Ana SayfaManşetFoti Benlisoy: İstanbul seçimi, siyasi topografyada ‘tektonik kaymadır’

Foti Benlisoy: İstanbul seçimi, siyasi topografyada ‘tektonik kaymadır’

HABER MERKEZİ – “İstanbul seçimi, memleketin siyasal topografyasında devasa bir değişimin işaretini veren, siyasal güç dengelerinde büyük sarsıntılara yol açacak bir ‘tektonik kayma’ olmuştur” diyen araştırmacı-yazar Foti Benlisoy ile İstanbul seçimlerinin ardından iktidarın pozisyonunu, AKP-MHP ittifakının nereye evrileceğini, tabanda gerçekleşmiş HDP-CHP işbirliğinin ömrünü, ekonomik tablonun siyasi bir krize dönüşmesinin daha ne kadar ‘ertelenebilir’ olduğunu ve toplumsal mücadelenin bundan sonra nereden/nerelerden kurulacağını konuştuk.


Söyleşi: Özlem Ergun


İktidar bloğunun 31 Mart yerel seçimlerine kadar ‘beka’ propagandası üzerine inşa edilmiş kampanyası, 23 Haziran seçimlerine birkaç gün kala PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan gelen mektubu ile son buldu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ‘HDP’ye tarafsızlık çağrısı’ olarak yorumladığı mektupla HDP’ye ‘Öcalan’ın mesajına uyma’ daveti yapıyordu. İktidar koalisyonunun 6 Mayıs’ta YSK’nın ‘seçimleri tekrar’ kararıyla somutlaşan ‘yenilgiyi kabul etmeme’ tutumu, Bahçeli’ye ‘Öcalan açılımı’ yaptırmaya kadar vardı.

Son 5 yıl boyunca her türlü seçim, çeşitli kereler yaşanır ve tekrar ederken 31 Mart yerel seçimlerinin herhangi bir yerel seçimin ötesinde, ‘yerel’ olanı aşan anlamlar taşıdığı hem muhalefet hem iktidar bloğu tarafından çeşitli bağlamlarda dile getirildi. Ne seçim yerel, ne de seçilen belediye başkanı idi.

“İstanbul’u kaybeden, Türkiye’yi kaybeder” 

Her ne kadar 23 Haziran sonrası durum değişmiş olsa da 31 Mart’a gelene kadar şehir şehir gezip, günde 8 miting yapma kabiliyetine sahip bir Cumhurbaşkanı izledik. Bu durumda olası bir kayıp da belediye başkan adayına değil, bizzat seçimin merkezinde kim varsa ona yazılacaktı elbet. 23 Haziran sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerine Binali Yıldırım’ı ‘tayin etmesi’ de bu çıkarımla ilişkilendirildi en çok.

Bundan yaklaşık bir yıl önce yerel seçimlerin önemini anlatmak isteyen Erdoğan, İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” diyordu. 31 Mart’ta 13 bin 729 oy farkla yenilgiyi kabul edememiş iktidar, henüz 3 ay dolmadan 806 bin 415 oy farkla bu kez yenilginin ötesine taşınmış bir ‘bozgun’ tablosuyla karşı karşıya.

“İstanbul seçimi, memleketin siyasal topografyasında devasa bir değişimin işaretini veren, siyasal güç dengelerinde büyük sarsıntılara yol açacak bir ‘tektonik kayma’ olmuştur” diyen araştırmacı-yazar Foti Benlisoy ile İstanbul seçiminin ardından yeniden şekillenen siyasi tabloda bundan sonra ne olacağını konuştuk.

“Ağır çekim erozyon, iktisadi kriz koşullarında süratlenecek”

Siyasi iktidarın hezimetiyle sonuçlanan ‘23 Haziran seçim’ tablosu, AKP yönetimi dahil toplumun geniş kesimleri için sürpriz olmadı. Ekonomik ve siyasi okumalarla ‘çöküşü’ ve çok daha önceden tespit edilmiş AKP iktidarı için seçim sonuçları, ‘çöküşün belgesidir’ diyebilir miyiz? Sandıktan çıkan rakamlar, 17 yıllık AKP politikalarının gelip dayandığı yerde ne anlatıyor?

