Ana SayfaManşetAKP’li Kürt elitlerin Kürtçe perspektifi – Kenan Kırkaya

AKP’li Kürt elitlerin Kürtçe perspektifi – Kenan Kırkaya


Kenan Kırkaya


İstanbul seçimlerinin yaklaşmasıyla Erdoğan tarafından sahaya gönderilen “AKP’nin Kürt elitleri”nden Muhsin Kızılkaya, bu kampanyanın ilk ayağı olarak bir yazı kaleme aldı. Allah’tan Muhsin Kızılkaya’nın Kürtçe bilgiçlik tasladığı yazısının mürekkebi kurumadan, Kürtçe konuşmasıyla övündükleri Binali Yıldırım, “Rojava’yı işgal edip oraya mültecileri yerleştireceğiz” diyerek kendi Kürt zevatını ters köşe yaptı. Yoksa Muhsin Kızılkaya başta olmak üzere “çok Kürt, çok Kürtçe bilen” AKP’li zevat o iki kelime Kürtçe kelimeden ne devrimler devşirecekti. Allah korudu.

Muhsin Kızılkaya; Mehdi Eker, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner, Galip Ensarioğlu ve elbette Savcı Sayan ile birlikte AKP’nin “elit Kürt damarını” temsil eden isimlerinden biri.

Kızılkaya’yı ilk ve son kez muhabirliğe henüz başladığım 2003 ya da 2004 yılında İstanbul Beşiktaş’ta gerçekleştirilen bir panelde yüz yüze görmüştüm. Etkinlik Kürtçe ve Kürt kültürünün geliştirilmesine yönelikti. Kurdî kurumlardan biri tarafından organize edilen programa Kızılkaya, “bir bilen” olarak davet edilmişti. Hakkı var, Kızılkaya Kürtçe üretim yapabilen sayılı insanlardan biri ve Kürtçe ile ilgili yapılan çalışmalarda eğer mücadele kurumları dışında bir isim aranıyorsa ilk akla gelecek olanlardan biridir. Kızılkaya, o buluşmada da henüz iktidarının ilk yıllarında olan AKP’ye coşkusunu belli ettiriyor ve Kürtçe hayal dünyasını, “izin verildiği kadarla” sınırlandırıyordu. O gün Kızılkaya’dan aklımda kalan en belirgin şey, Kürtçe’ye duyduğu sevgiden daha çok Kürtçe için mücadele eden, Kürt kimliği için hayatını feda edenlere karşı duyduğu öfkeydi.

Dolayısıyla Muhsin Kızılkaya’nın, Binali Yıldırım’ın Kürtçesine cansiperane sahip çıkarken A Haber diliyle “hevaller” diyerek küçümsediği, hakir görmeye çalıştığı, “Siz ne anlarsınız Kürtçe’den Kürtlükten, bir bilen varsa o da benim” demeye getirdiği insanların tamamı Kürtlük ve dil mücadelesinde gadre uğramış insanlar. Ama zaten Kızılkaya tam da bunun farkına vararak bu nefreti kusuyor.

O yüzden Kızılkaya, HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli’nin, Binali Yıldırım’ın Kürtçe konuşmasına ilişkin yaptığı eleştiriyi “ayağına gelen gollük pas” olarak değerlendirdi ve bunun üzerinde tepindikçe tepindi. Temelli’nin, “Adaylardan biri Binali Bey, Diyarbakır’a gitmiş. Kampanyasını Diyarbakır’dan yapıyor nedense. ‘Kürdistan Mebusu’ demiş. Bak. Devam etmiş Kürtçe konuşmuş. Ama Diyarbakır Diyarbakır olalı böyle bir Kürtçe duymamış. Bir kişi anlamış, o da Mehdi Eker” sözlerini alıntılayan Kızılkaya, Kürtçe’ye yönelik hassasiyet göstermekle kalmadı, aynı zamanda HDP siyaseti, onu da aşan bir şekilde Kürt hareketini hedef alan nefretini kustu.

