Ana SayfaManşetYeni utançlar biriktirmemek için – Xane Anuş

Yeni utançlar biriktirmemek için – Xane Anuş


Xane Anuş


Hani zamanın içinden süzülüp gelen değerler vardır, bir de zamanın getirdiği değer(sizlik)ler. İçindeki akarsular zamansız akar. Geri dönüp beklemelere, yol üstü dinlenmelere vaktin yoktur.

Biriktiremezsin soluk soluğa yaşadığın hayatın içinden neyin gelecek ya da kalacak ‘değer’, neyin bugünden tüketilecek birer ‘seyirlik’  olduğunu.

Ama sezmeliyiz belki de. Seyirlik malzeme olmamalı bu kadar hayatın ayrıntılarındaki bin yıl sürecek yas, acı ve sonsuzluk…

“Başkaları adına utanmaktan yoruldum” demişti bir dost. Biriktirdiğimiz utançların sokağında yürürken, yeni utançlar biriktirmemek için az bir dikkat. Bu kadar mı gözümüzü boyadı ‘entelektüel gevezeliklerimiz’?

Büyük sözler söylememeli ve belki de oradan başlamalı her şey. Çünkü sözün başladığı yerde, dilin döndüğü noktada kaybetmeye başladığımız bir tüketim kültürü egemen olmaya başladı. ‘Utançtan yormamak ve yorulmamak için bazen sıradan ve sus olmalı’; hem zaten kendi mecrasını bulacak bir hakikat yolculuğu değil mi altı üstü bütün hayatımız?

Doğmak bir olgudur, olmak ise içinde bizim eylemlerimizin bütününden oluşan bir serüvenin durakları. Bu durakları seçmemizde kendimizin payı nedir ya da hayatın içine doğduğumuz coğrafyanın, kültürün, koşulların etkisi ne kadardır? Bu, uzun bir tartışmanın konusu olabilir ancak.

Gösteri Toplumu’nda Guy Debord, kültür için, “Pek de anlamı olmayan dünyanın anlamıdır” der ve eleştirel gösteriyi şöyle tanımlar:

“Eleştirel gösteri kavramı, hiç şüphesiz ki her şeyi açıklamak ve soyut olarak itham etmek ve böylelikle gösteri sistemini savunmaya hizmet etmek için sıradan ve boş bir sosyolojik-politik hitabet formülü olarak sıradanlaştırılabilir.”

Nerede doğuyorsak oraya benzeriz, nereden koparsak o kadar başka bir şeye dönüşürüz ama bu dönüşüm sağlıklı mıdır, yoksa günümüz dünyasının köksüz, sağa sola savrulmuş varlıkların deryası mıdır? Bilemiyorum…

Öylesi bir savaşın içindeyiz ki; kastım gönüllü olarak benimseyenlere değil, zira bilinç illa ‘değerlere’ çalışmaz. ‘Değersizlik’ de bir tercihtir ve sonuçlarına ruhun katlanması zor olsa da anlam vermesi kolaydır.

Günümüz dünyasında takıldığımız bir diziden, uzak yakın kendini gerçekleştirme yolculuğuna çıkmış bir serüvenciye varana kadar, yaşamın hangi evresinde liberalizmin bizi hangi ışıkların içine çekeceğini bilmeden karanlıkta ilerliyoruz.

Onlar belirliyor ve biz onların belirlediği yaşamların peşinden verdikleri kadar ‘özgür’, verdikleri kadar ‘bağımsız’, verdikleri kadar ‘kendimiz’ olabiliyoruz. Önümüze seçenekler sunan ‘biz’ değiliz, onlar. Peki, onların sunduklarıyla yetinecek kadar basiretsiz ve perdelenmiş miyiz? Basit bir giyinme alışkanlığımızdan yeme alışkanlığımıza ya da reddiye ile en karşısında durduğumuzda bile aslında içine alıp hizmetine girdiğimiz liberalizmin, içimize bu kadar işleyen, bakma, görme, yapma etme biçiminden arınmadan –zor olduğu kesin ama- en azından sorgulamadan ya da daha radikali reddetmeden, nasıl ütopyalarımızdaki biz olacağız?

Game Of Thrones’ta Darnerys’in ‘zalim’ olduğu için ‘iyi niyetli kahraman’ sevgilisi tarafından öldürüldüğü bir son, ‘oysa herkes öldürür sevdiğini’ arabesk tınılarıyla güzellenirken, her gün öldürülen kadınların yasını nasıl tutacağız?

Ya da iki yıl boyunca işlenen savaş suçlarının kişisel değil ama ‘politik fayda’ için seyirlik gösteriye dönüşmesi doğru mu?

Yaslarımız, acılarımız, ölülerimiz ve geriye kalanlarımıza yani kendimize, özbenliğimize sormamız gerekmez mi?

Her sözün duvarlara çarpıp döndüğü, herkesin ‘en’ ya da ‘hiç’ olduğu bir tiyatro sahnesi midir yaşam?

Başa dönersek, anlamadan ilerlediğimiz bir dünyanın döngüsündeyiz. Ve son söz niyetine Adorno’nun şu lafı geliyor aklıma: “Hızla giden arabanın içinde gördüğü şeyi kaydetmez göz, çünkü silinen manzara da kendi taşıdığından fazla iz bırakmaz.”


Yazarın önceki yazıları:

Antigone olmak

Asimetrik bir fotoğraf: İçimdeki çocuğa dair

Bir veda diyalogu

Karamsar umut

Previous post
'Hapishanelerde İfade Özgürlüğü' kitabı dijital ortamda
Next post
'Kaosa biçim vermekten ziyade biçime kaos katmak' – Sevinç Altan