Ana SayfaManşetKaramsar umut – Xane Anuş

Karamsar umut – Xane Anuş


Xane Anuş


bir pencere yeter bana bir tek pencere

bilince ve bakışa ve suskunluğa

işte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı

anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı

ve sor aynadan

adını kurtarıcının

ve işte senden daha yalnız değil mi

ayaklarının altında titreyen gökyüzü?

yıkıntı elçiliğini, peygamberler

kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?

ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin

bu patlamalar ardarda

bu zehirli bulutlar?

ey dost, ey kardeş, ey herkes!

yazın tarihini gül soykırımının

Füruğ Ferruhzad

 

Çağa yenilmiş güller. Adım adım soykırım anını çağrıştırıyor sesler, sözler ve söylenemeyenler.

Hareketsiz kılınmış vicdanlar ama hareketli kılınmış kötülüğün boy verdiği günlerin ortasında haykırıyor yine de kadınlar: “Anladım, birden yolum yok, yolum yok yolum yok / Çılgınca sevmekten başka…”

Yaşanmışlığı ile yılları devirmiş, zindan önlerinde büyümenin erdemi ile düşmanının çok dostunun az olduğu günlerden geçmiş kadınlar. O yüzden sitem etmiyorlar. Biliyorlar ki haklı olmak, haklı olduğunu bildiğin günlerde ve anlarda haykırdığın anda konforun çekimine yenilen kitleler için gözlerini kapatıp görmeyeceğin bir devekuşu oyunu olur. Sonra çıkıp birileri o günlere güzelleme yapar, edebi metinler, seyirlik oyunlar, sahte vicdan sarmalı ile erdemlilik oyunu oynar. Ta ki bir daha kötülük tüm hücreleriyle harekete geçinceye değin.

‘İyilik’ ya da ‘kötülük’, ‘aydınlık’ ya da ‘karanlık’ hiç de şaşkınlığa yer bırakmayacak kadar bu coğrafyanın iç içe geçmiş hakikatleridir. Çok da uzağa gitmeyin, coğrafyanın tarihine bakın. Mesela 1915’e. Hala yaraları kanayan, toprak altında ve üstünde mezarsız bir halk var. Her ailede bir hikayedir uzak geçmişte kalan. Ama öyle değil işte, gelir bulur acı ile hafızanın acıya her meyil ettiği zamanlarda.

Bakınız 1938’e. Dersim’de uçurumlardan atlar kadınlar, zulmün dayanılmaz olduğu yeryüzünde bir kaçış, tanrıya bir rest çekiştir. Kanar Munzur, kanar ovalar her adım attığın kara parçasında. Unutmak istersin ailenin neden bazısının soy kütüğünün olmadığını, neden köksüz sürüldüğünü. Nefes alıp vermek kadar bir yaşamsa önüne düşen, genetik hafızanın rüyalarına düşürdüğü bir tren vagonudur Cemal Süraya’nın gözlerinde havlayan köpekler ve gece karanlığında kalırsın.

Bakınız Maraş – Sivas’a. Hala sokaklarında çocukları karınlarından sökülüp alınmış anaların çığlığı gelir kulaklarınıza. Tekmili birden üstüne gelen kötülüğe karşı nöbet beklersin. Sivaslı Bese’nin Alibaba’daki evinde çığlıklar yükselir, henüz beşikteki yavrusunun parçalanmış kafatasıdır elinde kalan.

Bakınız; Şırnak’ta Nafiye’dir. Talan edilmiş bir şehirden korumaya çalıştığı çocuklarına siper eder kendini ve tam göğsünde vurulur kalır, çığlıklardır kentin göğünde dolanan.

Durdu mu, bitti mi sanırsınız? Bitmez. Kötülük bir sistemli yok etme hareketidir ve hiç de gözünüzde büyüttüğünüz insanlık erdemine sığmaz.

Mesela annesi ile aynı yaştaki Hatice İdin’i kafasından vurur çocuklarının gözü önünde ve akşam gider annesine sarılır, katil olay yerine döner her sarılışında.

Cizre’de Hediye evinin avlusunda vurulur ve henüz 5 yaşındaki kızı onun can çekişini izlemeye mahkum edilir. Bodrumlarda yakılır evlatlar anneleriyle birlikte.

Suruç’ta kızı ve oğlunun düşünü paylaşmak için yola çıkan Ferdane’nin bedeni parçalanır. Kameralar kayıttadır, kan ve feryat gökyüzünü kaplarken.

Ankara’da “Ben öleyim, bütün gençler yaşasın” diye yaşlanmış dizlerinde derman bulup yola koyulan Meryem’dir mesela. Bedeni paramparça savrulur 103 kişi ile birlikte kanlı gökyüzüne.

“Cennet anaların ayakları altında”ymış! Laf u güzaf. Bırakın bu ‘anne’ edebiyatı ile günün moda deyimi ile duyar kasmayı. İyilikten çok kötülük örgütlüdür bu coğrafyada ve insana erdeme ve yaşama dair hiçbir şey kutsanmaz. Açın gözlerinizi, birbirinize “insanlık”, “vicdan” dersi vermekten vazgeçin.

Birileri yaşar, birileri kaçar, birileri durur, birileri yürür, birileri direnir, birileri teslim olur… Hiçbir adaleti ve terazisi yoktur yaşadığımız günlerin. İleriye kalan kişinin kendiyle olan hesabıdır, aynalara yansıyan.

İnsan soyu acı kapısına gelmeden harekete geçmez. Ve her daim acı kapısındadır bu coğrafyanın kadınlarının. O yüzden yalnızdırlar sıradan kötülüğün cellâtlarının karşısında bir parçaları dirhem dirhem erirken. 30 yıl önce Amed zindanının kapısında da 30 yıl sonra Gebze zindanının kapısında da.

Ama illa ki sorulur hesabı acısı ile yalnız kalanların. Çünkü doğurur kendini acı da kötülük gibi.

‘Yazılır gül soykırımı’nın tarihi o kadar acı ve utanç bırakmıştır ki, kimse yalnız değildir artık. Kötülük kitleler halinde zafer çığlıkları atarken, ‘iyi’ olmanın sahteliği ile “ama…”larla konfor peşinde koşan, büyük lafların altındaki küçük hayatlardır yalnız olan.

Karamsar olmak lazım evet ama umuda tutunanların karamsarlığı ile. Kapkaranlık günlerin döngüsünde o kadar karamsar olmalı ki dönüp sorabilmeliyiz aynalara: “Yüzü suyu hürmetine yaşadıklarımız kim ve kaç kişi?”

Az’dır. Sayısal bir azlıktan bahsetmiyoruz. Sayıları 7 binin üzerinde, duvarların ardında açlığa yatırdıkları bedenleri ile direnenler.

Duvarların dışında bir avuç kadın azdır “harekete geçelim” diye birbirine öğütleyen hareketsiz varlıkların çağında. Ve her zaman  az olmuştur ömürden yiyen ama illa ki kötülük karşısında eğilip bükülmeden, yolunda yürüyenler.


Yazarın önceki yazıları:

Antigone olmak

Asimetrik bir fotoğraf: İçimdeki çocuğa dair

Bir veda diyalogu