Seçim sonucunu iktidar açısından bir hezimet olarak tanımlamak doğru; ancak bu sonucun bir “sürpriz” olmadığı hususuna katılmıyorum. Hatırlayalım, çok yakın zamana kadar iktidarın kaybedeceği bir seçim yaptırmayacağı, kaybetse bile seçim sonuçlarını tanımayacağı kanaati çok yaygındı. Mevcut iktidara adeta kadir-i mutlaklık atfeden, ona sahip olmadığı güçler bahşeden bir anlayışın muhalefet saflarında daha düne kadar hayli genelleşmiş bir kanıydı. 31 Mart İstanbul seçiminin iptali sonrasında da bu yaklaşım çokça dillendirilmişti.

31 Mart’ta manzara iktidar için nahoştu elbette ama çok da can yakıcı değildi. Düzenli bir geri çekilişle ricatı önlemek, kayıpları minimumda tutmak, ağır çekim erozyonu gizleyerek tabanın moral bütünlüğünü muhafaza etmek pekâlâ mümkündü. Olmadı. Rejim yenilemeyecek kadar güçlü olduğu vehmiyle aslında mevzi bir yenilgiyle dahi baş edemeyecek zayıflıkta olduğunu dünyaya ilan etti. İBB Başkanlığı seçimini yine rejimin ve liderin oylanacağı bir plebisite dönüştürdü. Bunun riskli bir adım olduğu, taviz verememenin, geri adım atamamanın bir zayıflık alameti olduğu, “ya hep ya hiç” çizgisine sıkışmış olmanın daha büyük yenilgilere kapı aralayabileceği o zaman da yazıldı. Bu bakımdan haklısınız. Yazıldı yazılmasına da sonucun böyle bir hezimet, mevcut iktidar blokunu destabilize etme potansiyellerini gündeme getiren bir bozgun olacağı büyük ihtimalle kimse tarafından tahmin edilemedi.

İstanbul seçimi, memleketin siyasal topografyasında devasa bir değişimin işaretini veren, siyasal güç dengelerinde büyük sarsıntılara yol açacak bir “tektonik kayma” olmuştur. Uzun zaman sonra belki de ilk defa siyasal bloklar arasında dikkate değer bir kaymanın gerçekleştiği, küçümsenmemesi gereken bir kesimin iktidar blokundan muhalefete doğru geçtiği görülmektedir. Buna “çöküş” demek için belki erkendir ama kesin olan, seçimi iptal edip yeniletmenin iktidar için telafisi zor bir ağır hataya dönüştüğüdür.

Siyasal güç ve meşruiyeti istikrarlı bir toplumsal çoğunluğu temsil etme iddiasına dayanan şefçi rejimin yoksulluğu yönetme kapasitesinin krizle birlikte ister istemez yara alacağı, 24 Haziran seçimleri ve sonrasında giderek görünür olan “ağır çekim erozyonunun” iktisadi kriz koşullarında süratleneceği elbette daha önce ifade edilmişti. Ancak erozyonun hızındaki artışın böyle boyutlar kazanacağını doğrusu öngörmek güçtü.

Şefçi rejim, düne kadar “milli irade” mitine, yani şefin milli iradenin doğal temsilcisi olduğu varsayımına dayanıyordu. Bu, çarpıtılmış da olsa sandığın temel meşruiyet ve güç kaynağı konumunda olduğu, “plebisiter” bir olağanüstü rejim tipiydi. İktidar, düzen içi hizipler arası güç ilişkilerini şef lehine tanzim etme çabasında ezici sandık çoğunluğuna, büyük kalabalıkların liderin etrafında mobilize edilmesine dayanıyordu. İşte şimdi bu plebisiter mobilizasyon güç ve kapasitesinin iktidarın yumuşak karnı haline gelişini izliyoruz. Buna “çöküş” demek için henüz erken ama Bonapartist hizbin, “milletle” olduğu varsayılan temsil ilişkisinde oluşmaya başlayan zaafı, onu istikrarsızlaştıran bir etkiye yol açıyor.

Tekrar edeyim: Toplumsal çoğunluk iddiasının altını oyan, krizin iktidar blokunun dayandığı toplumsal-sınıfsal zemini istikrarsızlaştırmasıdır. Şefçi rejim daha evvel maharetle yapabildiklerini, yani “yukarıdakilerin” farklı çıkar, talep ve beklentilerini bütünleştirebilmeyi ve “aşağıdakilerin” önemli bir bölümünün de rızasını maddi ve sembolik ödünlerle seferber etmeyi artık öyle rahatça beceremiyor. Dolayısıyla da yakın geçmişin o muazzam plebisiter seferberlik makinesi tekliyor.

