Ana SayfaManşetEren Keskin: ‘Kırmızı çizgiler’ tartışılmadan ‘yargı reformu’ yapılamaz – Özlem Ergun

Eren Keskin: ‘Kırmızı çizgiler’ tartışılmadan ‘yargı reformu’ yapılamaz – Özlem Ergun

HABER MERKEZİ – Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir dizi ‘hak ve özgürlük vaadini’ geçtiğimiz hafta ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi 2019’  adı altında kamuoyu ile paylaştı. Konuyla ilgili konuştuğumuz İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin, “Mesela benim şu anda ceza aldığım çok sayıda davam var. Yargıtay’a gitme hakkı verilirse cezaevine iki ay sonra girmeyeceğim de, bir sene sonra gideceğim” diyor.


Özlem Ergun


Avrupa Birliği (AB) üyelik müzakereleri çerçevesinde hazırlandığından bir çeşit ‘prosedür gereklilik’ de barındıran ‘reform’ paketlerinin ilki 2009, ikincisi ise 2015 yılında açıklanmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının en çarpıcı bölümü şöyleydi:

“Sistematik işkence veya kötü muamele iddiaları ifadeleri artık geride kalmıştır. Tutuklama tedbirinin ölçülü olması için adımlar atıyoruz. Önümüzdeki dönemde adil yargılanma hakkının daha etkin şekilde korunmasını istiyoruz. Yargıda sadeleştirilmiş süreçlerin oluşturulması önleyici ve koruyucu hukuk uygulamalarının sisteme kazandırılması da önceliğimizdir. İkinci amaç yargı bağımsızlığı tarafsızlığı. Avrupa Birliği, AB Konseyi, Venedik Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin değerlendirmelerini gözeterek mevzuat paketleri hazırlıyoruz. Tutuksuz yargılanmayı asıl yöntem olarak görüyoruz, tutukluluk tedbirine zorunlu hallerde sağlayacak düzenlemeler yapacağız.”

‘Terör’ tanımı değiştirilmedi

9 amaç, 63 hedef, 256 faaliyet başlığından oluşan ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin içerdiği düzenlemelerin yaşama geçirilebilmesi için beş yıllık süre öngörülüyor.

Yapılan değerlendirme ve eleştirilerin merkezinde, ‘özgürlükler alanını genişleteceği’ iddiasında olan belgede ‘Terörle Mücadele Yasası’nın kapsam dışında kalmış’ olması var.

‘Terör’ tanımının değiştirilmesi ile ilgili net ifade bulunmayan belgede, “Başta terörle mücadele mevzuatı olmak üzere ifade özgürlüğünü etkileyen mevzuatın süreçte ele alınacağı’ söyleniyor.

HSK’nın yapısı değişmedi

Siyasallaşmış yargının cisimleşmiş hali olarak işaret edilen Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) mevcut yapısı korunmaya devam ederken, Erdoğan’ın hakim ve savcılara ‘müjdesi’ ‘coğrafi teminat” oldu.  Bu ‘vaat’ hayatta karşılığını bulursa hakim ve savcılar verdikleri kararlardan dolayı görev yerlerinden sürülemeyecek.

Belgenin dikkat çeken bir başka konusu, internet yasakları… Erişim usullerinin yeniden gözden geçirileceği, sitenin tamamına değil sadece engellenmesine karar verilen kısmına engel getirileceği yine bir başka ‘müjde’.

Eren Keskin: AKP, MHP’lileşerek gelişemeyeceğini gördü 

Böyle bir yargı reformu paketinin açıklandığı günlerde hala fiili işkence devam ediyor, Düşünce ve ifadeleri nedeniyle halen binlerce insan cezaevinde” diyen ve kendisi de hakkında açılmış pek çok dava nedeniyle her an cezaevine girmeye aday olan İnsan Hakları Derneği kurucusu, Eş Genel Başkanı Avukat Eren Keskin ile ‘yargı reformu’ adıyla açıklanan içeriği konuştuk.

Keskin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Güven veren, erişilebilir adalet sistemi” diyerek yaptığı açıklamaya iki nedenle ‘ihtiyaç’ duyduğunu söylüyor: “Biri AB ile ilişkiler… İkincisi, AKP iktidarının bugün siyaseten ‘tartışılır’ hale gelmesi. Çünkü AKP bu zamana kadar kendini ‘mutlak iktidar’ olarak görüyordu ancak belediye seçimlerinde birçok büyük şehri kaybetmesi ile birlikte AKP için yeni bir süreç başladı. AKP, MHP’lileşerek gelişemez, bu mümkün değil. AKP’de bunu gördü.”

İlk bakışta ‘temel hak’ ve ‘özgürlüklerle’ ilgili ilerici bir tablo çizildiği izlenimi veren ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin’ şu an yürürlükte bulunan mevcut hukuksal zeminde uygulanabilirliği var mı?