Bakmayın Kızılkaya’nın Temelli’den yukarıdaki paragrafı alıntılamasına. Sayın Temelli, o hafta grup toplantısında Binali Yıldırım’ın Kürtçe konuşmasına, Kürdistan demesine ilişkin son derece siyasal ve önemli tespitler yaptı. Örneğin HDP Eş Genel Başkanı Temelli, “Mesele Binali Yıldırım’ın Kürtçe konuşması değil Kürtlerin Kürtçe konuşamamasıdır” dedi. Kürt diline, kültürüne yönelik yapılan saldırıları hatırlattı. Kızılkaya’nın bunlara ilişkin tek bir kelimesi yok. Son 3 yılda kayyımlar eliyle yürütülen hafıza ve dilkırım politikalarına karşı bu zevatın yaşadığı sessizlik tam da “sömürge aydını” rolüne uygun.

Örneğin Kızılkaya’dan, bayraklaştırdığı Kürtçenin Meclis tutanaklarına üstelik de destek verdiği iktidarın pratiği olarak “bilinmeyen bir dil, x dili” geçmesine ilişkin en ufak bir rahatsızlık ve itiraz duyamazsınız. Örneğin Kızılkaya’nın bayraklaştırdığı Kürtçe X, Q, W gibi harflerin yıllarca yasaklanmasına ve sırf bu yüzden etkinliklerin iptal edilmesine, asılan afişlerin toplatılmasına kadar varacak absürtlüklere en küçük bir eleştirisine denk gelemezsiniz. Çünkü Kızılkaya’nın derdi Kürtçe’nin özgür ve serbest olması değil “Kürtçe bilen biri olarak kendisine” yeterli düzeyde pazar alanı bulmasıdır. Acaba Kürtçe bilmekle övünen Kızılkaya’nın en son yazdığı Kürtçe metin, Kürtçe köşe yazısı, Kürtçe edebi herhangi bir ürün var mı, onu okuyan, tartışan kimdir, onu da sormak farz oldu: Sahi Kızılkaya en son ne zaman Kürtçe yazdı? Bu durum sömürge aydını rolüne uygun olarak, bu kültürel alanı bir istismar alanı olarak kullanmasından başka bir şey değildir.

Muhsin Kızılkaya, yazısında göğsünü gere gere 5 bin sayfa Kürtçe eser çevirdiğini yazıyor. Doğrudur. Kızılkaya’nın en önemli çevirileri de sevgili Mehmet Uzun’un kitaplarıyla yaptı. Kızılkaya o çevirilerle hem kendini fark ettirdi ve hem de bu şöhret basamaklarını çıkacağı bir yola girmiş oldu. Üstelik Kızılkaya, Mehmed Uzun’la yaşadığı on beş yılın hikâyesini, Sen û Ben isimli bir kitapla romanlaştırdı. Yani Kızılkaya’nın Kürt edebiyatçı Mehmet Uzun ile hem dil hem de bireysel yakınlığı var. Mehmet Uzun, Kızılkaya’nın mesai arkadaşı. Sevgili Mehmet Uzun aramızda göçüp gittiğinde bir Kürt edebiyatçı olarak ismi Kürt belediyeleri tarafından parklara verilerek yaşatıldı. Kızılkaya’nın kitaplarını çevirerek meşhur olduğu Mehmet Uzun’un ismini AKP’nin atadığı kayyımlar tarafından o parktan indirildi. Sadece Mehmet Uzun’un değil aynı zamanda Ehmedê Xanî’nin, Kürdün gadre ve zulme uğramasının sembollerinden biri olan Orhan Doğan’ın,  katliamlarda katledilen Kürt çocuklarının sembolü olan Ceylan Önkol ve Uğur Kaymaz gibi isimlerin de isimleri ya da heykelleri de parklardan, bahçelerden kaldırıldı. Kaldırılan Kürtçe tabelalar, sökülen yer isimleri de cabası… Kayyımlar gidince bunların da tarihe karışacağını sandık ama öyle olmadı. Bitlis ve Tatvan’da Kürtlerin oylarıyla seçtirilen – ki nasıl seçildikleri hala tartışmalı – AKP’li belediye başkanları gelir gelmez Kürtçe tabelaları kaldırdı. Kendisinin cansiperane savunduğu Binali Yıldırım ve iktidar blokunun bu uygulamaların aktörü olması şaşırtıcı değil, zira “sömürge aydını” olmak böyle davranmayı gerektirir.

