Ana SayfaManşetHDP İstanbul İl Eşbaşkanı Çiçek: Oyun bozucu ve oyun kurucuyuz

HDP İstanbul İl Eşbaşkanı Çiçek: Oyun bozucu ve oyun kurucuyuz

HABER MERKEZİ – 31 Mart seçimindeki 13 binlik fark 23 Haziran’da 800 bini aştı. Peki, bu devasa farkta HDP’li seçmen ne kadar etkili oldu? ‘Kilit’ konumdaki parti nasıl motive oldu ve nasıl bir çalışma yürüttü? Öcalan’ın mektubu sandığa nasıl yansıdı? Seçimin hemen ardından HDP İstanbul İl Eşbaşkanı Cengiz Çiçek gazetemize aktardı… 23 Haziran’ı, ‘geleneksel çevre’nin desteğiyle merkeze oturan AKP’li yıllarda oluşan ‘yeni çevre’nin gidişata müdahale ettiği bir tarihsellik olarak adlandırıyor Çiçek. Partisinin ‘oyun bozucu ve oyun kurucu’ olduğunun bir kez daha ortaya çıktığını vurguluyor. Öcalan’ın mektubu üzerinden dönen tartışmaları ise “Bu kadar kötülüğün atfedildiği iktidarın oyunlarına gelenlerin, Kürt siyasal hareketi ve Öcalan cehaleti” olarak nitelendiriyor. 24 Haziran 2018 seçimleri öncesi tutuklanıp iki ay cezaevinde kalan, bu kritik seçimde ise sahada olan HDP İstanbul İl Eşbaşkanı’nı dinliyoruz.


Söyleşi: Bekir Avcı


31 Mart seçiminde 13 binlik fark 23 Haziran’da 800 bin oldu. İstatistiksel bir dağılım yapıldığında, tahmini olarak bu farktaki HDP seçmeninin sayısını öngörmek mümkün mü? HDP’nin İstanbul’daki seçmen sayısını hatırlatarak soruya yanıt verebilir misiniz?

23 Haziran İstanbul seçim sonuçları, Halkların Demokratik Partisi seçmenlerinin Türkiye’nin politik bilinci en yüksek seçmeni olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkardı. Elbette ki seçim sonrası kamuoyu araştırmaları seçmenlerimizin hangi düzeyde sandığa gittiğini araştıracaklardır. Ancak şimdiden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki Kürt halkı ve HDP’ye gönül veren yurttaşlar seçim sonuçlarına doğrudan etkide bulundular.

HDP’nin İstanbul’daki oylarının 1 milyon 300 bin civarlarında olduğunu düşündüğümüzde İmamoğlu lehine ortaya çıkan 800 binlik farktan HDP’li seçmenlerin sonuca nasıl doğrudan tesir ettiğini görmek mümkün. İstanbul’da yürüttüğümüz seçim çalışmaları itibariyle çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki seçmenlerimiz 31 Mart’ı aşan düzeyde sandığa gitti. Ancak partilere dayalı politik tespitleri tek başına sayısal verilerle açıklamanın da doğru olduğunu düşünmüyorum. Matematik bazen ayrıntıları görmemizi sağlarken, salt bununla yetinen bir okuma asıl politik çerçeveyi görmemize de engel olabiliyor.

Seçimin ardından HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli “İstanbul seçim sonuçlarının belirleyeni HDP’nin yaklaşımı olmuştur” dedi. Seçim sonuçlarına tesir eden “stratejinizi” kısaca anlatır mısınız?

