Ana SayfaYazarlarAbdulmelik Ş. Bekirİktidarın İstanbul-İdlib-Hakurk serüveni – Abdulmelik Ş. Bekir

İktidarın İstanbul-İdlib-Hakurk serüveni – Abdulmelik Ş. Bekir


Abdulmelik Ş. Bekir


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 31 Mart seçimlerinde aldığı yenilgiyi kısmen tersine çevirmek için İstanbul seçimlerini iptal ettirdi. Birçok kişi ve kesim seçim iptalini İstanbul rantıyla açıklıyor.

Kuşkusuz rant bir faktör ancak belirleyici olan değil. Belirleyici faktör, yenilgi yaşayan Erdoğan’ın tekrar rüştünü ispatlama, uzun süredir yaşadığı ve giderek derinleşeceği kesin olan krizin kendi yapısında yaratacağı komplikasyonları önleme, yitirdiği psikolojik üstünlüğü kısmen telafi etme, içerde ve dışarıda duruma hakim olduğu mesajını vermek. Dolayısıyla İstanbul seçimleri Erdoğan ve geleceğinin oylanmasıdır.

Erdoğan-Bahçeli son dört yıllık politikasını sürdürmek için böyle bir hamleye muhtaçtı. Hamlenin başarısı Erdoğan-Bahçeli ikilisinin tekçi rejimi inşası için bir süre daha oksijen sağlayacakken, başarısızlık ise iktidarın baş aşağı gidişinin hızlanması ve yeni politik bir iklimin başlaması demek. Bu noktada iktidar ve ortakları arasında tam bir hemfikirlik var.

İktidar 23 Haziran seçim stratejisinde 31 Mart seçimlerine göre bazı değişiklikler yaptı ancak bu değişim tamamıyla söylemsel düzeyde. Özünde ise son dört yıllık politikada herhangi bir değişiklik yok.

Stratejideki en bariz değişiklik Kürt söyleminde görülüyor: PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinin önündeki engellerin kaldırılması, ‘beka’ söyleminin kısmen arka plana atılması, seçim çalışmalarında Bahçeli ve benzer çevrelerin bir adım geri durması, Binali Yıldırım’ın seçime iki hafta kala onca yoğunluğu içinde belirsiz bir vesileyle Diyarbakır’a gelip Kürdistan laflarını etmesi iktidarın söylemsel politikalarını gösteriyor.

Özcesi HDP seçmeni nasıl 31 Mart seçimlerinde bağrına taş basarak stratejik oy kullandıysa, iktidar da 23 Haziran seçimleri sonrasına kadar bağrına taş basarak ‘Kürdistan’ ifadesini kullanıyor.

AKP esas politikasını ise 2015 yılında başlayan ‘Kürtsüz bir dünya’ siyasetine uygun olarak sürdürmekte: Diyarbakır’da kullanılan ‘Kürdistan’ lafı AKP’nin politikası değil ama Bitlis ve ilçelerinde Kürtçe tabelaların kaldırılması, Dersim ismine soruşturma açılması iktidarın asıl politikası. Binali’nin Kürdistan’a atıf yaptığı Diyarbakır’da çocuklara Kürtçe dil eğitiminin de verildiği kreşler başta olmak üzere belediyelere ait olan tüm taşınmazların apar topar devlet kurumlarına hibe edilmesi AKP-MHP iktidarının asıl politikası.

Kısa süre sonra yapılacak olan 23 Haziran seçimlerinde AKP-MHP iktidarının kazanmasıyla bu politikalar diğer Kürt kentlerinde katlanarak devam edecektir. İktidarın bu politikasından döneceğine dair en ufak bir belirti yokken, sürdüreceğine dair yığınla kanıt orta yerde duruyor.

Kimse iktidar ve ortaklarından tekçi rejim inşa hayalinden vazgeçmesini beklememeli. İktidarın bu politikalardan vazgeçmesinin yegane yolu siyasi olarak zayıflamasıyla mümkün.

İstanbul seçimlerini kazanan iktidar artık gönüllü olarak bu politikadan vazgeçmez aksine sürdürmek için her yolu dener. Geri adım atması ancak ve ancak zayıflayarak, gerileyerek bu politikayı sürdüremez duruma gelmesiyle olacaktır. Bu bağlamda Türkiye’de demokratik gelişme bekleyen herkesin 23 Haziran’da İmamoğlu’nu desteklemesi elzem.

