Ana SayfaYazarlarElend AydınKumru yuvası, labirent – Elend Aydın

Kumru yuvası, labirent – Elend Aydın


Elend Aydın


Labirent kavramını, eski Mezopotamyalılar; yani hala DNA’mızda yol alan, DNA’mızla yol alan köklerimiz bulmuş. Peki nasıl? Hayvan bağırsağında fala bakmak için! Acaba o labirent, o fal, o zaman geleceği söylemiş mi insanlara?

Gelecek mi dedik? Henry Bergson’un sesi yükseldi hemen: “Gerçek şimdiki an geleceği yitip bitiren geçmişin ele avuca sığmaz ilerleyişidir. İşin gerçeği, her türlü duyu, belleğin parçalarından başka bir şey değildir.” Demek ki gelecek, “yenip bitirilecek bir şey”dir geçmiş tarafından. Öyleyse labirentlere, fallara bakmaya ne gerek var? Ama labirent mefhumu, es geçilecek bir durum da değil. Haruki Murakami’den (sahildeki Kafka) okuyalım:

“Labirentin şekli bağırsağa dayanır, yani temel prensibi aslında senin içindedir ve dış dünyadaki labirentlerle paralellik gösterir. Kendi dışında olan labirente adım atmak yoluyla kendi içindeki labirente adım atmış olursun. Senin dışında olan bir şey, içinde olan bir şeyin yansıması, senin içinde olan bir şey, dışında olan bir şeyin yansıması…”

Ama Murakami Usta, bir üçüncü labirent de var: her iki labirentin el ele verip dans etmesiyle başı dönen insanın oluşturduğu bir labirent. Keza bazen iç labirent, artık ‘iç labirent’ değildir ve dış labirent de bazen artık ‘dış labirent’ değildir. Belki de o iç içe geçmiş labirentler; çoklu evren gerçeğine en çok yaklaştığımız andır. Tek evren sanılan evrenin tek olmayıp çoklu olduğu, daha doğrusu, her evrenin çok, “çoklu evren” olduğu tezi, heyecanlandırıcı olduğu kadar ürpertici, ürkütücüdür de ezberlediğimiz temel tekliklerin yıkımı olduğu için.

Neyse. Labirentimize dönersek; Yunan mitosundaki Ariadne’nin ipliklerine sahibiz ki kaybolmuyoruz. Belki de sadece iplikleri gezdirmekle kalmıyor kıvılcımlar da bırakıyoruzdur çapraşık yollarında varoluşun. Böyle böyle kendimize ve dünyaya “Şu labirent senin, bu labirent benim” diyerek dolanırken zamanın geçmiş olduğunu fark ediyoruz. Yoksa zaman, labirent; labirent, zaman mıdır? Öyleyse bizler labirentten zamanlar ve zamandan labirentler olarak epey neşeli ve maceralıyızdır. Oysa hacca giden bir karıncanın sırtında ilerleyen hayatımız hiç de öyle demiyor.

Birileri kafa ve yüreklerde çoktan yok olmuş olmasına rağmen (ki, esas yok oluş budur) sahneyi terk etmiyor, dahası ebediyet illüzyonuna kapılıyor. Ama artık atı alan (YSK ile) Üsküdar’ı geçemiyor. Üstelik ne at eski at ne de Üsküdar eskisi gibi. Üstelik geçilecek bir yer de kalmadı.

Ama biz böyle söyler, düşünür, okur ve yazarken, Babilli kahin ve kahineler bağırsakları tepsiye konmuş hayvanların canlarını ceplerine koyarken, bakışlarını labirentlere odaklıyor. İşte gelecek orada labirentte! Öyleyse gelecek hiç gelmeyecek! Ya da şöyle demeli; eyvah, gelecek, gelecek! Gelecek, bağırsaktan, labirentten gelecek!

Öte yandan gelecek’in de labirentin de bu fal merakımız yüzünden el-aman ettiğini fark etmiyor değiliz, bu kasvetli sıcakta üstelik labirent değilmişiz ve hem iç hem dış labirentlerden oluşmuyormuşuz gibi, labirentlere tepeden, kahinvari bakışlarla bakmamız yok mu!

Düşünsel labirentlerinde kaybolduğum bu zamanların ahı adına; her şeyi dümdüz ve pespaye bir zulüm sananlara labirentlerimizin dolambaçlı ve kıvrak zekalı yollarını gösterip artık fal baktırmayalım diyoruz. Ama Babilli kahin ve kahineler bağırsak dolu tepsilerle peşimize verirse nereye gidelim? Labirentin dışında kaçacak bir yer var mı?

Derken kumrular yuvalarına davet ediyor bizi, gitmemek olur mu?

Previous post
Temelli: 23 Haziran'dan sonra merkezi iktidar değişebilir
Next post
'Anna' vizyonda: Luc Besson'dan bir kadın suikastçının hikayesi