Ana SayfaManşetDemokratik siyasetin zaruriyeti – Nejat Uğraş

Demokratik siyasetin zaruriyeti – Nejat Uğraş


Nejat Uğraş*


“İktidar ve devlete koşturulan siyaset, siyasetin inkârıdır.”

Açlık grevleri ve ölüm oruçları can kaybı yaşanmadan sona erdi. Herkesin ortak beklentisi ve temennisi olan bu durumun serencamı 2 Mayıs’ta avukatlarının Abdullah Öcalan’la İmralı’da  yapılan görüşme sonrası yapılacak çağrıya kilitlendi. Nihayet 22 Mayıs günü avukatların bir kez daha İmralı’ya gidiş haberi ile yapılacak resmi açıklama beklendi. 26 Mayıs sabahı beklenen sona ilişkin resmi açıklama yine Öcalan’ın avukatları aracılığıyla kamuoyuna duyuruldu. 200. gününde olan açlık grevleri ve neredeyse bir ayını dolduran ölüm oruçları kısa ve net bir mesajla sona erdirildi. 2 Mayıs günü yapılan görüşmede dört ortak imzayla yedi maddelik konu başlıklarını yazılı olarak sunan Öcalan mezkur maddelerin tartışılmasının önemine bir kez daha gerekli vurguları yaparak demokratik siyasetin önünün açılmasının herkes için hayırlı sonuçlar doğuracağına işaret etti.

Açlık grevleri ve ölüm oruçlarının sona erdirilmesi ve olası sonuçları ilgili çokça yazılı ve sözlü değerlendirmeler yapıldı. Katıldığımız görüşlerin ve analizlerin yanı sıra itirazlarımızın da olacağı bazı belirlemeler de oldu. Ama bizim buradaki esas derdimiz Öcalan’ın yedi madde arasından saydığı demokratik siyasete olan vurgusu ve bir konu başlığı olarak mevzuyu oldukça önemseyen tutumuyla ilgili olacaktır. Demokratik siyasetin iktidar bloğunca zaptu rapt altına alınmış olması, zifiri bir karanlıkla boğuntuya getirilmesi “demokratik siyaset” alanının bütün açıklığıyla tartışılması zaruriyetini de fazlasıyla açık etmiştir. Konuyu tartışmada temel referansımız yine Öcalan’ın demokratik uygarlık paradigmasında ortaya koyduğu görüşler etrafında şekillenecektir.

Başlayalım o zaman.

Egemenlik ve siyaset

Demokratik siyaset, verili koşullarda öncelikle baskı ve sömürüye dayalı egemenliğe karşı özgürleşmeyi esas alan direniş ve mücadele çizgisinin temel bir izlek olarak kabul edilmesidir.

Tarihsel-toplumsal gerçeklik içinde “egemenlik” denilen olguyu “güçlü ve kurnaz adam” dan başlayarak kadın sömürüsü, ataerkil hiyerarşi, devlet ve uygarlığın toplamı olarak  özetleyebiliriz. Burada merkezi uygarlık; tekel ve bu tekel etrafında şekillenen kent, sınıf, devlet üçlüsünün kadının, halkların, toplumların ve doğanın aleyhine kendisini büyütüp çoğaltması ve topluma kendisini tek seçenek olarak dayatmasıdır.

Özgürlük ahlakı ve siyaset ise, kendilerine ilişkin kavramlaştırmalar yapılarak bilince çıkarılmadan çok önce de doğal halleriyle vardı. Tabi ki doğası gereği, sözünü ettiğimiz tekel eksenli ataerkil, hiyerarşist, devlet merkezli uygarlık sürecine ve ilişkilerine karşı hep direniş içinde olagelmiştir. Demokrasinin de ilkin doğal biçimiyle ilksel-komünal toplumda ve onun en gelişmiş düzeyi olarak neolitik toplumda hayat bulduğu ve tarihsel, toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan uygar topluma geçişle birlikte hiçbir zaman son bulmayıp, koşullara bağlı olarak daralıp genişleyerek demokratik toplum mücadelesinde hep yaşatılageldiği görülmektedir.

