Ana SayfaEkolojiYıkılan binalar ya da şehrin imzası: Talan – Güney Güneyan

Yıkılan binalar ya da şehrin imzası: Talan – Güney Güneyan


Güney Güneyan


Her şefin yemeğinde gizli bir imza, her iktidarın yönettiği şehirlerde ise bir takım simgeler vardır. Şehirlere farklı anlamlar yüklememiz, bakıp iç çekmemiz de tam olarak bununla alakalı.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, özellikle büyük şehirlerin sembolü olmuş pek çok simge karşınıza çıkacaktır. Fakat bir bacağı uzun süredir aksak olan İstanbul’da bu durum biraz farklı.

Solgun yeşili, kirli bir maviyi, kırgın bir griyi bu şehrin güzellemesine yakıştırmak epey bir yakışıksız olsa da geride kalan bu süre bizlere rant, estetik yoksunluğu, güvencesiz yapılar ve pek daha fazlasını içeren birçok olguyu barındırdı. Neredeyse çeyrek asırdır İstanbul’u yönetenlerin, belleğimizde yarattığı tahribatlar şüphesiz ki kısa sürede onarılacak şeyler değil. Yine de talandan ve tırpandıkça tırpanan bu şehrin özgürlüğüne kavuşması kısa bir süre önce oldu!

Talan ve tırpancılık

Bugüne gelinceye değin, dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki’nin Sultanahmet’teki İstanbul Tapu Kadastro Bölge Müdürlüğü binasında bir basın toplantısı düzenlediği o güne gitmek istiyorum. Çünkü o gün Özhaseki’nin gündeminde yine olası İstanbul depremi vardı.

Kentsel dönüşüm yasasıyla istenilen hedefe ulaşılamadığını söyleyen Özhaseki yeni çıkaracakları yasayla bina bazlı değil, bölge bazlı dönüşümü hayata geçireceklerini söylemişti.

Açıkça görülüyor ki; öyle de olmadı. İskansız binalar, güvencesiz yapılar, toplu konutlar, estetikten nasibini almamış ne idiği belirsiz bir modern kentleşme dönemi sonrası Recep Tayyip Erdoğan’ın “İstanbul gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum” açıklaması yapması da halen belleklerimizde güncelliğini koruyor.

Bu şehre yeniden bir şekil verilmesi, yeniden bir mevzuat oluşturması, yeni bir ortam sağlanması kesin ve de gerekli görünüyor, evet. Fakat bunu yaparken nasıl bir enkaz bilançosuyla karşı karşıya kalındığının da bilinmesi gerekiyor.

14 Eylül 1509’da İstanbul tarihinin en şiddetli depremini yaşadığı Kıyamet-i Suğra denilen depremin ardından Marmara Denizi’nde tsunami meydana geldiğini okumuşuzdur. Boyları yaklaşık on metreye kadar yükselen dev dalgalar şehirde adeta bir tufan yaşatmış; bu olay yer bilimciler tarafından son yüzyılda Doğu Akdeniz’de görülen en büyük doğal afet olarak tanımlanmıştı.

Yıldız Teknik Üniversitesi Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Dr. Şükrü Ersoy, 1509 depremini “İstanbul’un en sağlam merkezi kesiminde meydana gelen, şimdiki büyüklüğüyle yaklaşık 7.7 diyebileceğimiz, enerji olarak yaklaşık üç tane Kocaeli depremi büyüklüğünde, çok büyük bir depremdi” şeklinde tarif etmesi hafızalarımızda halen tazeliğini koruyor olsa da Türkiye’deki çarpık kentleşme ve betonlaşma, siyasi rant yaratma çabasıyla birleşince talan edilen bir şehrin omurgasını oluşturan simgeler de hızla yayılmaya başlıyor.

Bugün Büyük İstanbul depreminde birçok ilçe  ve sayısı yüz binleri bulacak olan binalar ne yazık ki yerle bir olacak gibi duruyor. Daha önce Kartal’a, 22 Nisan günü ise  Kağıthane’de çöken binalar da bunun habercisi.

Bu olay sonrası Kağıthane’ye gittim. Mahalleliden bazılarıyla konuştum ve bazı izlenimlerim oldu.

“Burada para konuşur!”

22 Nisan günü Kağıthane’de iki yıl önce temel kazısı yapılan inşaat alanının destek duvarı çökmesiyle bazı şeyler dillendirilmeye başlandı.

Çarpık yapılaşmanın hüküm sürdüğü birçok yer gibi burası da yarım asırdan çok daha fazladır ayakta durmaya çalışan kaçak binalar ile dolu.

Mahalleliler kentsel dönüşüme sıcak baksa da bir bakıma da istemiyorlar. Çünkü neredeyse kira tutarında aidat isteyen firmalar bu alanları yasal yollarla talan etmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Kimsenin de bu tür firmalara güveni yok.  Nitekim kimsenin kira tutarı kadar aidat ödemesi yapacak bir maddi gücü bulunuyor. Nihayetinde ise  sayısı on binlercesine bulan bu insanlar kaçak binalarda yaşamak zorunda kalıyor. Ve çareyi İmar Barışı’nda arıyor.