HDP’nin seçim stratejisini belirleyen iki ana faktör vardı. Birincisi, AKP’nin hegemonik ve diktatöryal politikaları. Bu en çok Kürt halkına ve HDP’ye yönelik oldu. Süreç içerisinde Kürt’lerden ve HDP’den başlayıp bütün topluma yayılan bu iktidar kuşatması ve hoyratlığının geriletilmesi için partimiz, seçmenlerini AKP’nin geriletilmesi için oy kullanmaya konsolide etti. Çünkü AKP’nin geriletilmesi demek toplumun geneli üzerindeki AKP tecrit politikalarının da geriletilmesi demek olacaktı. İkincisi ise özelde Kürt politik aklı, İmralı’da Sayın Öcalan üzerinde geliştirilen ağırlaştırılmış tecrit politikasını kabul etmemiş ve tecrit sisteminin ortadan kalkması için AKP’nin seçimlerde geriletilmesi gerektiğini düşünmüştür. An itibariyle bu hedefin de gerçekleştiğini görüyoruz.

Partiniz açısından seçimin sonucunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

23 Haziran seçimlerinin partimiz açısından ana tablosu net: binlerce yöneticisinin cezaevlerinde olduğu ve bu yönüyle “dünyanın en büyük zindan örgütü” olan HDP, seçim sürecinde de psikolojik ve gayri ahlaki tüm operasyonların asıl hedefi olmasına rağmen kendisine gönül veren kitlelerin seçimlerdeki tavrıyla da gerçek bir demokratik halk hareketini bünyesinde taşımaktadır.

Milletvekillerimizin, PM-MYK üyelerimizin, aktivistlerimizin, il ve ilçe yöneticilerimizin adeta bir seferberlik ruhuyla sahada olması, partimizin Üçüncü Yol olarak tariflediği geleneksel iki kutbu aşan ve toplumu her türden ayrıştırma, kutuplaştırma siyasetinden farklı olarak kucaklayıcı, kapsayıcı demokrasi ittifakı temelinde yürütülen çalışmalarımızın seçim sonucuna doğrudan etkisi olduğunu gördük. Kuruluşundan bugüne demokrasi ittifakı bilinciyle çalışma yürüten partimizin bu perspektifinin toplumda kök saldığını, yerleştiğini 23 Haziran seçim sonuçları da kanıtladı.  Partimiz, seçmenlerimiz ve özellikle Kürt halkı üzerindeki spekülatif, yer yer incitici ve araçsallaştırıcı yaklaşımların sonuç almaması, bu perspektifimizin toplumsallaşma düzeyinin de göstergesi oldu. Yıllardır bu ucuz taktiklerle sonuç alamayanlar, yine Kürt kayasına, HDP’li bilince çarptılar.

Bu seçimler bir kez daha Kürt halkı başta olmak üzere HDP’de vücuda gelen demokratik ittifak güçlerinin Türkiye’de gerçek demokrasi gücü olduğunu ve HDP olmadan demokratikleşme çabalarının çözüm olasılıklarının, önemli oranda zayıflayacağı sonucunu çıkardı. Ayrıca 23 Haziran, partimizin kitlesiyle birlikte oyun bozucu ve oyun kurucu olduğunu tekrardan gösterdi.

HDP hangi ‘oyunu’ bozdu?

Kürtler hakkında ahkâm kesenlerin, muhalefeti ve iktidarıyla Kürt halkını hala kendi siyasal emellerine göre ideolojik olarak yedeklemeye çalışanların, kendilerine göre HDP tarifi yapanların ve bunu topluma yutturmaya çalışanların, Sayın Öcalan üzerinde şaibe yaratmak isteyenlerin, O’nun Kürt halkı ve ezilen halklar nezdindeki karşılığını itibarsızlaştırmaya çalışanların oyununu bozdu.

Yine suya susamış toprak misali demokrasiye ve özgürlüğe yaşamsal derecede değer veren ve bunun bedelini ödemekten sakınmayan Kürtler arasında nifak tohumları ekmeye çalışanların oyununu bozdu.

