünyanın en güzel renkli krater gölünü görmesini sağlarsınız. Sonra Süphan Dağı, sanki başına beyaz bir tülbent çekmiş yaşlı, güzel, bilge bir Kürt kadınıdır, tek başına meydan okur dünyaya…

Bu duygularla, gördüklerimizi yolcularımıza da anlatarak Van’a iniş yaptığımız bir bahar günüydü. Uçaktan inenlerden uzaklaşırken kokpite bakıp el sallayarak teşekkür edenler oluyordu. Tam yolcu bitti diye kokpitten dışarı çıkacakken, kabin amiri kapıyı açıp “bir yolcumuz sizi görmek istiyor” dedi. Uzun boylu, sakalı ve yukarı kıvrık bıyıkları iyice ağarmış, gümüş kösteği siyah yeleğinin üzerinden görülen bir “amca” girdi içeri. Çocukluğumdan hatırladığım babamın yakın dostu, Dersim Kırmızıköprü’den Erzincan’a sürgün gelenlerden Dede Hüseyin (Uluşan) karşımdaydı sanki.

“Evlat!” diye söze başladı. “Ben buralıyım, bu Nemrut Gölü’nü görmeden ölürüm diye hayıflanırdım, rüyalarımı gerçekleştirdin, bana memleketimi tanıttın, gel bakam bi sarılam sana…”

Yazarken bile gözlerimi ıslatan, hayatımda aldığım bu en değerli ödülü göğsümde özenle taşıyorum hala…

Bu anonslar THY’de kaptanken uyarılar almama neden olmuştu; “Standart dışı anonslar yaptığını tespit etmiş bulunuyoruz!” gibilerinden… “Ama yolcular pek memnun oluyor ve teşekkür mektupları geliyor hep, bence anonsları böyle yapmak gerek” falan desem de ikna edememiştim baş pilotu. Sonra AKP iktidara gelip “sendikacı kaptan” olarak işten atılınca Pegasus’ta devam ettik anonslara. Bir süre sonra, bu sefer yeni şirketin baş pilotu çağırıp anonslardan söz edince, önce “burada da başlıyoruz kavgaya!” diye düşünmüştüm. Ama yanılmıştım, Kaptan Nadir Kabaş “Anonslar konusunda pilotlara bir ders hazırlamamı” rica edip beni epeyce şaşırtmıştı…

Bunlardan söz etmemin nedeni, şu sıralar çok sık hatırladığım eski bir yazım var. Aralık 2011’de bakanlardan birisi “Terör suçu sadece silahla işlenmez, kimi şiirle, kimi romanla kimi resimle de terör suçunu işler!” diyerek tarihe not düşmüştü! Ben de buna Airkule adlı sitede “Uçarak Terör Suçu!” başlıklı bir yazıyla tepki göstermiştim. Lafı uzattım ama size bu yazıdan bir paragraf aktarmam gerek, son bölümü şöyleydi:

“Bakanımızın açıklamaları beni uyandırdı. Meğer ben terör suçunu işleyip dururmuşum da haberim yokmuş. Hatta bazen Avrupa’dan İstanbul’a dönerken Marmara denizi üzerinde, hadi Avşa falan neyse de İmralı adasını, Yassıada’yı da yolculara gösterdiğim oldu. Densizliğime şaşıyorum şimdi! Hadi Uludağ’ı anladık. Erciyes de idare eder ama, Osmanlının Hamzevileri zincirlere vurarak çıkarıp katlettiği Hasan Dağı’ndan sana ne birader. Hele Nurhak Dağı, 68’li devrimciler orada katledilmedi mi? Karacadağ’ı Ahmed Arif ‘…Savrulur Karacadağ, savrulur Zozan…’ diye anlatmıyor muydu? Neden teröristlik yapıyorsun kaptan? Mezopotamya’dan sana ne! Nemrut da diktatörlüğü hatırlatmaz mı insanlara? Karadeniz kıyılarından geçerken Hopa’yı da gösterdiğim oldu birkaç kez…

Şimdi aklım başıma geldi. Artık böyle anonslar yapmayacağım. Resimle, şiirle yapılabilen terör pekala uçuşla da yapılabilirmiş. ‘Hayde Vatanı Kurtaralım’ denmeye görsün, bir de bakmışsınız ‘Terörist Kaptan Tutuklandı!’ diye manşet olmak da var bu ülkede. Tövbe sayın bakanım tövbe! Bir daha Uludağ’dan başka dağ, Avşa’dan başka ada, Kızılırmak, (pardon pardon) Yeşil Irmak’tan başka nehir görmez gözüm!”

Biz dalga geçmişiz ama bu gerçek oldu. Ba… diyen (ne olur ne olmaz, nokta nokta bırakalım biz!) akademisyen sanatçı herkes “terörist!” Gezi Parkı’nda ağaç kesenlere karşı durmak darbecilik ve müebbetle yargılanma nedeni! Şimdiki bakanlar eskileri aratıyor. İçişleri Bakanı hem de, tacizci polislerinin sırtını sıvazlayarak her türlü insan hakkı ihlalini onaylıyor hatta teşvik ediyor. Polis arabasında yapılan tecavüzle yargılanan polis “benim cenahımdan suç değil” diyebiliyor ve ceza indirimi alabiliyor! Adalet Bakanı bu durumdan pek memnun!

Artık taciz, tecavüz, işkence suç ne olursa olsun, yeter ki mağduru terörist ilan edilsin. Suçlu devlet memurunu hemen masum, hatta kahraman ilan edilip heykelini bile dikecekler! Hatta mağdurun kendisinin de “terörist” olması gerekli değil, ailesinden akrabalarından mutlaka birinin “terör” bağlantısından söz edilsin yeter. Korkarım bunu daha da ileri götürecekler. Artık “teröristlik” çamuruna da gerek yok, muhalif ilan etmek yetecek. Çünkü artık onlardan olmayan herkes, AKP’den olup da ayrı düşünenler de dahil gayrı milli ve “düşman!”

Ama zemheri bitti, cemreler düşüyor, önce havaya indi, bu yazı yazılırken suya düşüyordu, siz okurken toprakta olacak. Yani dağlara da bahar gelir, kardelenler de baş gösterir, kengerler de filizlenir yeniden. İnsanlık suçu tecrid, işkence dünya üzerinden kalkar. Açlıklar, ölümler biter. Her kışın sonu, her yokuşun varacağı bir düzlük var. Bir sabah erken doğuda güneş doğarken bir de bakarsınız ki aynı kızıllıkta dolunay batarken görünür. Siz dileğinizi hazır tutun…


Bu yazı ilk olarak Dersim Gazetesi’nde yayınlanmıştır.