“Taraflar kartlarını yeniden karacak”

AKP’nin MHP ile en görünür işbirliklerinden birini aslında rejim değişiminin oylanacağı 16 Nisan 2017 ‘başkanlık referandumu’ sırasında gördük. 23 Haziran’ın ardından ortaya çıkan tabloda ise kitlelerin onayını alamamış bir iktidar koalisyonu izliyoruz. AKP-MHP ittifakı, kendi içindeki güç dengeleri ile toplumsal ve siyasal ihtiyaçlar açısından bundan sonra nereye evrilecek? 

Böylesi ezici bir yenilginin iktidar blokunu istikrarsızlaştıracağı, iktidar partisi içindeki güç mücadelesini, olası kopmaları da içerecek şekilde kışkırtacağı açık. AKP içinde MHP ile koalisyonun muhasebesi, MHP içinde de Erdoğan ile koalisyonun muhasebesi muhakkak yapılacaktır. Kürt meselesi şu son yılların iktidar koalisyonunun harcıydı; Kürt siyasal hareketinin yeni sistemde “anahtar parti” haline gelişi de o koalisyonun temellerini sarsmaya adaydır. Başarısızlık, yenilgiyi MHP cenahında “beka” söyleminden kopulmasıyla, AKP cenahındaysa Kürtlerin küstürülmesiyle açıklayan sesleri çoğaltacaktır. 31 Mart’taki kısmi ve yönetilebilir yenilgiden kaçma çabası böylece, bizzat iktidardaki koalisyonun bütünlüğünü tartışmaya açacak bir hezimeti gündeme getirmiştir.

Dahası var: AKP kökenli muhaliflerin Gül-Babacan ve Davutoğlu önderliğindeki ikiz partileşme süreçleri dokuz puanlık farktan sonra ivme kazanacaktır. Daha da önemlisi, bizatihi Erdoğan’ın siyasal karizması ciddi yara almış, “yenilmezlik” halesi yere düşmüştür. Bu durum, Erdoğan’ın devletin kurumsal mimarisindeki özgül ağırlığını da etkileyecektir. “Milli iradeyle mistik bağı” en güçlü silahı olan liderin yenilgisi, onun gücünü de muhakkak olumsuz etkileyecektir. Daha şimdiden “partisiz cumhurbaşkanı” tartışmalarının boy göstermesi tesadüf değildir. Uzatmayayım: Zaman iktidar blokunda  “can acıtacak” çoklu ve birbirini kesen iç mücadeleler zamanıdır. İktidar blokunun nereye evrileceği bu mücadelelerin sonucunda ortaya çıkacaktır.

Ancak şimdiden birkaç şey söylemek mümkün: Erdoğan için MHP ile ittifak artık yetmemektedir. Yeni sistemde AKP ve MHP’den oluşacak milliyetçi muhafazakâr blokun rahat ve kalıcı bir toplumsal çoğunluk sağlayacağı varsayımı çok hızlı bir biçimde yanlışlanmıştır. Dolayısıyla tarafların, hele böylesi bir büyük mağlubiyetin ardından kartlarını yeniden karıp bir değerlendirmeye girişmeleri beklenir. AKP’nin mevcut sistemde MHP’siz yapması mümkün değildir ama MHP AKP açısından (şu son Kürt oyları tartışmasında da gördüğümüz üzere) bir yük haline de gelmeye başlamıştır. Bu durum, siyaseten kan kaybeden Erdoğan’ı ekonomik kriz ve dış politika (“milli meseleler”) gibi alanlarda daha geniş mutabakat arayışlarına götürebilir. Yahut içerideki sıkışmışlığını, hariciyede birikmiş devasa meseleler dolayısıyla gündeme gelecek kriz yönetimi ve milli seferberlik söylem ve pratikleriyle aşmaya yönelebilir. Göreceğiz.

“CHP’nin stratejisinde HDP ile ‘özel’ bir ittifaka yer yok”

6 Mayıs’ta YSK’nın CHP adayı İmamoğlu lehine kazanılmış seçimi iptal ederek yenileme kararı almasıyla CHP ve HDP tabanının -daha önce de çeşitli seçimler etrafında geliştirdikleri- ortak hareket etme zeminini daha da sağlamlaştırdığını izledik. CHP ve HDP tabanındaki bu işbirliği kalıcı olabilir mi? Kemalist kurucu ideolojinin partisi kabul edilen ve esas rengini ‘devletçi’, ‘ulusalcı’ siyaset yapma geleneğinden alan CHP’nin, bundan sonraki süreçte ‘Kürt siyasetine’ başka ve belki daha gerçekçi bir mesafede konumlanmasını bekleyebilir miyiz?