Şimdi aslında hepsinin uygulanabilirliği var. Neden? Türkiye birçok uluslararası sözleşmeye imza atmış bir devlet ve bu uluslararası sözleşmeleri Anayasa’nın 90. Maddesi’yle kendi iç hukukunun da üzerinde kabul etmiş. Sadece bu maddeyi bile dikkate alsa dahi bugün birçok sorun çözülebilir. Cumhurbaşkanı zaten bugüne kadar yapılması gereken şeyi açıkladı. İsterlerse tabi ki yapabilirler ama önemli olan bunu isteyip istemeyecekleri. Bugün yapılan, uygulamada olan ise bu dokuz maddenin tam tersi.

‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’, siyasallaşmasını izlediğimiz hukuk ve yargı alanının temel sorunlarına çözüm olabilecek perspektife sahip mi, yine bu belge ile gündeme gelen ‘içerik’ hukukun bugünkü temel meselelerini çözmeye yöneliyor mu?

Türkiye’nin meseleleri sadece yazılı hukukun uygulanması ile çözülebilecek meseleler değil. Türkiye’de temel bir problem var ki, her açıdan ‘çok kimlikli’ bir coğrafyada yaşamamıza rağmen resmi ideoloji tek bir kimliği kabul ediliyor. ‘Türk’ ve ‘Sünni’ olan kimlik… Bir kere bu bakış açısı değişmediği sürece Türkiye’de gerçek anlamda bir ‘demokratikleşme’ olamayacaktır.

Türkiye’de yargı bağımlı ve biz yasaları beğenmesek bile bu yargıdan yasalara uygun karar çıkma olasılığı yok. ‘Hakim teminatı’ yok, hakimler verdikleri bir karardan dolayı yarın görevden alınmayacaklarını bilmiyor. O sebeple her şeyden önce ‘yargının bağımsızlığı’ sağlanmalı. Şimdi ben böyle söylüyorum ama ‘Türkiye’de daha önce yargı bağımsız mıydı?’ Hayır. Yargı, her zaman siyasete bağımlıydı ama bu kadar açık ve göstere göstere yapılmıyordu.

Bir diğer konu… Yargının önemli bir tarafı olarak ‘savunma’ kesimini oluşturan avukatların işlevi ve iradesi yok edildi. Biz artık belgelere yani ‘bilgiye’ ulaşmak için hakimlerin savcıların odalarına dahi giremiyoruz. Maddelerin açıklanması yetmiyor, önce bu iradenin tanınması gerek. Bugün Avrupa’da başbakanlar cumhurbaşkanları hakkında soruşturma açılabiliyor ama bizim burada bunu yapabilecek bir savcı olduğuna inanmıyorum. Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSK) yapısının da değişmesi gerekiyor elbet.

Hukuk alanında gerçek bir ‘reformdan’ söz edebilmek için siyaset zemininde ne tür dönüşümlere ihtiyaç var?

Şu anda tek adama bağımlı bir sistemde yaşıyoruz. Gerçek bir ‘reformdan’ söz edebilmek için ‘örgütlenme, düşünce ve ‘ifade’ özgürlüğünün tamamen sağlanmış olması gerekiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 10. Maddesi her ‘türlü düşüncenin özgürce ifade edilebilme’ şartını getiriyor. Türkiye, bu maddeyi ihlal ettiği için birçok dosyada mahkum edildi ve edilmeye devam ediyor. ‘İfade özgürlüğü’ olmadan siyaset alanında herhangi bir ‘gelişme’ ve ‘demokratikleşme’ yaşamamız mümkün değil. Bugün toplumun bir kesimini temsil HDP’li siyasetçilerin büyük bölümü cezaevinde. Devletin ‘kırmızı çizgileri’ var, ‘Ermeni soykırımı’, Kürt meselesi’ gibi. Bu kırımızı çizgiler olduğu sürece bugün Türkiye’de ne siyaset ‘demokratikleşir’ ne de ‘barışçıl adımlar’ atılabilir.

Son yıllarda ‘hukuktan’ öte ‘siyasetin’ konusu olan davaları izliyoruz. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, akademisyen ile gazetecilerin yargılanma ve tutuklanmaları… Cumhuriyet ve Özgür Gündem davaları… Kapatılan, engellenen basın-yayın kuruluşları, KHK’lar yoluyla yapılan ihraçlar-sürgünler… Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu belge ile vaaz ettiği ‘özgürlük’ vaadi bu tabloda karşılık bulabilir mi?

