Ana SayfaKitapArif Altan’ın denemeleri bu kitapta: “Cıvalı Zarlar”

Arif Altan’ın denemeleri bu kitapta: “Cıvalı Zarlar”

HABER MERKEZİ – Arif Altan’ın deneme türünde kaleme aldığı “Cıvalı Zarlar” Aram Yayınları’ndan çıktı. Oscar Wilde’ın “Başkaları alır diye korkmazsak çoktan atacağımız o kadar çok şey var ki…” sözü ile açılıyor kitap. “Uykusuzluğun Mülkiyeti”, “İştahın Öngörüsü, “Asılmışların Balosu”, “Uyuşturucu Şenlikleri” ve “Güneş Batarken” başlıkları altında toplanan denemelerde varlığımıza, yalnızlığımıza, çokluğumuza, doğaya ve ahvalimize dair izler bulmak mümkün. Kitaptaki denemelerden birini, “Zevkten Ölelim”i, yazarın da izniyle paylaşıyoruz.


Arif Altan


Olduğumuz şey, olmak istediğimiz şeydi; elde etmek istediğimiz şey, elde edildiğimiz şey; vardığımız yer, varmak istediğimiz yer. Başka türlüsü düşünülmemişti. Fakat avuntu gerek, avuntu için keyif, içtensizlik için sahteliğine doyurulmuş yalan.

Her kimle kavga ettiyse kendisiyle kavga ettiğini unutan, görkemle başladığının sefaletle tamamlanacağını hiç unutmaz aslında. Yurt edinilmişse, bataklıktan öteye çıkan yol yok, çöküşle yükseliş arasında ruhsuz ellerin ölü inanışlarla ördüğü en fazla balçıktan köşkler. Yükseldiğin yer, düştüğün yer. Son şaşkınlık hak edilmemiş bir abartı yani. Yine de bir ruh hali uydurmak, uydurduğu ruh halini giyinmek teskin edici.

Tutkulu olan bilir; istek doyurulamaz, haz acıyla soylulaştırılmadığı sürece. Düş öpüştürüldüğünde, hakikat pas tadındadır. Başka bir lezzet beklenilmeyeceğini daha en başta bilir, ince düşlerini maddenin kabalığına sürten.

İçermediği şeylerle benliğini doldurmak: Serüven denilir aptallığın bu ışıltılı canlanışına. Koşuşturma, zamana bir yırtılma isteği az çok. Açlıkla genişleyen ruhun, iştahsız düşünceye büzüşme istenci. Yazgıdır belki, yanılmaya arzulu istek ya da. Başka türlüsü gerçekleşmez, her şey başlangıcına döner. Ait olmadığı benlikten sıvıştığında, ruh, içermediği tüm bu şeylerden yoksun olduğu ilk zamandan daha yoksul artık. Başlangıç bile değil, başlangıcından daha ötede, daha güçsüz hatta. Aradaki mesafede yıpratılan azim ve henüz mutsuzluk olduğu anlaşılmamış olan umut.

Olmak istenen kovalanılır, olunur da; ama olunan da kovalayan şey olmak istemişti. Hoşnutsuzluğuna buruşan bu yüzler ne öyleyse? İçtensizliğe yardıma çağrılan sahicilik, yani hayal kırıklığı. Fakat kırgın olan görmezden gelmek zorunda. Hayal kırıklığı çünkü bir aldatma gereksinimi, kendi suçuyla bir başkasını yüzleştirme itkisi.

Üstün ve anlaşılır süslemelerden farklı: Düşüşte, ortaklığa yer yok. Sarhoşun sarhoşa tutunması bile değil, düşmekte olan bir başına düşer. Hiçlik arzulanmışsa, boşluk ne etsin? Masumiyeti aptallığa vardırmak! Ama daha önce aptallığı toplumsallaştırmak gerekmiyor muydu? Düşüşü bile kişiselleştirememek, yani son çocuksu içtenliği de bulandırmak. Yeniden ve yeniden hayal kırıklığı, dirimsel duygunun bedeli o geri çekilme ve kaçak iç çekmeler. Başa dönülmüştür en fazla, ama kendisi olarak değil bu kez. Keder, neşenin daha ilk taşkınlığında tutunmak istediği şey değil miydi?

Yaşanmış olana karşı iğrenme, kendine karşı öngörülmemiş bir çelişki olarak kendi kişiliğinin bir çeşit yüceliğini besler. Fakat iğrenme bile, tutuşturan isteğin isteksizliğini gereksinir, geri çevirme gücünde beliren o istem dışı yüz buruşturmayı.

Bilinir de bilmezlikten gelinir: Yoksunluk pahasına elde edilmiş zevkleri reddetmeyen, zaaflarının gücünü zedeleyen sahteliği geri çevirmeyen hiçbir düşüncenin sağ kalma şansı yoktur. Çöküş, yükselmek isteyenin geçtiği son dönemeçte kendi benliğiyle çarpışması. Şaşkınlığa ne gerek. Neşenin çürümede beliren ifadesi, geçmiş azapların dışavurumu yalnızca. Bir pişmanlık hitabetinin zihni zehirleyen tınıları, sarıldığını istekle öldürenin mezarlıkta döktüğü gözyaşları. Olmak istenen olmuştur, sessizliğin değerini hıçkırıklarla düşürmek niye? Hayal kırıklığı işte, olmayan hayalin kızgınlığı, her yenilgiden sonra belleğin altına süpürüldüğü yıkıntı. Ama sahici bir sözdür beklenen yine de, sarsılmaz bir inanış, sahip olunmamış gerçek bir duygu. Fakat bilinmez mi ki, duyguların çoktandır duygulara benzemekten çıktığı bir dünyada, gerçek bir duygu da bir duygu olamaz artık. Sarsıntılı, o dipten dibe vuran şiddet de bütün gücünü, hakikati hakikatsizliğin sınırlarında dolaştırdığı müddetçe koruyabilir ancak.

Altı üstü herkesin herkese verebileceğini yalnızca kendisinin verebildiğine, herkesin herkesi inandırdığı bir garip zamanlar. İnanç bile sadakatsizliğin kışkırtıcılığına muhtaç. Elde etmenin zaferini yaşadıktan sonra, elde edilmeye ikna olup teslimiyetin tadını çıkarırken yine de arzuladığının başka şey olduğunu sayıklamak. Hayal kırıklığı, günahkarın yeni günah tutkusu. Bulunan arzulanandı, kurbanın istediği zorbasının özgürlüğü. Öyleyse eğlenme vakti şimdi. Hastalıktan öleceğimize, evet, zevkten ölelim; ama zevk zaten acınası halsizliğimiz, çıldırasıya tutulduğumuz hastalığımız değil miydi o?

Previous post
İstanbul'da sis: Vapur seferleri normale döndü
Next post
Queer/Feminist sanata dair bir sergi: 'SINIR/SIZ ALAN'