Ana SayfaYazarlarElend AydınYolculuk nereye? – Elend Aydın

Yolculuk nereye? – Elend Aydın


Elend Aydın


yolcu/sürücü olmaktansa hep ileriye bakan
kaygıyla ve arada bir arkaya, keyifle
geçtiği an’daki güzellikleri seyre dalan
ve camda hep kendini gören
arabada yolcuyum ben;
ki olmadan yolculuktan başka bir yolculuk sebebim
ölümün kavalyesi zamandan başka hasmım
ve kendimden başka herhangi bir hısmım
her durakta kendimle yüzleşirim ben

Avdê Şeddadi’nin “Yaratılmamış ve Yaratılmış Işıklar” adlı kitabı (Aryen Yayınları) şiirleriyle, insan olmanın farklı kimliklerini gösteriyor bize, farklı kimlilerimizi… Mesela nasıl bir “yolcu” olduğumuzu görüyoruz açık ve kapalı gözlerimizle. “Camda hep kendini gören gözlerimizle / Müebbet almış mahkûmusun sen başarı nahitleriyle örülü hayat konağının.” Müebbet kavramının dikenli tınısını, yılan tıslamalarını ve çelik pençelerini hissetmeyenler bu iki dizeyi anlar mı dersiniz? Müebbet! Tuhaf bir biçimde geçici, tuhaf biçimde ölüme ayarlı bir damga. Müebbet! Ancak yaşayanların görebildiği bir ejderha…

Derken şu dizeler yağıyor bir yağmurla. “Kuşlar götürmez geçmişi”. “Götürmez” derken, sanki götürülüşünden, geçmişin esrikçe uzaklaşması ve yitip gitmesinden söz ediyor. Şiir tam da bu! Kelimeler boyut değiştirip anlamlar özgürce kulaç atıyor ruhumuzun sularında. “Güneş batarken sana geldik / Güneşin batışı ah ne esrik!” dizelerini okurken görünmez gün batımları gözlerimizi kamaştırdı mı, evet! Bir de “güneşin batışı” derken sanki pek çok şeyin mahzun ya da neşeli batışından söz ediyor, değil mi?

Uzun boylu gül demeti / yeme sakın / fare tutmuş lafları”. Peki, bu dizeler neyi yankıladı ruhumuzda? “Fare tutmuş lafları” nerelerde görmüştük? “Uzun boylu gül demeti” ile ne zaman, nerede arkadaş olmuştuk?

Her biri işte kalan / yenilmiş birer kurşun / yutulmuş kelimeler”.  Yenilmiş o “kurşunların” cehennemi sızısını tatmayan var mı? “Hayyam, Goethe ve Kafka’nın ruhlarını anarak” yazdığı şu şiire nerede yer vermeli?

yaşam hançeri
saplanmıştı
tam ortasına kalbinin
sonsuz zaman için
sonlu zamanda
sonlu zaman için
sonsuz zamanda

“Yaşam hançeri”ni saplayan el kimin? Yaşam hançere dönüşmüşse, suç kimin? Yaşamla olan gripli ilişkimiz değil midir her şeyi hançere dönüştüren? Hançer, içinde sallandığımız ölüm-yaşam sarkacının ta kendisi değil midir?

Ve derken şu dizeler mum yakar gönlünüzde, sevgili A.Rahman Gök’ün yolladığı bir kitabın (bu kitabın!) sayfalarından:

ölülerinizi hayata gömün
gömün ki
kaybettiklerinizi
biçebilesiniz gelecekte

Yaşıyor sandıklarımız da “hayata gömülü” değil mi ve bu gömülmüş olmak, ölümü hükümsüz kılmıyor mu? Bir de “gömmek” ne zamandan beri “gelecekte biçilebilecek bir şeylerin habercisi olmuştur” diye sorabiliriz ama yok, çünkü zihnimiz hemen anlıyor bu şiiri de. Yabancı gelmiyor hiçbir şey, yabancı değildir hiçbir şey. Ama sevgili A.Rahman Gök, yabancı gecelerin kabuslarla indiği bu diyarlarda bazen her şey yabancı, dahası; kimi insanlar edebi yabancı. Üstelik bazen en büyük yabancı aynadaki suretimiz de oluyor, değil mi?

Belleğimden geçen leylek sürüleri şahittir ki tekerrürdür insanı, hayatı ve gülüşü öldüren ve şiir, çürümenin, tekerrürün panzehiri olduğu için “şiirdir”, başka söze ne gerek?

Previous post
HDP'den ‘sınır ötesi operasyona’ ilişkin açıklama
Next post
Açlık grevlerinin ardından: Hastaneye kaldırılmayan tutuklular için AYM’ye başvuru