Yasal değişiklikleri yaparlarsa ‘kısmi’ olarak etkileyebilir ama bunlar ‘geçici’ çözümler. Cumhurbaşkanı şöyle diyor: “Düşünce ifade özgürlüğü alanında açılan davalarda 5 yıla kadar olan cezalar istinaftan sonra Yargıtay’a gidecek.” Bu, ‘süreyi uzatmaktan’ başka bir şey demek değil. Mesela benim şu anda ceza aldığım çok sayıda davam var. Yargıtay’a gitme hakkı verilirse cezaevine iki ay sonra girmeyeceğim de, bir sene sonra gideceğim. Gerçek bir çözüm getirmiyor, sadece süreyi uzatıyor. Terörle Mücadele Yasası’nın mutlaka değişmesi gerekiyor. Şu anda bu paket ile açıklananlar ortamı ve Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri rahatlamak adına atılmış adımlar gibi görünüyor. Ayakları yere basan gerçek bir değişiklikten söz etmek şu an mümkün değil.

Adalet bakanlığının verilerine göre, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla son bir yılda 36 bin 664 soruşturma açıldı, 6 bin 326 kişi açılan kamu davalarıyla yargılandı. Dava açılanlar arasında 12-18 yaş arasında 279 çocuk da var. Erdoğan’ın açıkladığı belge bununla ilgili bir şey söylüyor mu?

Açıklanan 9 maddede bu konuda herhangi bir şey yok.  Şimdi burada şöyle bir durum var. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bir siyasi partinin lideri. Siz, bir siyasi parti liderini eleştirebilirsiniz ama aynı zamanda kendisi cumhurbaşkanı olduğundan eleştirileri ‘hakaret’ olarak kabul ediyor ve hemen davalar açılıyor. Bunun demokratik bir ülkede olmaması gerek elbet.

Türkiye’de 2016 yılı rakamlarına göre, 50 binin üzerinde yasaklı site bulunuyor. İnternet engelleri konusunda halihazırdaki yasa ve uygulamaya karşılık söz konusu belge ile farklı ve net bir tutum alınıyor mu?

Bütün bunlar demokratik ülkelerde akla sığmayacak şeyler aslında. Wikipedia bile engelli. Bilgiden bu kadar korkuluyorsa eğer, yanlış bir ‘yönetim’ var demektir. Türkiye kapalı bir toplum haline getirilmeye çalışılıyor, bizlerin ‘haber alma özgürlüğü’ engelleniyor. Yaklaşık 30 yıldır insan hakları mücadelesi içindeyim basının bu kadar baskı altında olduğu bir başka dönem hatırlamıyorum. Gazete almıyoruz, okumuyoruz çünkü yok. Eskiden herkesin siyasi fikrine uygun değerlendirmeler yapan gazeteler vardı artık gazete yok, televizyon yok. Bilgiye ulaşabileceğimiz en temel araçlardan biri basın ve şimdi bunlara ulaşmamız engelleniyor. Açıklanan ‘reform’ paketinde bununla ilgili düzenlemelerin yapılacağı söyleniyor. ‘Ne yapılacak, yapılacak mı?’ ilerleyen dönemlerde göreceğiz.

AB Komisyonu sözcüsü “Bu önemli yargı reformu taahhütler konusunda test niteliğindedir” diyor. ‘AB ile imtihan’ zorunluluğu üzerinden baktığımızda; Türkiye’de olabilecek en ‘çarpık’, en ‘siyasal’ halini almış yargı sisteminin ‘hukuk devletine’ benzer bir şey haline gelme ihtimali az da olsa var mı?

Bu düzenlemenin ‘AB ile ilişkiler’ için yapılıyor olması bir sorun zaten. Bu coğrafyada yaşayan insanların ‘özgürce yaşama’ hakları var. Şimdi cezaevinde olan insanlar ülkeyi yönetse Türkiye çok daha demokratik bir yer olur. AB’nin Türkiye’yi ‘teste’ tabi tuttuğunu da düşünmüyorum çünkü devletlerarası ilişkiler karşılıklı ‘çıkar’ ilişkileri üzerine kuruludur. Biz insan hakları savunucuları olarak kendi haklarımızı istiyoruz. Bunun olabilmesi için de ‘Türk’ ve ‘Sünni’ kimliğini merkeze alan, diğerlerini tanımayan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘resmi ideolojisinin’ ve ‘kırmızı çizgilerinin’ tartışılır hale gelmesi gerekir. Devletin ‘1915 Ermeni soykırımı’, ‘1938 Dersim katliamı’ gibi kendi suçları ile yüzleşmesi gerekiyor. Bunlar yapılmadan gerçek bir ‘demokratikleşmeden’ söz etmek mümkün değil ama tabi ki ‘hukuk reformu’ denilen bu maddeler hayata geçebilirse eğer ‘kısmi bir rahatlama’ olabilir.


‘Artık Bir Davan Var’, bir de… – Özlem Ergun