Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. BekirNerden baksan tutarsızlık – Abdulmelik Ş. Bekir

Nerden baksan tutarsızlık – Abdulmelik Ş. Bekir

İktidarın mevcut vizyonu sürdükçe ülkedeki siyasi kriz, siyasi kriz sürdükçe de ekonomik krizin derinleşeceği konusunda aklı başında herkes hemfikir. Krizi yaratan aklın krizi çözmesi pek mümkün değil. İktidarın hâlihazırda odaklandığı hedef arabayı devirmeden seçim sürecini atlatmak.


Abdulmelik Ş. Bekir


I

Türkiye kritik bir sürece girdi. Bu hem içerde hem de dışarıda yaşanan gelişmelerle ilgili. Cumhurbaşkanı Erdoğan, iktidarının en zorlu dönemini yaşıyor. Türkiye’yi oldukça zorlu gün ve gündemler bekliyor.

İflas eden siyasetin sonuçları ve bu sonuçların yaratacağı etkiler yeni görülmeye başlandı. Türkiye ciddi bir siyasi ve ekonomik krizle yüz yüze. Hem içerde hem dışarıda AKP-MHP iktidarının meriyetteki politikasının var olan siyasi ve ekonomik krizi çözmekten ziyade derinleştirdiği kanaati hakim. Toplumda ciddi bir çaresizlik ve umutsuzluk tablosu var.

Başkanlık sistemi ile tüm yetkileri eline alan Erdoğan artık yetki noksanlığından da yakınamıyor ancak topluma söyleyebilecek yeni bir şeyi de yok. Bu çıkmaz ve sıkışmışlık içinde tercih ettiği yol, toplumun büyük çoğunluğunu vatan hainliğiyle suçlama ve sürgünle tehdit etmeden öteye gidemiyor.

İktidarın mevcut vizyonu sürdükçe ülkedeki siyasi kriz, siyasi kriz sürdükçe de ekonomik krizin derinleşeceği konusunda aklı başında herkes hemfikir. Krizi yaratan aklın krizi çözmesi pek mümkün değil. İktidarın hâlihazırda odaklandığı hedef arabayı devirmeden seçim sürecini atlatmak.

II

Dış politikada durum daha vahim. Dış siyaseti iç siyasete tahvil etmeyi siyasi bir tarz haline getiren Erdoğan’ın bugün karşılaştığı diğer bir kriz de bu alanla ilgili.

ABD ve Rusya arasında izlenen denge siyaseti Türkiye’nin ayaklarına dolandı. Tam bir çıkmaz hali. Denge siyaseti yürütmek ekonomik, siyasi ve askeri güç meselesidir. Türkiye’nin muhatap olduğu ülkeler ile kendisi arasında güç orantısı telafi edilmeyecek düzeyde. Maksimalist ve öngörüsüz politikaların neticesi olarak Türkiye dünyanın iki hegemon gücüyle kaldıramayacağı angajmanlara girdi. Kısa süren denge siyasetinde ne kazandığı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte şimdi bir tercih yapmak mecburiyetinde. Var olan iki seçenekten biri tercih edilecek. Tabiri caizse iki seçenek de birbirinden beter. Maliyeti tahmin edilenin de ötesinde olacak.

Bu tercih meselesi şimdilik hava savunma sisteminde somutlaşmış vaziyette. Yani S-400 ve Patriot ikilemi. Ancak boyutları ve yaratacağı etki daha geniş alanlarla ilgili.

Erdoğan durumun vahametini anladığından şimdilik dış siyaseti seçim süreci için kullanamıyor. Her rest çekmenin ekonomide nelere mal olduğu yaşanarak görüldü. Ancak alttan alta krizi aşma arayışı var. Her iki ülkenin idare edilmesi çok mümkün görünmüyor. Önemli olan başa açılan belanın ne kadar zararla atlatılacağı. Heyetlerin sık sık ABD ve Rusya’ya gitmesinin sebebi bu.

Türkiye’nin S-400’leri satacağı üçüncü bir ülke aradığı basına yansıdı. Doğruysa bu ABD’ye meyletmenin zeminini hazırlama anlamına gelir. Gerek ilişkilerin tarihsel geçmişi gerekse de NATO üyeliği önünde sonunda tercihin ABD’den yana yapılacağı yönünde. Bu olasılığın gerçekleşmesinin Rusya’yı rahatsız edeceği sır değil. Zira Türkiye’nin geliştirdiği ilişkiler nedeniyle Rusya’ya borçlu olduğu konular var. Rus uçağının düşürülmesi, büyükelçi suikastı, Suriye içine iki operasyon yapma ve buralarda asker bulundurma, Suriye’de BM’ye göre terörist ilan edilen örgütlerle ilişkiler, Astana ve Soçi’de verilen sözler ile Kürt kartı Türkiye’nin önüne konulacak konu başlıkları.

