Ana SayfaGüncel31 Mart: İktidar bloğu, Kürtler, medya ve yalan – Nejat Uğraş

31 Mart: İktidar bloğu, Kürtler, medya ve yalan – Nejat Uğraş


Nejat Uğraş*


31 Mart’ta yapılan Mahalli İdareler Seçimi, öncesi ve sonrasıyla Türkiye’deki siyasi partilerin mevcut mevzilerini koruma ve yeni mevziler elde etmek için stratejik/taktik bütün maharetlerini ortaya koydukları bir seçim oldu. Tarihsel bloku oluşturan sistem partilerinin “kendine yakın ve bağlaşık olan toplumsal grupların” desteğini kazanmak için yaptıkları güç mücadelesinde üçüncü bir seçenek olarak Kürt siyasal hareketinin doğu/batı ayrımından mütevellit stratejisi kritik bir eşik olarak batıdaki –özellikle metropollerde- sonuçlara doğrudan etkide bulundu. Bu nedenle 31 Mart seçimleri iktidar bloğu ile Kürt siyasal hareketi arasında asimetrik bir güç savaşının tartısında geçti dersek eksik bir saptamada bulunmuş olmayacağız.

31 Mart’ın, bu bağlamıyla AKP/MHP bloku ile Kürt siyasal hareketi arasındaki büyük bir karşılaşmaya ve hesaplaşmaya sahne olacağı herkesin malumuydu. Meselenin bir seçimi kazanmanın da ötesine geçeceği bir sır değildi. AKP/MHP iktidar bloğunun, Kürt halkının kazanılmış mevzilerine dönük kayyım atamalarına karşı Kürt siyasal hareketinin “bizimdi, yine bizim olacak” iddiası ve meydan okumasıyla büyük bir referanduma dönüşmüştü zaten. Elbette ki bu karşılaşma iki eşit güç arasında değil; olağanüstü bir güçle neredeyse gücünü sadece halktan alan diğer bir güç arasında geçti (Bu saptama halkın karar alma süreçlerinde yer aldığı anlamına gelmemektedir).

“Ancak güçlünün bu gücü öfkeli bir asabiyeti de beraberinde getiriyor(du). Sahip oldukları tüm olanaklara rağmen güçlerinin açıklanması mümkün olmayan bir sınırının olduğunu da [Kürt halkı yılların mücadele birikimi ve deneyiminden] keşfetmiş durumda.”[1] John Berger bunu “Boğucu egemenliğe karşı direnişin gücü” olarak tanımlıyor. Boğucu egemenliğin direniş karşısındaki öfkeli asabiyeti “davul gümbürtülerinin ve çınlayan borazanların eşlik ettiği en küflü vatan millet retoriğinin”[2] soslanmış, salçalanmış ve bulandırılmış türlü halleri seçim süreci boyunca medya eliyle kitlelerin üzerine yalan rüzgârlarıyla boca edildi. Aynı saldırgan ve hedef gösteren dil seçim sonrasında da tırpanlamaya devam etti/ediyor.

Masa başı şövalye: Medya

Gerek seçimlerin yapıldığı güne kadar gerekse de seçim sonrası yurttaşların özgür ve egemen siyasal iradelerine karşı geliştirilen kuralsızlık ve suistimal edici uygulamalar iktidar bloğu tarafından yalan üzerine kurulu bir dille müdafaa edilerek kitlelerin tüketimine sunuldu. Bu sunumun iktidar bloğunun propaganda yapıcıları tarafından Goebbels’e rahmet okutan, yalanın bıktırıcı bir vaaz eşliğinde ve “etik imha yöntemleri”yle[3] birlikte sınır tanımayan bir raddeye ulaşmış olmasıdır. “Rasyonalitenin tümden imha edildiği, insanlık ve hümanizm ile ilgili değerlerin tümden inkâr edildiği akıl almaz bir mistifikasyonun”[4] taşıyıcılığını yapma ve yaygınlaştırılması konusunda medya birinciliği kimseye bırakmadı. Öyle ki her zaman sahibinin sesi olan “medya bu ülkede hedefi hep nişan alınan yere koymuştur”,[5] koymaya da devam ediyor.

“Ana akım medya etik imha haberleriyle [kendisinden yana olmayan herkesi, her kesimi ve bir bütün olarak toplumsal muhalefeti] gece gündüz topa tut(ma)”[6] konusunda masa başı şövalyeliğiyle otorite–itaat ilişkisine yeniden tarihsel bir bağlam kazandırıyor. “medya [reisini] hoşnut etmek arzusunda ve bu türden bir göreve ilk kez çağrılmadığından, yerine getirme konusunda gösterilen heveskârlık, sürat ve etkenliğin”[7] takdire şayan olduğunu söylemek gerekiyor.