Unutmayalım ki Kürt halkı ve onun demokratik meşru mücadelesinin harcı ve hayat suyu, demokrasi ve özgürlük mücadelelerinde ödediği ağır bedellerdir. Kürt siyasal hareketinin kesintisiz bir şekilde yürüttüğü mücadele ve ödediği bedeller, mobilize ettiği kitlelerin politik bilincini derinleştirirken, sistem-siyaset-devlet okumaları da önemli düzeyde alternatif-muhalif bir düzleme oturmuştur. Resmi okumaları aşmayan, eleştirel düşünce geliştiremeyen her HDP okuması, dün ve bugünde olduğu gibi, yarın da hep yanılacaklardır. Bu yanılgı hali, iktidar partilerini ancak bir süreliğine iktidarda tutabilir, muhalif partileri de iktidar partilerinin yedeğine düşmekten kurtarmaz. Siyasetteki bu ikili hal, Türkiye’nin temel demokratikleşme problemlerinin çözümünün ötelenmesine ve her geçen gün küresel kapitalist hegemonyaya bağımlılığın üretildiği merkez rolünü oynamaktadır.

Özelde Öcalan ve Kürt meselesinde ortaya çıkan bu kendini tekrar hali, totalde demokrasiyi ve demokratik gelişim dinamiklerini zayıflatıyor. Kaybeden de ekonomik, kültürel ve siyasal olarak bütün Türkiye halkları oluyor. Yıllar önce ünlü bir haber spikeri “Kürt meselesinde önümüze konulan haberlerin yalan olduğunu biliyorduk ve yalan olduğunu bile bile haberleri veriyorduk. Ancak gün geldi kendi yalanlarımıza kendimiz inanır olduk” demişti. Öcalan ve Kürt meselesi hakkında son seçimlerde de devam eden bu ‘yalanın hakikati esir alması’ durumu, siyaset kurumundan topluma yayılan bir ahlaki çürüme sürecini derinleştiriyor. O nedenle yeni dönemin en temel mücadele başlığının toplumsal ahlakın savunulması olduğunu düşünüyorum; dar partisel çıkarlar için toplumsal değerlerimizi iğdiş eden siyaset anlayışını kuşatan bir toplumsal ahlak mücadelesi.

Bu minvalde belki de 23 Haziran’ın en kıymetli sonucu, farklı partilere gönül vermiş kitlelerin eşitlik, adalet ve demokrasi mücadelesinde seçimler bağlamında da olsa ortak tavır geliştirmesidir. Ortaya çıkan tabloya, Gezi ruhuyla Serhıldan ruhunun yeni uzam ve formlarda ilk yakınlaşması da diyebiliriz. Ötekilerin, dışlanmışların başka bir değişle ‘çevre’dekilerin oylarıyla iktidara gelen AKP’nin iktidar yıllarında da kendisinden önceki iktidarları aşan bir şekilde adalet, eşitlik, hukuk, ahlak gibi kavramlar epey bir iğdiş edildi. 23 Haziran, ‘geleneksel çevre’nin desteğiyle merkeze oturan AKP’li yıllarda oluşan ‘yeni çevre’nin gidişata müdahale ettiği bir tarihsellik olarak da ifadelendirilebilir. Bu toplumsal değerlerin ve demokrasi taleplerinin etrafında ortaya çıkan hareketlenmelerin öznesi, tüm partilerden seçmenler olurken, AKP de dahil bütün partiler bu toplumsallığın kuşatması ve tazyiki altındadır artık.

O nedenle yeni dönemin toplumsal mücadelesinin temel hedefi, değişim halindeki bu toplumsallığı, demokrasi temelinde daha da güçlendirmek ve siyaset kurumunu da bu demokratik toplumsallık üzerinden dönüştürmek olmalıdır. Bu geçiş sürecinde çoğunlukçu anlayıştan çoğulcu anlayışa geçebilecek bir siyasal düzlemin izini sürmek de olmazsa olmazlarımızdan birisidir. Dolayısıyla her parti seçmeninin 23 Haziran yakınlaşması, önümüzdeki dönemde kartların yeniden karılmasını zorunlu kılacak. Her siyasal çevrenin bu durumu doğru okuması ve doğru değerlendirmesi gerekiyor.