Rusya’nın elinde kullanacağı epey koz var. Ancak S-400’lerden vazgeçti diye Rusya’nın Türkiye ile ilişkileri tümden kesmesi olası değil. İki ülkenin birçok alanda ilişkileri ve çıkar ortaklığı var. Buna rağmen tepkisiz kalması da beklenmemeli. Hemen adım atacağı iki alan var. Birincisi Türkiye’nin cihatçı gruplarla dosyasını açmak, İdlib başta olmak üzere Suriye’deki askeri varlığını sonlandırma baskısını arttırmak. Suriye rejimi üzerinden İdlib’e yönelik operasyonel faaliyetleri hızlandırmak. İkincisi, Kürt kartını kullanmak. Türkiye’nin canını en fazla sıkacağı ve daha uzun vadeli faydalanma olanağı olduğundan Kürtlere destek verme yoluna gidecektir Rusya. Şam ile Kürtlerin anlaşmasını defalarca deklare eden Rusya son olarak Dışişleri Bakanı Lavrov’un ağzından Türkiye’nin Kürt politikasını kabul etmediklerini ifade etti. Türkiye’ye sapla samanı karıştırmama önerisinde bulundu. Bu durumda Türkiye, beka sorunu olarak değerlendirdiği Kürtlerin statü kazanma kabusu yaşayabilir.

Senaryonun diğer ayağında ise Rusya ile S-400 anlaşmasına bağlı kalmak ve siyasi vizyon olarak da yönünü Avrasya dönme var. Bu senaryoda Türkiye’nin karşılaşacağı fatura birincisinden çok daha ağır olacak. ABD yönetiminin bu konuda çok hassa olduğu, konuyu bulundukları her platformda dile getirmelerinden belli. Türkiye’nin S-400’leri almasının yaratacağı ekonomik ve askeri sorunlara işaret ediyorlar. Bu konunun sadece ABD ile sınırlı kalmayacağı, AB’nin ve NATO’nun da müdahil olacağı bilinmeli. Türkiye çok daha geniş bir blokla karşı karşıya kalacak. ABD’nin kullanacağı ilk kozunun askeri yaptırımların yanı sıra ekonomik yaptırımlar olacağının sinyalleri epeydir veriliyor. Geçtiğimiz yıl bu kozu kısmen kullandı. Ancak bu sefer daha ağır yaptırımların olacağı sinyalleri üst üste gelmeye başladı.

Türkiye’den Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler başkanlığında bir heyet sorunu görüşmek üzere Washington’da, eş zamanlı olarak Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi James Ceffrey’nin başkanlık ettiği ABD heyeti de Ankara’da temaslarda bulunduğu sırada ABD’li yetkililerden uyarı mahiyetinde açıklamalar art arda geldi. ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı Scaparrotti, Kongre’ye bilgi verirken Türkiye’nin S-400 alması durumunda F-35 uçaklarının verilmemesini tavsiye ettikten kısa süre sonra Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Robert Palladino, S-400 almanın Türkiye’nin F-35 programına katılımını gözden geçirilmesiyle sonuçlanacağı açıkladı.

ABD’nin siyasi ve güvenlik bürokrasisinden üst üste açıklamalar gelirken, 2018 yazında Türkiye’den giden demir çelik ithalatını kısıtlayan Trump’tan kongreye gönderdiği mektupla Türkiye’yi vergi muafiyeti sağlayan programdan çıkarmak istediğini iletti. Hegemon güç olması itibarıyla ABD’nin işaret ettiği askeri ve ekonomik yaptırımların yanı sıra Türkiye’nin canını sıkan birçok kozu mevcut.

ABD, 5 Kasım 2018 tarihinde İran’a uygulanan yaptırımlar konusunda Türkiye’yi 6 aylığına muaf tutmuştu. 4 Nisan’da muafiyet süresi bittiği gibi yeni yaptırımların da uygulanması bekleniyor. Türkiye’nin olası S-400 alımıyla ABD’nin bu ayrıcalığa son vereceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Türkiye, İran’a yönelik yaptırımlara uymama yönünde söylem geliştiriyor. Gerçek şu ki uysa da uymasa da ekonomik olarak en fazla zarar görecek olan Türkiye olacak.

III

Bu kadarıyla bitmiyor. Tabiri caizse turpun büyüğü heybede. Türkiye, Rusya ile anlaşsa da anlaşmasa da sıkıntılı olduğu en temel konu Kuzey ve Doğu Suriye’nin durumu. Yani Kürtlerin statüsü. Sanırım ABD’nin Suriye’deN çıkmayacağı tüm taraflarca anlaşıldı. Yanına da İngiltere, Almanya ve Fransa’dan alacağı bir kısım birliklerle Suriye meselesinin çözüm adresini Cenevre’ye taşıyacak. ABD’nin çıkacağına ihtimal vermeyen Rusya Genelkurmay Başkanı General Gerasimov, mevkidaşı ABD Genelkurmay Başkanı Dunford ile 5 Mart’ta Viyana’da bir araya geldi. Görüşmede Suriye’de Koalisyon ile Rusya operasyonları, ağırlıklı olarak da hava operasyonlarının çakışmasını engelleyecek düzenlemelerin tartışıldığı açıklandı.