İşte Kürtçe’ye yönelik bütün bu saldırılar Kürtçe üzerinden ahkam kesen Muhsin Kızılkaya ve Kızılkaya’nın “Cegerxwîn şiirlerini ezbere biliyor, Kürt kültürüne hakim” dediği Mehdi Eker’in partisi tarafından gerçekleştirildi. İşin ilginci bunlara gün gün tanık olan Kızılkaya da Yıldırım’ın ağzından çıkan yarım yamalak iki kelime Kürtçe’yi coşkun bir şekilde alkışlayan Mehdi Eker de bir gün dönüp “yahu ne oluyor, nedir sizin anadilimize yönelik düşmanlığınız, neden bizim anadilimize hakaret ediyorsunuz” demediler.

Çünkü Kızılkaya’nın o yüksek Kürtçe duyarlılığı, yaşanan her şeyden AKP’nin Kürtçeyi serbest bıraktığı sonucunu çıkarıyor. Çünkü oradan bakınca TRT Altı’yı görüyor. Oradan bakınca, cezaevlerine doldurulan Kürtlerin “cezaevlerinde anneleri ile Kürtçe konuşuyor olabilmesini” görüyor. Oysa Kızılkaya, o Kürt annelerinin cezaevi kapılarında yerlerde sürüklenmesine, coplanmasına, hakarete uğramasına, küçük düşürülmesine karşı kör. Çünkü başka türlü bulunduğu dünyayı inkar etmesi, oradan ayrılması, o konforu terk etmesi ya da vicdan azabından delirmesi gerekiyor.

Kızılkaya yazısında Temelli’nin daha önce Mesut Barzani ile yaptığı ve özür dilediği bir paylaşımı yeniden gündeme getirerek, güya Barzani’ye sahip çıkıyor. Yani Kızılkaya ve AKP’li Kürt elitler ısrarla, “Bizim HDP’nin siyasetiyle sorunumuz var. Örneğin bakın biz Barzani’ye yakınız, onun çizgisini savunuyoruz” demeye getiriyorlar. Kızılkaya bunu da yazısında Barzani’nin mücadeleci kişiliği üzerinden öyle bir güzellemiş ki okuyunca gözleriniz doluyor. Barzani’yi tanımlarken, “Mela Mustafa Barzani’nin savaş içinde doğmuş, savaş içinde büyümüş, bütün hayatını dağlarda direniş ateşinde ısınarak geçirmiş, sonrasında da o çorak ikliminde oradaki bütün etnik unsurların tümünü bir araya getirerek kendi bölgesinde istikrarı ve huzuru sağlamış, altmış sene sonra başı rahat bir yastık yüzü görmüş oğlu Mesut Barzani…” cümlelerini kuruyor Kızılkaya. Aslında bu alıntılanan cümlelerde itiraz edilecek herhangi bir durum yok. Çünkü, Barzani Kürt ulusal mücadelesi içerisinde önemli bir yere sahiptir ve siyasi farklılıkları ne olursa olsun Barzani ailesinin verdiği mücadele ulusal bir mücadeledir. İtiraz edilen, Barzani’ye yapılan bu güzellemenin arkasındaki ikiyüzlülüktür. Kızılkaya’nın yaşadığı siyasi sefalet Barzani üzerinden yaptığı güzellemelerde gizlidir. Barzani’nin dağdan geçen mücadele tarihini, savaşmasını, mücadelesini göklere çıkaran Kızılkaya, Türkiye’de aynı mücadeleyi veren Kürtleri de “Hevaller” diyerek küçümsemeye çalışıyor, “dağı bayırı biliyorlar başka da birşey bilmiyorlar” diye dalga geçiyor. Gören de sanır ki, Barzani’lerin mücadele verdikleri dağlar Oxford, Hevaller dediği kişilerin gezdiği dağlar ise cehalet yeri! Kızılkaya kendisinden hareketle böyle bir kompleks yaşıyor olabilir, böyle bir sonuca ulaşıyor olabilir. Ama yanılıyor Kızılkaya, “başka da hiçbir şey bilmemenin” gerekçesi yaptığı o dağ bayır hiç bir şey yapmamışsa da Kızılkaya’nın üzerinden şan, şöhret elde ettiği dili korudu, asimilasyonu durdurdu.