Kimsenin orada oturanlara bir şey sorma gereği duymadığını; burada adeta paranın konuştuğu söylendi. Karşı çıkanların kale alınmadığından ve geçmiş süreçte belediye yetkililerine haber verildiğinden, fakat aylardır gelip bakılsa da “buraya bir şey olmaz” diyerek gittiklerini belirten belediye yetkililerinin olduğu belirtildi.

Savuşturdukları aileler ve kapı ardında çevrilen olaylar bütünü sebebiyle de belki de bugün bu binanın çökmesine sebebiyet verildi.

Sebepleri farklı olsa da failleri aynı

Kaçak veya kusurlu yapılara affedici davranmanın, rant uğruna imara aykırı yapılara uzlaştırmacı yaklaşmanın sebebi olarak İmar Barışı getirildiğinde vergi kayıplarının engellenmesi adına bu durumun bilinirliğini sağlanması amaçlanmıştı.

2018 yılı itibariyle arsa vasfından alınan emlak vergisinin yapı vasfından alınmasıyla devletin yaklaşık olarak elli milyar ekonomik fayda sağlayacağı da öngörülüyordu. Tabii, şimdi ne olduğu ve ne olacağı belirsizlik içeren bir durum, ama İmar Barışı’ndan çok, büyük rantın affı da diyebiliriz.

Nitekim bugün ve gelecekte çökecek olan yüz binlerce binanın altında bu imza taşınıyor olacak. Fakat bu imza, şefin yemeğine kattığı gizli bir imzadan çok, gelecekte yüzlerimizde acı, ağzımızda ekşi bir tat bırakacak.

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, “Biz süratle burada öncelikle 19 daha sonra 24 tane evi güvenlik gerekçesiyle boşalttık. Burayı Yahya Kemal Kompleksini kriz masası yaptık. Ailelerle komşularla bir araya geldik ve üzüntülerini paylaştık. Bütün Türkiye adına onlara geçmiş olsun diliyorum. Kriz masası görevi başında, ilk etapta o geceyi bazıları 428 nüfus, adreslerini bize söylemek kaydıyla aile yakınlarına ve otellerine yerleştirdik. Tedbirlerimizi aldık” dese de çevredekiler böyle düşünmüyor.

Tüm bunlara örnek olarak bahsi geçen Kağıthane’deki çökme hadisesi de bina kaynaklı değil gibi duruyor. Bu olay her ne kadar kazı kaynaklı olsa da failleri biliniyor.

“İmar Barışı” adı altında geçtiğimiz dönemde de birçok sağlıksız binayı oy garanti etmek için ruhsat ve tapu vererek belediyeler için siyasi rant kapısı hâline getirildi. Bu ve bu gibi durumların yaşanmaması için çarpık yapılaşmanın önüne geçilmesi amacıyla şehir planlamacılar ile değil, müteahhitler ile dirsek çürütüldü.  Betonlaşan bu şehirde, olası bir deprem halinde yaşanacak yıkım ve can pazarını tahayyül edebilirsiniz.

Yerlikaya konuşmasına şöyle devam etti; “Yapmaya çalıştığımız önce bir teknik durum tespiti. Bu 24 tane evin bastığı toprak zemin etütlerini gerek bakanlık, il müdürlüğü aynı zamanda koordinasyon içerisinde bulunduğumuz üniversite toprağın etüdünü yapıyor. Bu zeminin üzerinde bulunan ve boşaltmak zorunda kaldığımız binaların da depremsellik risk analizlerini de süratle yapmaya başladık. Bunlar tamamlandıktan sonra nasıl bir yol izleneceğini sizlerle paylaşacağız.”

Unutulan bir şeyin olduğu apaçık. Çünkü bugün Çevre ve Şehircilik Bakanı koltuğunda bulunan Murat Kurum, bildiğiniz gibi uzun bir süre Emlak GYO’nun genel müdürlüğünü yapmıştı. Bugünkü durum neticesinde ise onu farklı bir statüde görüyoruz.

Şehirlerin müteahhitler ile kurulmadığının bilinmesi gerekli. Bakan Murat Kurum’un da bu olay sonrası bazı açıklamaları olmuştu. Kurum, “İnşaat firması hakkında suç duyurusunda bulunuldu” diyerek “Kentsel dönüşüme finansman desteği de verilecek” ifadelerini kullansa da bugün bu yapıların yükselmesi ve rant anlayışının Türkiye’nin tüm yanına entegre edilmesinde kimlerin parmağı oldu belli.

Kentsel dönüşüme verilecek finansman desteğinin de hangi kurum veya kuruluşa verileceğini de kamuoyu ile paylaşılmasını isterdim doğrusu. Çünkü ülkenin plansız ve günübirlik ekonomik politikaları yönetmek isteyen kişilerin, sıcak para akışını sağlamak için ellerini başının arasına alıp düşünmediğinden ötürü tüm bunlar oluyor.

Türkiye’ye giren kayıt dışı para ve inşaat sektörüyle her yana dikilen tüm ruhsuz binalar, ülkedeki ekonomik dengeyi kurmaya yarıyordu. Fakat insan canının değeri yokmuş gibi davranan insanlara, insanca seslenmek zor geldiği için nokta koymak zorundayım. Yapan da yıkan da onlar, fakat yine yapan da yıkacak olanlar da onlar olacak.