Ahlaki veba: Yalan

Kürtlerin ve bir bütün olarak toplumsal muhalefetin başlıca öncelikleri, değerleri, ilkeleri, tutumları ve hayata karşı duruşunun hedef alındığı ahlaki bir vebayla karşı karşıyayız. Adeta Kürtleri “istenmeyen bir mülteci durumuna düşüren”[8] dilin kendisi seçim heyecanıyla nutkun ucunu kaçırmanın çok ötesinde yeni-kolonyalist dilin topluma zerk edildiği bir ihtivaya da işaret ediyor. İhtiyaç duyulan ve temsil edilmenin yaratıcı alanı olan demokratik siyaseti gömmek ve üzerini örtmek konusunda yeni gasp planlarını yürürlüğe koyma hazırlığı içerisinde olduklarını seçim öncesi aşikâr etmekten çekinmeyen iktidar bloğu, sonrasında da aşikâr ettiğini yapmakta bir beis görmüyor. “Sol ayağıyla giderken sağ ayağıyla dönmeyi büyük bir gurur vesikası haline getirdikleri”[9] kamusal erdem çarkını rantla ve yalanla besliyorlar. Ülkeyi baştan sona büyük bir yalan girdabının içine itiyorlar. Bu kez sonuçları ayarlayamadılar. O sebeple eşeleniyorlar. “Oy kullanmak onların yüksek çıkarlarına körleşti”ği[10] anda hiçbir demokratik teamüle, bilimsel mülahazaya ve hukuki dayanağa ihtiyaç duymadan apatiyle ve tiksintiyle saldırıyorlar. “Seçime hile karıştırma denen o tarihsel sahtekârlığın”[11] işlendiğini en sahici ve en mağdur tumturaklı/oturaklı yurttaş kaşarlığıyla iddia edebiliyorlar.

Oysa ki “sahtekârlık, faillerinin ve suç ortaklarının maharetine ve ellerine geçen fırsata bağlı olarak seçimden önce işlenebileceği gibi seçim sırasında ve sonrasında da işlenebilir.”[12] Sorun şu ki sahtekârlığa ihtiyacı olan muktedirlerdir. Suçlama malzemesinin belirgin biçimde zayıflığı ve cılızlığı dikkate alındığında “insanın yalan söylemeye muktedir tek hayvan olduğu evrensel gerçeği özürlerin en alası ve mazeretlerin en mükemmeli haline gelebiliyor.”[13]

“Çünkü” diyor Hannah Arendt, “Yalanlar, çoğu zaman gerçeklikten çok daha makul, akla çok daha yatkındır, çünkü yalancı, izleyenin ne duymak istediğini ya da nasıl bir beklenti içinde olduğunu önceden bilmenin sağladığı büyük avantaja sahiptir. Yalancı, toplumun tüketimine sunacağı hikâyesini hazırlarken, hikâyesinin inandırıcı olmasına özellikle dikkat etmiştir. Oysa gerçekliğin bizi hiç ummadığımız şeylerle karşılaştırmak gibi rahatsız edici bir alışkanlığı vardır ve biz her seferinde buna hazırlıksız yakalanırız.”[14]

Hülasa;

İktidar bloğunun dördüncü kuvvet medya eliyle yalanı bir tarz-ı siyaset haline getirmesi mevcut aşınmanın ve yozlaşmanın ulaştığı boyutu göstermesi açısından oldukça önemlidir. Yalan bir olgu olarak Türkiye siyasetini belirlemede ve kitleleri sersemletmede iktidarın en büyük manivelası durumunda. Öyle ki Arendt’in işaret ettiği hikâyelerinin inandırıcı olma ahvaline bile ihtiyaç duymuyorlar artık. Alenen yapılan ve her gün müteaddit kereler yenilenen bu eylem karşısında Kürt hareketinin savunma refleksleri ile karşılık vermesinin -niyetten bağımsız da olsa- vebanın yaygınlaşmasına hizmet ettiği gerçeği de görülmelidir artık. Bu nedenle Türkiye’deki demokratik siyasetin sahici bir mecraya çekilmesi konusunda Kürt siyasal hareketinin göstereceği hassasiyet büyük bir önem arz ediyor. Özellikle 31 Mart seçimleri bu bağlamda konunun enine boyuna irdelenmesi açısından en güncel ve yeterli verilerin olduğu bir süreç olarak sonuçlar kadar tartışılmayı hak ediyor. Kürt siyasal hareketinin ahlaki vebaya karşı hakikati önceleyen proaktif bir siyaset kurgulaması demokratik siyasetin temel önceliklerinden biri olarak gündeme alınmasının zamanını işaret ediyor. Çünkü kurulan bu yalan imparatorluğuna karşı John Berger’in işaret ettiği patika demokratik siyasetin nirengi noktasını oluşturuyor: “Üzerine titrememiz gereken yegâne şeyin hakikat olması. Bunun fevkinde hiçbir şey düşünülemez.” [15]


[1] John Berger, Kıymetini Bil Her Şeyin, Metis
[2] Jose Saramago, Görmek, Kırmızıkedi
[3] John Berger, Kıymetini Bil Her Şeyin, Metis
[4] Hamit Bozarslan, İrfan Aktan’la Röportaj, Duvar Gazetesi, 13 Nisan 2019
[5] Jose Saramago, Görmek, Kırmızıkedi
[6] John Berger, Kıymetini Bil Her Şeyin, Metis
[7] Jose Saramago, Görmek, Kırmızıkedi
[8] John Berger, Kıymetini Bil Her Şeyin, Metis
[9] Jose Saramago, Görmek, Kırmızıkedi
[10] A.g.e
[11] A.g.e
[12] A.g.e
[13] A.g.e
[14] Hannah Arendt, Siyasette Yalan, Sel
[15] John Berger, Kıymetini Bil Her Şeyin, Metis

*Yurttaş
Previous post
Kağıthane’de 4 katlı bir bina çöktü
Next post
İmamoğlu Guardian'a konuştu: Korkulan biri olmak istemiyorum