Kızılkaya bütün bunları yaparken, bir de HDP’de işlerin nasıl yürüdüğüne ilişkin akıl yürütmüş. Temelli’nin Kürtçe bilmeyen bir Kürde danıştığını ve bu danıştığı kişinin de “perspektifçi” olduğunu belirterek, “örgüt mensubu” imasında bulunmuş. E çünkü Muhsin Kızılkaya “dağ bayır gezen heval” değil. O Saraylı ve dolayısıyla herşeyi bilen biri olarak bazı Kürtleri yargılamaya ehil bir yargıç. Yargılıyor, karar veriyor, küçümsüyor, mücadeleyi gereksiz görüyor. Kızılkaya edebiyatçı ama Kürtlerin bir kesiminin verdiği mücadeleye o kadar karşıt ki, “Perspektifçi ile Temelli” arasındaki diyaloga ilişkin yaptığı kurgu berbat. Anadolu’dan Görünüm’de yapılan diyaloglardan, Samanyolu TV’de yayınlanan “Tek Türkiye” senaryosundan beter. Sahi o “Anadolu’dan Görünüm’de daha sonra A Haber de, bir dönem Samanyolu TV’de yayınlanan o sözüm diyalogları kim yazıyordu? Neyse meselemiz bu değil.

Gel gelelim Kızılkaya’nın AKP’nin Kürtçe’ye yaptığı müthiş katkılara dair yaptığı tespitlere:

“Hem Binali Yıldırım gibi bakanlık, başbakanlık, TBMM başkanlığı yapmış önemli bir siyasetçinin yarım yamalak bile olsa birkaç kelime Kürtçe konuşması sizi/bizi sadece sevindirmeli Sezai Bey. Bu tür küçük ‘jestler’ yumuşamaya yardımcı oluyor çünkü, araya örülmüş kalın duvarları inceltiyor, insanların içinde umut yeşertiyor.”
“İstediğiniz gibi Erdoğan ve arkadaşlarını, AK Parti’yi eleştirin. Ama eğer bugün kimin Kürtçesinin mükemmel, kiminkinin kötü olduğunu ayırt edebiliyorsanız, bilin ki AK Parti’nin bu alanda attığı adımların yarattığı ortam sayesindedir.”
“Erdoğan ve arkadaşları Kürtçe’nin önündeki yasakları kaldırdı. “TRT Kurdi”, evlere hapsolmuş Kürtçe’yi kamusal alana çıkardı. Artık hiçbir Kürt kendi dilini yüksek sesle kullanmaktan “utanmıyor, çekinmiyor.”
“Kürtçe evlere girdi. İnsanlar kendi dilinin en az diğer diller kadar saygın, diğer diller kadar itibarlı olduğunu anladı. Arık kimse kendi dilinden korkmuyor. (Bu tam da Muhsin Kızılkaya’nın ruh halini yansıtıyor.)
Ha Cumhurbaşkanı Erdoğan bir ara size “Defolun Kürdistan’a gidin” demişti ya, sakın gitmeyin, gidersiniz, korkarım oradaki Kürtlerede dillerini, alfabelerini unutturur, “Sosyalizmin Alfabesini” öğretmeye kalkışırsınız.”

Sömürge aydınının rolüne, misyonuna ve ruh haline uygun olarak yazılan yazıda alıntıladığım bu bölümler, AKP’li Kürt elitlerin Kürt sorununa, Kürtçe’ye yönelik ruh halini yansıtması açısından ibret verici. Hani AKP’nin Kürtçeye yönelik bütün saldırılarına rağmen dönüp dolaşıp nemalandıkları TRT Altı’yı (Özellikle TRT Şeş ya da TRT Kurdi demiyorum… çünkü bu yayının misyonun Kürtçe ve Kürtlükle alakası yok) gören bu zevata, “Yahu arkadaşlar şu Irak hükümetleri ne kadar demokrat ne kadar ilerici, Güney Kürdistan’a özerklik verdiler, Güney Kürdistan onların sayesinde gelişti. Şu İsrail ne kadar özgürlükçü onlar sayesinde bir Filistin hükümeti var…” filan deseniz haklı olarak ayaklanacak, küplere binecekler. “Öyle şey mi olur yahu, Kürtler orada ateşten bir mücadele verdiler, aldıkları herşeyi mücadeleleriyle elde ettiler” diyecekler ki bu sözler haklı. Dünyanın hiçbir yerinde bahşedilen bir hak yoktur, tamamı mücadeleler sonucu elde edilmiştir. Aksini savunmak, toplum bilimine aykırı bir zırvadır ve dilenme kültürünün sonucudur. Evet Güney Kürdistan’da elde edilen herşey mücadele sonucu elde edilmiştir. Fakat aynı zevat, Türkiye’de verilen 40 yıllık mücadeleyi küçümseyerek, elde edilen küçük kazanımları da, “AKP’nin lütfu” olarak yansıtıyor, Kürtlerin “Erdoğan’a ve AKP’ye şükran duymasını” öğütlüyor.