Peki, hangi ‘oyunu’ kurdunuz?

Tarafı ne olursa olsun, işine geldiğinde Kürt halkının meşru demokratik mücadelesini terörize ederek tecrit edenlere, işine geldiğinde her türden “şirinliği” yaparak halkımızda yanılsama yaratmak isteyenlere, HDP’yi kendilerince ameliyat masasına yatırmaya çalışanlara inat, Türkiye’de demokrasi kültürünün kalıcılaşması, toplumsal demokrasinin tesis edilmesi ve siyasetin ilkeler temelinde dönüştürülmesi için kendi politika anlayışımızın oyununu kurduk.

Düşünebiliyor musunuz; HDP’siz HDP’yi, Kürtsüz Kürdü ve Öcalan’sız Öcalan’ı tartışanlar ve her fırsatta bu politik şahsiyetleri ve anlayışları kendi “devletlü dünyalarından kusmaya çalışanlar” karşısında, zaten bu dünyaya girme derdi olmayanlar, yani biz saklı’lar ve ötekiler, toplumsal alanın tam merkezine oturduk. Kendi politik ilkelerimizle “kim ne diyor?” diye takılmadan, Türkiye halklarını 24 Haziran itibariyle birbirine daha da yakınlaştıran, birbirine daha sempatiyle bakan, yer yer kucaklaşan ve bir araya geldiklerinde iktidarcı, tekçi siyasetleri değiştirebileceklerine inanan, yeni bir toplumsal politika kuruculuğunun mümkün olabileceğini gösterdik.

Seçim sonuçları ne söylüyor?

Aslında 23 Haziran seçim sonuçları, gerek iktidar partisinin halkın çıkarlarından önce kendi dar partisel çıkarlarını gözeten siyaset anlayışına gösterilen toplumsal tepki ve gerekse seçimi kazanan adayın bu anti-demokratik siyaset karşısında bulduğu toplumsal karşılık düzeyi, bize çok net şeyler gösterdi. O da şu: Türkiye’de demokratik kültürün kalıcılaşması için topluma yabancılaşan, onun temel yaşamsal sorunlarını çözmekten uzak, hamasete dayalı, milliyetçilik ve inanç istismarından beslenen otoriter partilere karşı aşağıdan ve siyasallaşmış bir ‘Çevre Hareketi’ şart.

Kimi istisnalar dışında Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne varolan dar sınıf çıkarlı, elitist ve kibirli siyaset, ortak ilkeler ve paydalar etrafında buluşan kitlelerin siyasallaşmış kolektifliğinden doğan demokratik bir ‘Çevre Hareketi’nce kuşatılıp frenlenmezse ekonomik, kültürel ve ahlaki olarak bu toplum-kırıma karşı etkili sonuçlar almak mümkün olmayacaktır. 23 Haziran seçim sonuçlarının hangi adayın kazandığından öte, bize muştuladığı mücadele hattı budur. Toplumun ahlaki, kültürel, siyasal değerlerini savunan bir karşı politika kurmak ve bunun toplumsallığını üretmek, 23 Haziran’ın tüm ilerici dinamiklere çağrısıdır. İktidarın ideolojik ve zor aygıtlarıyla oluşturmaya çalıştığı ‘rıza üretimini’, özgürlükçü ve toplumcu güçlerin ortak eyleyişleri ve deneyimleri gönüllüce yapacaklardır. 23 Haziran seçim deneyimi bu açıdan da önemlidir.

Partimiz HDP de siyasal varlık zeminini, bu toplumsal politikayı kurmaya oturttuğundan 23 Haziran sonuçlarının baş mimarı oldu ve 23 Haziran mesajlarını hayata geçirmek için de başrolü oynayacaktır.