Devlet ve demokrasi

Demokrasi ve devlet arasındaki ilişki ve çelişkinin niteliğine baktığımızda, demokrasinin toplumun kendisine ve halklara; devletin ise baştan itibaren demokrasiden bir sapma olarak sınırlı bir zümre etrafında üst-topluma ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Toplum olmadan devletin olamayacağı, fakat toplumların oldukça uzun tarihsel süreçler boyunca devletsiz olarak var oldukları ve olabileceklerini tarihsel okumalarımızdan anlayabiliyoruz. Toplum denilen olgu kendi tarihselliği içinde ortak yaşam kültürüne sahip ve özsel olarak komünal olana içkin bir gerçeklik olup, doğallığında demokratik tarzda hareket etmeye eğilimlidir. Gerçekte olan ise, artık-ürün ve değer gaspına, ideolojik tahakküm araçları, zor aygıtları ve idare etme anlamındaki yönetim zanaatına ve bunların toplamına dayanan devletin “liberal” veya “sosyalist” gibi niteliklerinin olamayacağı yaşanan tarihsel deneyimlerden de anlaşılmıştır. Amiyane tabirle söyleyecek olursak devlet devlettir. Ve yeryüzündeki en büyük tekeldir.

Tekelcilik, toplumun çoğul demokratik/komünal doğası, gelişimi aleyhine örgütlenen “ilk halka” ve de kendisini katlayarak büyüten sermaye ve iktidar birikimi ile bunlara hizmet eden bilgi birikim süreçleri olarak yorumlanıp anlaşılır kılınırken; devlet, demokrasi karşıtlığı temelinde ideolojik-dinsel yönetim tekeli, siyasi ve askeri tekel, ticaret tekeli  üzerinden kendisini büyütmüştür. Yani Kapitalist Modernitenin başat siyasal formu olan ulus-devlet, azami kar ve iktidar tekeli olarak şekillenmiştir. Kuşkusuz bütün bu ilgili birikim süreçleri halkların demokrasi, özgürlük, eşitlik mücadeleleri açısından direnişsiz, isyansız yaşanan süreçler değildir.

Demokratik uygarlık gerçeği

Öcalan, uygarlığı tekel etrafında şekillenen kent, sınıf, devlet üçlüsünün toplum ve doğa aleyhine gelişmesi olarak değerlendirirken; ezilen ve direnen cins, etnisite, halklar, diller, kültürler, inançlar gibi geniş toplumsal gruplar açısından demokratik uygarlık gerçeğini göz ardı edilmemesi gereken temel bir kavramsallaştırma olarak formüle etmiştir. Bu kavrayış ve yorum tarzı hakikate yakın olduğu kadar diyalektik felsefe ve yöntemin de bir gereğidir aynı zamanda. Ancak demokratik uygarlık gerçekliği resmi ve merkezi uygarlık kadar sistemli ve etkin değildir aksine pek çok açıdan sistemsiz ve güçleri dağınıktır. Mamafih çok daha derinlikli tarihsel bir geçmişe sahiptir. Gerekli olan, bu tarihsel-toplumsal gerçekliğin sistemli bir güce dönüşmesi yönünde zihinsel, ahlaki ve politik mücadeleyi ciddiyet, azim ve kararlılıkla yürütmek, buna öncülük edebilmektir.

Demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü paradigmayı esas alan Kürt siyasal hareketi, meşruiyetini her şeyden önce ahlaki ve politik toplumdan almaktadır. Beş bin yıllık merkezi uygarlığın ve beş yüz yıllık kapitalist modernitenin sermaye ve iktidar birikimi ile bilgi birikim süreçlerine bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal ve kültürel kırımlara, doğaya yönelik yıkımlara karşı demokratik uygarlığın temel birliği olarak ahlaki ve politik toplumu esas alan bir muhtevaya kavuşması işin esasını oluşturmaktadır. Demokratik uygarlık sistemi, toplumsal doğanın varoluş halinin ve gelişmesinin ahlaki ve politik toplum temelinde incelenmesini varsayan sosyal bilim okulu boyutuyla da kendisini ifade etmek durumundadır. Öcalan bunu şöyle formülize etmektedir: “Demokratik uygarlığı hem bir düşünce sistematiği, düşünce birikimi, hem de ahlaki kurallar ve politik organların bütünlüğü olarak ifade ediyorum.”