AKP-MHP’nin asıl stratejisini gösteren gelişme ise 27 Mayıs tarihinde Hakurk’a yönelik başlatılan operasyondur.

Operasyonun amacı buralarda kalıcı varlık oluşturmak ve fırsat yakalandığında Federal Kürdistan Bölgesi’nin birçok alanına konumlanmak. Ne kadar başarılı olup olmayacağı ayrı bir tartışma konusu. Ancak niyetinin bu olduğu kesin.

Seçime kısa bir süre kalmasına rağmen başlatılması bu operasyonun devlet açısından stratejik düzeyiyle ilgili. İstanbul seçimini kaybetme pahasına bile birkaç hafta ertelenmeyecek düzeyde önem atfediliyor bu adıma.

Türkiye’nin bu adımının sadece kendi inisiyatifiyle olmadığını tahmin etmek zor değil. Benzer adımları şimdiye kadar küresel ve bölgesel güçlerin izni ve desteğiyle attı. Şimdiki operasyonun da küresel ve bölgesel ayakları var. Ancak mevcut Ortadoğu denkleminin daha önceki dönemlerden bazı farklılıkları var.

Ortadoğu’da birçok dosya iç içe geçmiş durumda. Aktörlerin herhangi bir konudaki adımı başka aktörleri ve alanları eş anlı olarak etkilemekte. Hakurk operasyonu da Suriye, Irak, Türkiye ve İran’daki gelişmelerden bağımsız değil. Bu anlamda ABD, Rusya ve İran başta olmak üzere diğer aktörlerin operasyona karşı tutumlarına bakmak önemli.

Trump’ın Suriye ve IŞİD ile Mücadele Koalisyonu Sözcüsü James Jaffrey son bir haftada basına verdiği iki demeçte bazı konularda anlaşmazlığın sürmekle birlikte Türkiye ile ‘tampon bölge’ konusunda genel bir anlaşma sağladıklarını ve AB ülkelerinin bunun bir parçası olmadığını ifade etti.

Jeffrey başka bir demecinde Türkiye ve ABD’nin ‘tampon bölge’ oluşturma amacının farklı olduğunu söyledi. Dolayısıyla Jeffrey’nin bahsettiği genel anlaşmanın çerçevesi oldukça muğlak olmakla birlikte, asgari bir ortaklığın oluşması için pazarlığın sürdüğü de aşikar. Jeffrey anlaşmazlık konularını ‘tampon bölgenin’ çapı ve burada konuşlandırılacak güç ile Demokratik Suriye Güçleri’ne (SDG) verilen silahların akıbeti olarak sıraladı.

Türkiye tampon bölgenin sınırlarının 20 kilometre civarında olması ve bölgenin kontrolünün tamamıyla kendisine verilmesini ve SDG’ye verilen silahların alınmasını talep ediyor. Buna karşın SDG’nin kontrolünün Türkiye’de olmaması şartıyla büyük yerleşim birimlerini kapsamayan ince bir şeritte tampon bölgeye rıza gösterebileceği anlaşılıyor. Tabii buna karşı Afrin’in durumunu da masaya koyuyor.

Talepler arasında mesafe büyük. Jeffrey iyimser konuşsa da kolayca kapanacak gibi görünmüyor. Engellerin aşılması için tarafların taviz vermesi gerek.

ABD, Türkiye ve Kürtlerin ortak müştereklerde anlaşması imkansız değil ancak Ankara’nın mevcut politikalarıyla çok zor olduğu da ayan beyan ortada.

Tam bu noktada farklı faktörler devreye giriyor; Öcalan’la görüşmelerin önündeki engellerin kaldırılması, Hakurk operasyonu, İstanbul seçimleri ve S-400 keşmekeşi, Doğu Akdeniz’deki petrol ve gaz arama dalaşı… az ya da çok etkiyle bağlama dahil oluyorlar.

Rus yapımı kısa-orta-uzun menzilli hava savunma füze sistemi S-400

Türkiye, S-400 konusunda ısrarını sürdürerek ABD’den Suriye başta olmak üzere Kürt meselesi ve başka dosyalarda daha taviz istiyor. Ancak ABD ve Rusya arasında oldukça kullanışlı bir araç olarak kullanılan S-400, teslim günü yaklaştıkça iktidarın aleyhine bir durum oluşuyor.