23 Haziran bu yönüyle bir milattır ve ortaya çıkan politik psikoloji ve toplumsal politika dinamikleri iyi örüldüğünde ve ısrarlı bir şekilde takibi yapıldığında “başka bir dünya mümkün”ü gerçekleştireceğiz. Ancak bunun için egemenlikçi siyasetin önümüze konulan yalanlarından, algı operasyonlarından kurtulmamız gerekiyor.

Seçime bir kaç gün kala Öcalan’ın mektubu üzerinden dönen tartışmalara mı işaret ediyorsunuz?

Evet. Örneğin Sayın Öcalan hakkında seçimlere birkaç gün kala yapılan tartışmalarla ortaya çıkan siyasal ahlaki çürümüşlük, her şeyden ve her kesten önce aşılması geren önceliktir. Aslında Kürt halkının büyük bir bölümü Sayın Öcalan ve kendisi arasında politik ve manevi olarak kopmaz bağlar görüyor. Egemenlerce yok sayılsa da bir hakikat olan bu ilişki, -görüşü ne olursa olsun- nesnel olarak kabul edilmediği sürece belirli dönemlerde Kürtler dışında herkesi şaşırtan ve bu hakikat duvarına çarpan bir sonuç doğuruyor. Kimi aklı evveller, “entelektüeller”, “aydınlar” söyleye dursun, ancak seçimlerden birkaç gün önce Öcalan hakkında bu gayri ahlaki tartışmaları yürütenler, hatırı sayıda Kürdü ve bir bütünen HDP’ye oy veren Kürtleri fazlasıyla rencide etti ve bu rencide eden siyaset de sandıkta cezalandırıldı.

Yani kimi çevrelerce öne sürüldüğünün aksine Öcalan’ın mektubu seçmeni daha mı çok sandığa taşıdı? Çünkü kamuoyundaki algı “Öcalan ‘tarafsız olun, sandığa gitmeyin’ dedi” şeklindeydi ve sonuçlara rağmen hala da öyle gibi.

Aslında yaratılmak istenen “iktidar savaşı”, “parçalanmışlık” gibi manipülatif dil ve algı operasyonu Öcalan’ı kendi liderleri olarak gören Kürtleri iktidar karşıtlığı temelinde sandığa daha fazla motive etti. Burada asıl dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta, bu kadar kötülüğün atfedildiği iktidarın oyunlarına gelenlerin, Kürt siyasal hareketi ve Öcalan cehaletidir.

Peki az önceki soruda değinilen Öcalan yorumlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Daha geçen aylarda modern zamanların gördüğü en kitlesel açlık grevlerinin ana odağında olan Öcalan hakkında üstünden çok geçmeden bu kadar basit ve sığ tanımlamalar yapılması, Türkiye’deki hakim siyasetin ne kadar pragmatist, sığ ve ahlaki içerikten yoksunluğunu da gösteriyor. Bu vesileyle Türkiye’de Öcalan gerçeğiyle de tüm sübjektif ve tarafgir bakış açılarından uzak nesnel ve kendi hakikati üzerinden yüzleşme zamanının geldiğini gösterdi 23 Haziran süreci. Ayrıca Öcalan’a “Sayın” dedikleri için binlerce insanın yargılandığı bir coğrafyada salt iktidardan düşme korkuları nedeniyle neredeyse tırnak içerisinde “Öcalan’ın talimatını dinlemediği” gerekçesine sarılmak, Türkiye’de hukukun siyasete ne kadar içkinleştiğini, hukuk ve siyaset kurumlarının ahlaktan ne düzeyde soyutlandıklarını göstermek açısından da ibret verici bir örnek. Özetle yıllardır tek kişilik hücresinde “siyaseten rol almasın ve kendisine gönül verenlerin yüreğinden ve zihninden silinsin” amacıyla insanlık tarihinde ender görülecek tecrit işkencesinin başlıca sorumlusu AKP iktidarı ile buna karşı 20 yıldır İmralı’da direnen ve politika üreten Sayın Öcalan’ı seçim sürecinde aynı karede gören anlayıştan ne demokrat çıkar ne de özgürlükçü değerler. Çıksa çıksa –şimdilik iktidar olanağı bulmadığından- örtülü faşist-faşizm çıkar.

