Ana SayfaYazarlarElend AydınÇakıl taşı – Elend Aydın

Çakıl taşı – Elend Aydın


Elend Aydın


İşte böyle; tam sabah serinliğindeki tazelik duygusuyla hafif bir koşuya başlamışken ayaklarınızda bir sıkıntı başladı. Önce “ne ola ki?” dediniz, çaktırmamaya daha doğrusu çakmamaya çalışırken. Sonra geçmediğini, dahası, giderek ağırlaştığını fark ettiniz. Ayak parmaklarınız feryat etmeye başladı. Tam o zaman “taş mı bu?” sorusu sükûn etti. Taşsa, nereden geldi, orada işi ne? Üstelik hiç de gafil davranmadınız. Ama taş, iyiden iyiye canınızı, sabahınızı ve koşunuzu taciz etmeye başlamıştır artık. Ya durup bularak onu “etkisiz hale” getireceksiniz (ne fiyakalı bir söylem bu böyle! “Etkisiz hale getirmek!”) ya da her şey burnunuzdan gelecektir. Oysa daha demincek ne kadar da taze sabah ve harekettiniz. Üstelik harika bir yağmur duygusuyla koşuyordunuz. O, yağıyordu; siz, koşuyordunuz. Birbirine karışıyordu varlığınız. Hayat sadece bir yağmur duygusuydu daha demincek. Her damlada bir ihtimal, her ihtimalde bir neşe!

Yağmur duygusuna bulandığınızda neler yaparsınız? Yağmur damlaları ruhunuza bulaştığında neler yaparsınız? Yağmur damlaları ruhunuza bulaştığında nerede, nasıl yağar, hayata ve kendinize artık hangi gözle bakarsınız?

Ama yok, ayakkabıya sinsi bir muktedir hilesiyle sızmış bulunan taş, aman vermemekte, huzuru kaçırarak; ne yağmur, ne sabah bırakmaktadır. Oysa yağmur duygusuyla her şeye yeniden başlamış, görünen ve görünmeyen tüm sevdiklerinizi bir demet nergis gibi kalbinizde hissetmiş, hiçbir Gestapo’nun artık keyfinizi kaçıramayacağını düşünmüştünüz. Üstelik ayakkabıyı giyerken de bir şey fark etmemiş, sizi çağıran bulutlara mırıldanarak “ez hatım” “geldim” demiştiniz. Ama varlığınızın önce parmaklarını kemirmeye başlayan sinsi ve faşist taş, yağmurla, hayat ve sabahla aranıza girmeye; sizi bir ayakkabı tekinde sıkışıp kalmışçasına esir almaya çalıştı. Oysa yağmur, nasıl da siz; siz, nasıl da yağmurdunuz demin. Damlalarla adım atarken geride kalan karanlık ve yılgınlığa el sallamıştı saçlarınız.

Çakıl taşı; her şey, sizi ayakkabıya sıkışmış ayağınızı tırmalayan acısına hapsetmeye başlayan çakıl taşıyla başladı belki de. Sonra bir Asena “bir çakıl taşı bile vermeyiz” dedi. Köpükler saçarak, çakıl taşları utandı; “vermek” fiili de. Çünkü o fiile sadece Asena’nın değil, herkesin sahip olduğunu ve “birileri ister, yalvarır, birileri de lütfederek verir ya da vermez” diye düşünenlerin top namlularından daha suçlu olduğunu bildiler.

Ve işte böyle; bir panter çevikliğiyle kalleş çakıl taşını yakalayıp atıyor, usul usul yağan yağmuru yağmur duygusuyla süsleyerek sabah, kim, ne ve nerede olduğunun aydınlık bilinciyle aydınlatıyorsunuz.

Çakıl taşları şarkı söylüyor, bulutlar sizi size getiriyor ve o da ne! Yağmurla yeniden doğuyorsunuz. Koşarken arılar çiçekli bir şemsiyeyle etrafınızda dans ediyor. Artık durmak, sinsi bir taşla huzursuz olup acıya hapsolmak yok. Artık yağmur zamanı, sizin zamanınız. Ayakkabılar bile gafil avlanmayacak!