Aynı gün Cumhuriyetçi Senator Lindsey Graham’ın öncülüğünde bir grup senatörün Trump’a 25 Şubat’ta gönderdiği ve Suriye’de asker bırakılma isteğini içeren mektubu Trump tarafından yüzde yüz katıldığı yönündeki ibare ile imzalanarak yayınlandı. Türkiye’nin olası bir S-400 alımı ve Rusya’ya meyli beka ve varlık sebebi olarak saydığı Kürtlerin Suriye’de statü kazanması ile sonuçlanması içten bile değil. ABD’nin DSG’ye vereceği desteği daha fazla artıracağı öngörülecek bir husus.

IV

Görüldüğü gibi Kürt meselesine realiteden uzak yaklaşım ile kapasiteyi aşan dünya liderliği gibi maksimalist hayallerin vardığı sonuç yukarıda kabataslak çizilen çıkmaz ile karşı karşıya. Ülkeyi içerden ‘soğan-mermi’ ikileminde somutlaşan siyasi ve ekonomik krizle dışarıda ise iki emperyalist güçten birini tercih etme ve bu tercihin yaratacağı ağır faturaya duçar eden Erdoğan’ın çıkmazdan sıyrılması oldukça zor.

Türkiye siyasi krizi aşmazsa ekonomik kriz derinleşerek uzun yıllara yayılacak. Siyasi kriz de kaynağını Erdoğan’ın bizatihi politikalarından alıyor. 31 Mart seçimlerinde ne sonuç çıkarsa çıksın, mevcut politikalar sürdükçe kriz derinleşecek. Tek çare siyasi kriz yaratan vizyon ve politikaların değiştirilmesi. Bu da dışardan Neo-Osmanlıcı sevdadan vazgeçmek, demokrasiye geri dönmek, polis devleti marifetiyle tarumar edilen örgütlenme, düşünce ve ifade özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerin önünü açmak ve AB ipine sarılmaktır. Hakeza bunlarla iç içe geçen ve AKP-MHP ortaklığıyla derinleştirilen Kürt inkarından vazgeçmek.

Lakin Kürt meselesi Türkiye’nin artık kendi kabiliyetiyle bastırabileceği, inkarla ortadan kaldırabileceği sınırları çoktan geçti. Son Soçi zirvesinde en yakın destekçisi İran bile AKP-MHP iktidarının Kürt meselesine yaklaşımına mesafe koydu. İran’ın mevcut yaklaşımının nedeni Kürtleri kendisine yönelik kıskacın dışında tutmakla ilgili olsa da nihayetinde bir realiteye tekabül ediyor. İran’ın tek derdi yayıldığı Ortadoğu coğrafyasında kazanımlarını korumak, oluşturduğu güç periferisini konsolide etmek. Bunun için Kürtlerle savaşmak en son tercih edeceği seçenek. Kürtlerin ABD ile kendisine tam ortaklık ettiğine kanaat getirmeden de Türkiye ile Kürt karşıtı yeni angajmanlara girmez.

Türkiye’nin Kürt politikası eskisi gibi dünyadan destek görmüyor. Bu, Kürtlerin mücadele gerçekliğinin yarattığı bir durum ve geriye döndürülmesi imkansız. Ya mevcut politika sürdürülerek kaos derinleşecek ya da tek çare Kürt realitesi günün şartlarına uygun olarak kabul edilecek.

V

Şimdi mesele Erdoğan’ın bu değişimi gerçekleştirmek isteyip istemediği ve istese dahi toparlama kabiliyetinin kalıp kalmadığı meselesidir. Erdoğan pragmatist yönü olan bir siyasetçi olmakla birlikte, kanımca artık herhangi bir değişim dönüşüme öncülük edebilecek kabiliyete haiz değil. 17 yıllık iktidarı sürecince topluma vaat etmediği şey, söylemediği söz, girişmediği amel kalmadı. Bu sürecin total neticesi bir başarısızlık hikayesi. Kürtler başta olmak üzere topluma güven vermesi imkansıza yakın. Üstelik nasıl dış politikada maksimalist angajmanlara girip kendini hareket edemeyecek duruma getirdiyse, içerde de MHP, Ergenekon ve Avrasyacı güçlerle oluşturduğu Pantürkizm ve Panislamizm karışımı Kızıl Elmacı ferasetle kendini hareket etmeyecek düzeyde bağladı. Bu ortaklıktan çekilmeden yeni bir adım atamaz ancak ortaklıktan çekildiği gibi kendini bu güçlerin gazabına uğramış bulur. Deyim yerindeyse nereden baksan tutarsızlık. Erdoğan’ın bu süreci aşmasından ziyade bu sürecin Erdoğan’ı aşma ihtimali çok daha yüksek.

Previous post
Yeni Yaşam'ın 15 Şubat tarihli sayısı hakkında toplatma kararı
Next post
Kadın gazetecilerden 8 Mart açıklaması