Sonuçta devletli uygarlık sisteminin derinleşen ve süreklileşen bunalımı ile yeni uygarlıksal çıkışın henüz tam olarak belirginleşmediği bu geçiş aşamasını, yani Demokratik uygarlık çağ’ını koşullayan temel unsurlardan biri de siyasetin demokratikleştirilmesi olmaktadır.

Siyasetin demokratikleştirilmesi

Demokratik uygarlığın toplumsal yaşama ve sorunların çözümüne dair tutum ve yaklaşımlarına baktığımızda özgürlük, demokrasi, eşitlik, adalet, iyilik, güzellik, mutluluk, hakikat ile kolektivizm; çok kültürlü temsil, demokratik katılımcılık, aleniyet gibi başlıca ilke ve kavramları görmekteyiz. Demokratik siyaset ancak bunların gerçekleştiği oranda anlam bulup değer ifade edecektir. Bu meselde sorular şunlardır: Bu ilkeler pratikte nasıl temsil edilecek? Kitleler politik ve doğrudan katılıma nasıl çekilecek? Herkesin karar alma süreçlerine katılımı nasıl sağlanacak? Halkın adına kararlar almaktan ne zaman vazgeçilecek? Siyaseti seçimlere ve parlamentoya indirgeyen ve devrimci ırasından soyutlayan yaklaşıma kim ‘dur’ diyecek? Hakkaniyet, liyakat, emek, değer, ideolojik ve politik feraseti esas alan bir temsiliyetin sağlanmasında esas merci kim olacak? Sorunların çözümüne nasıl yaklaşılacak? Demokratik siyaset alanının güncel görevi öncelikli olarak bu soruların cevaplarıyla ilgili olmak durumundadır.

Çelişki ve gelişme

Yaşam ikilemlerle doludur. Yerel olandan bölgesel olana hatta evrensele kadar bu böyledir. Bu gerçekliğin duygu, düşünce, söz/eylem dünyası ve mikro-kozmos yapımızda derinliğine ve genişliğine pek çok karşılığı vardır. İkilemleri yok sayamaz, donduramaz, istediğimiz gibi ortadan kaldıramayız. Varlık bilimsel gerçeklikleri buna izin vermez zaten. Oldukça aşina bir ifadeyle, çelişki yoksa gelişme durmuş demektir. Sorun, ikilem ve bunlara bağlı çelişkilerin doğasında değil, bunların çatışmaya yol açabilecek düzeyde kutuplaşıp yozlaştırılmasındadır. Böylesi sorunlaşmalar ve yozlaşmalar söz konusu olduğunda ise bunları çözerek aşmak ve engel olmaktan çıkarmak, demokratik siyaset alanının çaba ve yeteneğiyle yakından ilintilidir.

İşte siyaset (politika), en basitten en karmaşık düzeylere kadar sorunlaşıp yozlaşabilen böylesi ikilemleri çözme ve aşma sanatı olarak da görülebilir, görülmelidir de. Siyaset sosyal, kültürel, ekonomik vb. alanlarda halkın temel ihtiyaçlarını gidermek üzere neler yapılacağıyla doğrudan bağlantılıdır.

Diğer taraftan, siyaset kavramının egemenlerce hemen her bakımdan kirletilmişliği, düşürülmüşlüğü ve ancak örgütlü halkın ve toplumun demokrasi, özgürlük ve eşitlik mücadelesi ile saygınlığını arayıp bulmakta olduğu da bir başka gerçekliktir. Çünkü siyaset topluma ait bir işlevsellik olup genelde toplumsal çoğulluğu kapsadıkça, özellikle de kadının yaratıcılığı ve gençliğin dinamizmi ile birlikte yürütüldükçe çözüm gücü olabilmektedir.