İstanbul seçimleri ve sözde yumuşatılan Kürt söylemine rağmen Hakurk’a operasyonun başlatılması S-400 kararı verilmeden var olan dengenin son lokmasını yeme çabasıdır. Zira S-400 alan bir Türkiye’nin bu alanlarda operasyon yapması pek mümkün değil.

ABD ve Türkiye’nin ortaklaştığı konulardan birini etkisizleştirmek mümkün olmadığı için PKK’nin olabildiğince sınırlandırılması olduğu biliniyor. İki tarafın Kürtler bağlamında Suriye ve Irak’ta anlaştığı ya da anlaşacağı zemin KDP üzerinden tasarlanıyor. Şu an süren operasyonda KDP’nin Türkiye’ye aktif destek vermesi de bu umudundan ileri gelmekte.

ABD’nin doğrudan bir izni olmasa da Kuzey ve Doğu Suriye konusunda Kürtlerin bazı politikalarına razı etmesinde işine yarayabileceği ve Rusya meselesinde de Türkiye’yi kendi politikasına çekeceğinden sessiz kaldığı görülüyor. Aynı tutumla İdlib’te zaman zaman Batı ülkeleriyle birlikte Rusya ve rejime karşı Türkiye’ye destek atarak kendi politikalarına geldiğinde sağlayacağı avantajların sinyalini yakıyor.

İran ve Rusya’nın tutumu

İran’ın denklemdeki yeri ve operasyona yönelik tutumu bir diğer önemli husus. Basına yansıdığı kadarıyla İran’ın da operasyonun ilk gününde Irak sınırları içine giren Asos bölgesine katyuşa atışı yaptı. Ardından bir sessizlik durumu var.

İran, ABD kıskacı nedeniyle Türkiye’yi karşısına almak istemiyor. Ayrıca olası bir iç karışıklıktan Kürtleri kendisi için tehlike potansiyeli olarak görüyor ve bu nedenle tarafsız kalmayı tercih ediyor.

Türkiye’nin Rusya ile S-400 üzerinden dirsek temasının sürdüğü ve Washington ile bölge politikalarında aynı hizaya gelmediği sürece Tahran bu pozisyonunu koruyacaktır. Ancak ABD ile anlaşmış bir Ankara’nın KDP ile bu bölgede bulunmasının kendisi için öldürücü bir darbe olacağının da farkında.

Madalyonun bir yerinde de Rusya var. Moskova, Ankara’ya karşı çok da rahat değil. Türkiye’ye güvenmediğinden adeta diken üstünde. Moskova, mevcut politikasıyla kendisinin yanında durduğu sürece ABD’nin Kürt meselesinde geçmişte Türkiye’ye sağladığı destek ve yardımın aynısını hatta daha ötesini sağlayacağı mesajını veriyor.

Moskova, Kürtlere yönelik politikasını ABD’nin Suriye’deki pozisyonuna göre düzenlediğinden hali hazırda Türkiye’nin Kürt politikasını ya desteklemekte ya da sessiz kalmaktadır.

Rusya ve İran Ortadoğu’da önemli oranda stratejik bir ilişki düzeyine sahip. İran kadar olmasa da Ankara’yı da bu bağlama eklemek niyetindedir. Ruslar işler istedikleri minvalde ilerlerse iki ülkenin Kürt karşıtlığı ortak paydasını kendi bölge politikalarının tahkim aracı olarak kullanmayı tasarlıyor.

Bu süreçte Türkiye’nin çok zamanı yok ve geçen her dakika aleyhine işliyor. ABD, Savunma Bakanı Yardımcısı Patrick Shanahan’ın geçen hafta Savunma Bakanı Hulusi Akar’a hitaben kaleme aldığı ihtarname tadındaki mektup ile Türkiye’nin bu gerçeklikten kaçma vadesinin 31 Temmuz olduğunu açıkladı. Diğer taraftan Rusya’dan S-400’ün tesliminde bir gecikmenin olmayacağı beyanatları sıklaştı. Türkiye, ortak komisyon kurma önerileriyle bu süreci olabildiğince uzatma ve bu arada bazı defterleri dürmenin hesabını yapıyor. Ancak Rusya ve ABD’de giderek sıklaşan uyarılar bunun çok işe yaramayacağına işarettir.