Tabanda gerçekleşen yakınlaşma önemli ve değerlidir elbette. Ancak tavanda böyle “özel” bir işbirliği beklemek hayalcilik olur. CHP liderliğinin kendi açısından başarılı ve sonuç alıcı ittifaklar ve seçim stratejisi bellidir: CHP öncülüğünde oluşturulan muhalefet bloku, 31 Mart’tan 23 Haziran’a iktidarın kendi tabanını konsolide etme amaçlı seferberlik söylemini boşa çıkarmak adına siyasal düzeyi düşük ve Türk sağının kadim “hizmet-proje” söylemine sığınan bir kampanya yürütmüştür. Büyük şehirlerde sağ aday profilini tercih etmiş, rejim tartışmalarına girmemiş, milli ve dini hassasiyetlere bol keseden vurgu yapmış, milliyetçilikle milliyetçilik yarıştırmaktan imtina etmemiştir. Böylece atalet ve hatta apati içerisinde olduğunu düşündüğü iktidar tabanını ürkütmemeye çalışmış, tam teşekküllü bir krizin ortasında zamanın nasıl olsa kendi lehine işlediği varsayımıyla iktidarın saflaştırma girişimlerine pas vermemiştir. Böyle yapınca iktidar blokunun seçmen tabanında siyasal asabiyenin gevşeyeceği, hatta bu tabanı “tırtıklayabileceği” varsayımı da gerçek olmuştur. Benimsenen, üstelik “faşizme karşı” gibi büyük laflarla süsleyerek solda benimsenen muhalefet stratejisi budur.

“Sağdan konuşup sağı ürkütmemek” şeklinde özetlenebilecek bu muhalefet stratejisinde HDP ile “özel” bir ittifaka yer yoktur. Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu’nun teşekkür konuşmalarında HDP’ye verilen sınırlı yer bu durumun en iyi ifadesidir. Bu hususta bir de hatırlatmada bulunayım: CHP nihayetinde (“devletin kurucusu” olma vasfını da taşıyan) bir düzen partisidir ve CHP’nin en genel manada “kırmızı çizgileri”, devlet ve sermayenin “kırmızı çizgileridir”. Kürt halkının kolektif demokratik taleplerinin de o “kırmızı çizgiler” arasında olduğu malum. Dolayısıyla tabanda gerçekleşen olası yakınlaşmaların öyle kolayca tavana yansımasını beklememek gerek.

“İktidar, krizin yol açacağı öfkeyi denetiminde tutmak istiyor”

İktidara gelirken geniş yoksul kitlelerin onayını almış AKP, bugün ‘beka’ söylemi ile ‘terörize’ ettiği aynı yoksul kitlelere geleceksizlik, işsizlik ve intihardan başka bir seçenek tanımıyor. Hikayesini önemli ölçüde yoksul kitleler üzerine kurmuş AKP politikaları iflas ederken, ekonomik krizin yoksullar açısından sonuçları ne kadar etkili olacak? 

Daha ilk perdesine şahit olduğumuz kriz, sınıflar arası güç dengelerinin yeniden şekilleneceği bir belirsizlik sürecinin kapısını aralıyor. Krizin siyasal iktidarın manevra alanında bir daralmayı gündeme getirmesi kaçınılmazdır: İktidar “yukarıda” sermaye fraksiyonları arasındaki çelişki ve çatışmaları yönetme kapasitesinde zaaflarla karşılaşmaktadır. “Aşağıda” da emeğiyle geçinenlerin rızasını seferber etmekte güçlük yaşamaktadır. İktidar sınıflar arası güç ilişkilerinde yeni bir dengeyi stabilize edecek konumda değildir; yeni bir sermaye birikim modeli önerecek bütünlük ve stratejik tutarlılığa sahip değildir.