Geçmişten günümüze ortaya çıkan en önemli sonuçlardan birisi de, siyaset bağlamında bu kadar işlevli ve anlamlı bir mücadele boyutunun belli ilkeler ve ölçüler olmadan, halkın ihtiyaçları temelinde toplum gerçekliği dikkate alınmadan, bizatihi halkın kendisi, başta kadınlar ve gençlik olmak üzere toplum tarafından yürütülmedikçe yozlaşmasının kaçınılmaz olduğudur. Siyasetin çözüm gücü olabilmesi için ucu açık düşünmek; hakikat ve özgürlüğe erişebilmek için de kurallı, iddialı ve tutarlı olmak gerektiğidir. Diğer tüm meziyetler ancak bunlara bağlandığı ölçüde toplumun ve halkların kaderine etki edilebilmektedir. Katı-hiyerarşiler yerine yatay ve dikey oluşumları, katı-merkeziyetçilik yerine yerel, bölgesel ve küresel düzeyleri gerektiğince ve en uyumlu tarzda buluşturan; toplumun, halkın özgür iradesini açığa çıkaran dinamik bir örgütlenme anlayışının behemehal hayata geçirilmesi demokratik siyasetin örgütlenmesinde büyük bir elzem teşkil etmektedir.

Unutmamak gerekir ki, geçmişten günümüze politikasız toplum ve topluluklar, politikasız kalan kabile, aşiret, kavim ve uluslar, politikasız kalan kentler ve ülkeler, kurum ve ekoller giderek kendi sorunlarını çözme iradesinden uzaklaşıp farklı zihniyet, kurum ve ekollerin, farklı kent, devlet ve yapıların iradeleri altına girmekten kurtulamamışlardır. Bu bağlamda demokratik siyaset halkların, toplumsal grup ve formların, köylerin, kasabaların, kentlerin ve ülkelerin, tüm insanlığın özgürlük mücadelesinin nirengi noktasını oluşturmaktadır. Özgür zihniyet ve ahlaka bağlanan siyaset halk ve toplum için bu denli hayati ve vazgeçilmez nitelikte olup, hiçbir koşulda egemenlere ve toplumun ayrıcalıklı bir kesimine devredilmemelidir.

Hülasa;

Herkesin kendi kimliği ve rengiyle kendini ifade edeceği “Siyasetin toplumsallaşması, toplumsal olanın siyasallaştırılması” şiarının muhalif toplumsal kesimler için su kadar, hava kadar yaşamsal bir ihtiyaç olarak kendini dayatmasıdır. Beş bin yıllık merkezi uygarlığın ve beş yüz yıllık kapitalist sistemin sermaye ve iktidar birikimi ile bilgi birikim süreçlerine bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal ve kültürel kırımlara, doğaya yönelik yıkımlara karşı demokratik siyasetin temeli olarak ahlaki ve politik toplumu esas almanın yakıcılığını kitleler her gün daha derinden hissediyor.

Bunun için toplumdan, ahlaktan, hakikatten ve özgür düşünceden kopmuş bir siyaset anlayışının reddiyesi büyük bir özeleştiri sorunu olarak ele alınmalıdır. Ötekileştiren, farklı düşünceye tahammül edemeyen, özgünlükleri tanımayan, tartışmanın önüne set çeken, hoşgörüsüz ve ilkesiz bir demokrasi anlayışı, sizi sadece toplumun başına bela “yeni efendiler” kılacaktır. Montaigne yüzyıllar önce ne de güzel söylemiş: “ötekinin o anlamı olmaksızın; hepimiz potansiyel barbarlarız.”


*Yurttaş
Previous post
Reuters, AKP’li yetkiliden aktardı: İstanbul’da İmamoğlu üç puan önde
Next post
Eski AKP'li vekil: ‘Yeni parti’ iddiasının 23 Haziran’dan sonra siyasi karşılığı olabilir