Türkiye önünde sonunda S-400 sisteminden vazgeçecek. “Bitmiş bir anlaşmadır” açıklamaları ABD’den daha fazla taviz koparma politikası.

Türkiye ve KDP tarafından yürütülen operasyon bir yönüyle Ankara’nın S-400 sisteminden vazgeçmesinin ilk adımı ve avantajı olarak değerlendirilebilir. ABD ve AB üyesi bazı ülkelerin Rusya ve rejimin İdlib’e yönelik operasyonuna karşı çıkması, tabiri caizse Türkiye’ye destek atmaları başka bir havuçtur. Elbette bunlar Rusya ve ortakları tarafından not ediliyor. Erdoğan, S-400 kararı netleştiği gün ‘Putin eli’ni daha açık oynayacaktır.

Bu karambolde Türkiye’nin Hakurk’a operasyon hesabının tutup tutmayacağını göreceğiz. Ancak kazandıracağı avantajlar olduğu gibi dezavantajlar da var. Benzer durum PKK için de geçerli.

Türkiye’nin buralarda bazı tepelere konumlanarak PKK’nin hareket serbestisini kısıtlaması mümkün. Geçen yıl konumlandığı Lelikan Tepesi pratiği gözetildiğinde hareketi sıfırlayamadığı gibi aynı zamanda hedef haline geldiğini gösterdi. Türkiye’nin kendi sınırları içinde bile hareketliliği sınırlandırma kabiliyeti sınırlıyken başka bir ülkenin sınırları içinde bunu yapmanın insani, ekonomik ve diplomatik maliyetinin çok daha fazla olacağı açık.

Hakurk’ta konumlanmak, 90’lardan beri Federal Kürdistan Bölgesi’nin bazı alanlarına üs kurmaktan farklıdır.

KDP ve PKK arasında Kürdistan Hükümeti’nin denetimindeki alanlarda bulunan Türk üs ve birimlerine karşı eylem yapmama mutabakatı olduğu bilinen bir durum. KDP’nin Hakurk operasyonuna aktif desteği bu mutabakatın ilga edilmesi anlamına geliyor. Nitekim son zamanlarda Zaho gibi bölgelerde konumlanan TSK birimlerine yönelik çatışma haberleri basına yansıdı.

Dolayısıyla PKK’nin hareketliliğini Federal Kürdistan bölgesinin tamamına yayması mümkün. Bu da oyunun kurallarının değişebileceği gibi Türkiye açısından yeni sorunların başlangıcı demektir.

‘Turpun büyüğü heybede saklıdır’ misali Hakurk operasyonunun Türkiye’ye ne kadar avantaj sağladığı ya da buralarda tutunup tutunmayacağı bir yönüyle de önümüzdeki dönemde Ankara’nın Rusya-ABD düzleminde yapacağı tercihe de bağlı. Şu an iki taraf da kendilerini tercih etmesi hatırına Ankara’nın bazı adımlarına sessizliği tercih ediyor. Ankara’nın politik tercihleri netleştikçe tarafların da tutumları farklılaşacaktır.

ABD’nin politikalarına gelen bir Türkiye’nin Federal Kürdistan bölgesindeki varlığı Irak, İran ve dolayısıyla Rusya’nın tutumuna yansıyacaktır. Aksi de ABD için geçerlidir. O gün, iktidarın bugün attığı adımların Türkiye’nin başına yeni belalar açması işten bile değil.

Ortadoğu kimsenin bir şeyler kaybetmeden kazandığı bir oyun alanı değil. Her adımın mutlaka avantaj ve dezavantajları var. Türkiye orta sıklet bir aktör olarak birçok ağır ve orta sıklet güçle çift taraflı oynamaya ve işin sadece avantaj hanesine odaklanmış durumda.  Ancak direksiyon hakimiyetini yitirmiş ve frenleri patlak halde hızla toslayacağı duvara doğru ilerleyen araç misali günün sonunda avantajlardan ziyade pert olma ihtimali oldukça yüksek.

AKP-MHP’nin çıktığı monist rejim serüvenin ilk teklemesini 23 Haziran’da yaşaması hem Türkiye hem de Ortadoğu halkları için büyük badirelere neden olacak diğer teklemelerin önünü alabilir.