Sayın Öcalan’ın son avukat görüşmelerinde Türkiye halklarına, demokrasiye, yerel yönetimlere vs. dair söylediği onca değerli açıklamayı görmeyen, sadece kendi işine geleni gören ve yorumlayan sözde muhalif birey ve yapılar, mevcut iktidarla kendilerini eşitlediklerinin ya da onun karşıt görünümlü bir mezhebine dönüştüklerinin farkında mıdırlar acaba? Sayın Öcalan son avukat görüşmelerinden birinde avukatlarına Türkiye’deki yerel yönetimler anlayışını eleştirerek, “Ben dışarıda sizin yerinde olsam çöp toplarım, önüme çıkan herkese selam veririm, sohbet ederim” diyerek halkçı, demokratik yerel yönetim anlayışının geliştirilmesi gerektiğine işaret etmiştir. O nedenle bir kez daha hatırlatalım ki, Sayın Öcalan ve kurucu fikriyatına önemli emekler verdiği HDP, kendi siyasi ihtiraslarınıza göre tanımlayacağınız basit araçlar değildir; demokratik siyaset ilkesi temelinde geleneksel siyasal blokların dışında milliyetçiliği ve her türden istismarı toplumsal merkezli özgürlükçü mücadeleyle minimize edecek ‘Üçüncü Yol’ inşacısıdırlar.

Son olarak birkaç cümleyle özetlemenizi istesem: Seçimin kaybedeni ve kazananlarını nasıl tarif edersiniz?

23 Haziran’da kaybeden ulus-devletçi, tekçi politikalar ve onun zihniyeti olurken; kazanan, halkların özgür birlikteliğini, yerel demokrasiyi, kadın özgürlüğünü, emek mücadelesini, ekolojik mücadeleyi ve gençlerin gelecek mücadelesini savunan HDP, Sayın Demirtaş ve Sayın Yüksekdağ şahsında HDP’nin cezaevlerindeki yöneticileri ve teorik emeğiyle HDP’nin kuruluşunda ve sonrasında tarihsel rol oynayan Sayın Öcalan olmuştur. Yine kazanan partimizde vücut bulan, demokratik çözüm ve Kürt sorununda Onurlu Barış fikriyatı olmuştur.

Kürt’ler açısından asıl mesele, israf değil politik onur meselesiydi. Durum böyleyken Kürt halkının seçimlerdeki oy tercihi kendisine yönelik iktidar yoğunlaşmasını (Sur, Cizre, Afrin vs.) kırmak ve Öcalan tecridinin baş müsebbibi AKP’den hesap sormakken, halen “Kürt’ler Öcalan’ı dinlemedi” demek ve kazanan Öcalan’ı “kaybetti” olarak servis etmek, bilinen şu sözleri hatırlatıyor bana: “Anlamak masraflı iştir; emek ister, gayret ister, samimiyet ister. Oysa yanlış anlamak kolaydır; biraz kötü niyet, biraz cehalet kâfidir.”

Sonuç itibariyle kazanan, Türkiye halklarının ve ezilenlerin eşitlik, adalet, hukuk, demokrasi ve özgürlük değerleri olmuştur. Şimdi sıra demokrasiyi ve demokratik kültürü daha fazla derinleştirmekte.

Sonuç olarak, küresel kapitalizmin krizi, Ortadoğu merkezli hegemonya savaşı ve ülkemizdeki ekonomik ve siyasi kriz, demokrasi güçlerinin birleşik mücadelesinin tarihselliğini dayatıyor. İşimiz yeni başlıyor, hepimize kolay gelsin…