Kriz alt sınıfların mevcut siyasal tutum alışlarını istikrarsızlaştırıp keskin dönüşümlere yol açacaktır. 23 Haziran bu bakımdan daha başlangıçtır. İktidarın, geçmiş dönemde tanık olduğumuz, hayat pahalılığını “vurgunculara, istifçilere”, işsizlik ve yoksulluğu uluslararası kumpaslara fatura etme girişimi, krizin yol açacağı kesin olan öfkeyi kendi denetiminde tutma, onun siyasal bir boyut kazanmasını önlemek içindir. İşçi direnişlerinde daha şimdiden görünür olan kısmi artışsa, çok olumsuz ahval ve şeraite karşın aşağıdan kolektif bir reaksiyonun hiç de olasılık dışı olmadığını ortaya koymaktadır. Aşağıda şekillenecek bu tepkinin kapsam ve içeriği henüz belirsizdir. Bu konuda varsayım değil de ancak kehanette bulunulabilir: Siyasal solun ve sendikal hareketin mevcut dağınıklığında aşağıdan gelişecek tepkilerin spontan bir karakter taşıması, “sosyal patlama” şeklinde tezahür etmesi ciddi bir olasılıktır. Bu durumda aşağıdan bir yeniden siyasallaşma mesela Gezi’den ziyade 2001 “esnaf eylemlerini” andıracak ve esas itibariyle mevcut iktidarın tabanında çatırdamalara yol açacak, siyasal bir mecraya akamayacağı içinse hızla soğurulabilecektir.

“Solun, aslına rücu ederek başka bir mahalle kurmaya soyunması şart”

İktidarın toplumsal rıza üretme dinamiklerinin gelip dayandığı sınırda, ‘toplumsal muhalefetin merkezi’ bundan sonra nereden/nerelerden kurulacak?   

İktidarın karşı karşıya kaldığı mağlubiyetin muhalefet saflarında sevinçle karşılanması, moral bir kabarışa neden olması doğaldır. Ancak seçim başlığında unutulmaması gereken bir sorun, solun ve toplumsal muhalefet güçlerinin, üstelik bir büyük iktisadi buhran konjonktüründeyken “sağdan konuşup sağı ürkütmemek” şeklinde özetlenebilecek bir muhalefet stratejisinin, sınıfsal ve sosyal muhtevası olmayan muhalefet blokunun peşinden sürüklenmesi, inisiyatifi bu blokun önderlerine devretmiş olmasıdır. Yani “solun solunun”, mevcut siyasal bloklaşmanın toplumu sınıf temelinde bir başka türlü bölerek berhava edilebileceği, siyasal istibdadın ancak fabrikadaki sermaye istibdadı ve evdeki patriyarkal istibdatla birlikte geriletilebileceği iddiasından, o elbet ete kemiğe bürünememiş ama potansiyel iddiadan caymasıdır. Sorun, bu iddiayı farklı “muhalefetler” karşısında stratejik özerkliğe sahip ayrıksı bir seçeneğe dönüştürme çabasından imtina edip kendini kurumsal muhalefet blokunun içinde görünmez kılmasıdır.

Neticede radikal sol ve toplumsal muhalefet güçleri Gezi sırasında kısa bir an için inisiyatif kazanmış olsa da sonrasında seçimcilik ve ehven-i şerciliğin etkisinde sınıf içeriği olmayan bir iktidar karşıtlığının pençesine düşerek bağımsız siyasal müdahale kapasitesini yitirmiş, “muhalif” mahallenin biraz “hırçın” ama etkisiz bir küçük parçasına dönüşmüştür.

Oysa tam da şimdi, bu görünüşte radikal ama açık sınıf muhtevasından yoksun mahalle içi muhalifliğinin kesinliklerinden kopmanın zamanıdır. Önümüzdeki dönemde krizin sonuçlarının (iflasların, kitlesel işten çıkarmaların, ücretlerin dondurulmasının, hayat pahalılığının, döndürülemeyen borçların vs.) “sahip olmayanlar” arasındaki mahalle sınırlarını belirsizleştireceği bir aralığın ortaya çıkması muhtemeldir. Devrimci ya da radikal sıfatlarına sahip solun bu aralıktan geçerek ait olduğunu sandığı mahalleden siyaseten hicret etmesi ve aslına rücu etmesi mümkün ve zorunlu hale gelecektir. Solun mevcut siyasal saflaşmayı dağıtacak yeni bir saflaşmayı, sınıf bazlı siyasal tutumlar ekseninde yeni bir bölünmeyi hedefleyerek bir başka “mahalle” kurmaya soyunması şarttır.