Bunların Barzani sevgisi de sahtedir. Kürt Hareketi’ne karşı nefretlerini meşrulaştırma arayışından başka bir şey değildir. Güney Kürdistan’daki kazanımlara ilişkin bilgileri kitabidir ve işlerine geldiği kullanırlar. Güney Kürtleri referandum yapmaya kalktığında geleceğini belirlemeye çalıştığında AKP ve Erdoğan onları “Aklınızı başınıza alın, bu yaptığınız yok hükmündedir” dediğinde ve “Kapıları kapatırız açlıktan ölürsünüz” diyerek, tehdit etmesine karşı da bunların sesi çıkmaz. Boşuna demiyoruz, bunlar sömürge aydınıdır ve dünyadaki bütün örnekleri gibi, kendi efendisinin çizdiği sınırlara çıkamazlar, efendilerinin istekleri doğrultusunda kendi halkına saldırmak, varoluş misyonlarının gereğidir. Siyah derilerini gizledikleri beyaz maskeleri, hiçbir zaman kendilerini kamufle edemiyor, edemeyecek.

Hadi diyelim bu isimler Kürtçenin siyaseten savunulmasını gereksiz görüyor, partileri tarafından Kürtçe harflerin yasaklanmasını, tabelaların indirilmesini, üzerlerinden meşhur oldukları isimlere yapılan ayıbı görmezden geliyor, bunu dert etmiyorlar. Peki, her fırsatta övdükleri Barzani’ye Güney Kürdistan’a yapılan haksızlıkları ve tehditleri nasıl sindirebildiler?

Ama bu zevat haksız sayılmaz. Hayatları boyunca Kürtçe için bir tek cop yememiş, en küçük bir bedel ödememiş, aksine Kürtlerin mücadeleyle yarattığı Kürtçe üzerinden Saraylı olmuş, bu politikaları nedeniyle şan ve şöhret ile ödüllendirilmiş bu zevatın Kürtçe söz konusu olduğunda dönüp gördüğü tek şeydir TRT Altıdır. O TRT Altı her biri için inanılmaz rant kaynağıdır. TRT Altı’nın milyarlarca liralık program ücretlerinin kime gittiğine bakıldığında bu kesimlerin TRT Altı sevdası daha da anlaşılacaktır. Bu emeksiz kesimin iki kelime Kürtçe’ye tav olması, ceplerini dolduran TRT Altı’dan heyecanlanmalarının anlaşılır yanları vardır. Ama 40 yıldır bu uğurda mücadele eden Kürtler için bunlar kendi emeklerinin sonucudur ve yetersizdir. Aradaki çelişki ve fark budur.

Son olarak, dünya toplumsal hareketler literatürü büyük mücadeleler, ölümler, kayıplar ve kazanımlarla dolu olduğu gibi, bu zevat şahsında cisimleşen “sömürge aydını” tiplemeleri ve o tiplemeleri arzu eden karakterlerle dolu. Sömürge aydını Frantz Fanon’un o meşhur sözü, kendisi şahsında bütün sömürge aydınlarının rolünü, misyonunu yansıtması açısından önemlidir: “Sömürgecisine itiraz edemeyenler, kardeşine düşman kesilir, gücünü ona göstermeye çalışır ve bir süre sonra kendi kardeşine efendisinin, sömürgecinin gözüyle bakar.”

Previous post
Onur Yürüyüşü: Sadece Taksim değil tüm İstanbul yasak
Next post
İbrahim’in gözyaşları – İbrahim Aslan