Ana SayfaManşetSokaktaki ‘ortak yayın’: Halk susmuyor, ‘kral çıplak’ diyor

Sokaktaki ‘ortak yayın’: Halk susmuyor, ‘kral çıplak’ diyor

HABER MERKEZİ – Seçim öncesi ve bilhassa İmamoğlu-Yıldırım ortak yayını sonrası analizler adayların açıklamalarına ve performansına yoğunlaşmışken, rotayı sokaktan yükselen sese çeviriyoruz. Ankara’dan kulağımıza çalınan “hard kapitalizm”, İstanbul’da Reis Boz’un Kürt seçmen açısından olan biteni bir çırpıda özetleyen ders niteliğindeki konuşması, “Kimsenin malı değiliz” diyen kadın seçmenin öfkesi… Siyasetçilerin temellük ettiği dil sokakta ters yüz ediliyor. Peki, sokağın bu dili bize ne diyor? Siyaset bilimci Prof. Ülkü Doğanay’a sorduk.


Röportaj: Bekir Avcı


İstanbul seçimleri için yapılan sokak röportajlarından birinde Reis Boz adlı yurttaş, memlekette olup biteni bir çırpıda özetledi. Seçimde ne yapacağı siyasetçiler ve analistlerce merceğe alınıp saatlerce tahlil edilen Kürt seçmene tercüman oldu: “Siz Kürtleri aptal mı sanıyorsunuz?”

“Bu ülkede fakir fukaraya ‘işçi emekçi’ dediniz, iktidar oldunuz ama bugün aynı zulmü siz yapıyorsunuz. Artık bu coğrafyada kimse diktatörleri kabul etmiyor” diyen Boz’dan adeta ‘pas’ alır gibi Ankara Ulus’ta bir başka yurttaş, “Bu devlette hard kapitalizm var, leşçi, can alıcı kapitalizm” deyiverdi. Bir başka seçmen yine İstanbul’dan seslendi: “Erdoğan’ın malı değiliz, koyun gibi güdülmekten vazgeçsin herkes.”

  • (Hatırlayalım: Cümledeki akışı takiben ilk konuşmayı buradan, diğerini şuradan, ötekini de bu linkten izleyebilirsiniz)

Peki, sokağın bu dili ya da sokaktaki bu dil bize ne söylüyor? Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ülkü Doğanay’la konuştuk.

Ona göre “Kral çıplak” demekten çekinmeyenler konuşuyor; bir başka önemli nokta ise uzmanların, politikacıların, bürokratların argümanlar, kanıtlar, olanaklar ve olanaksızlıklar üzerine kurulu, biçimsel dilinin dışladığı “sıradan insan”ın demokratik müzakerenin bir parçası olabilmesi için bir yol sunuyor bu dil.

Prof. Dr. Ülkü Doğanay

“Siz Kürtleri aptal mı sanıyorsunuz”dan “hard kapitalizm”e uzanan sokak röportajları bize ne anlatıyor? Sokağın dili bize ne söylüyor?

Sokak röportajları seçim öncesinde seçmenin nabzını tutmak için sıkça başvurulan yöntemlerden birisi. Elbette röportajı yapanların kime gittiği, mikrofonu kime uzattığı önemli. Yapılan röportajlardan hangilerinin yayınlanmaya değer bulunduğu da genelde yayın kuruluşunun seçimde kimi desteklediğine göre ortaya çıkıyor. Örneğin yandaş kanallarda sık sık vatandaşın iktidardan ne kadar memnun olduğunu ya da rakip partinin geçmişte ülkeye ne denli zararlar verdiğini anlattığı röportajlarla karşılaşıyoruz. Bunların önemlice bir kısmı, sosyal medyada ya da bizzat politikacıların ağzıyla servis edilen ezber cümlelerden oluşuyor. Yanlış olduğunu da bilse, “vatandaş” bu cümleleri tekrarlamanın kendisine bir güvenlik alanı sağladığını düşünüyor olmalı. Tabii beni konuşturma, başımı belaya sokma diyenler de oluyor. Şaşırtıcı bulunan ise, arada birilerinin çıkıp “kral çıplak” diyebilmesi. Üstelik analistlerin sayfalarca yazarak, büyük cümlelerle açıklamaya çalıştıkları kimi gerçeklikleri “hard kapitalizm” ya da “siz Kürtleri aptal mı sandınız?” cümlelerinde olduğu gibi tüm yalınlığıyla ifade edebilmeleri.

Sokağın bu dili, bir yalan ne kadar tekrar edilirse edilsin, bu yalanın içinde yaşayan insanların gerçekliği yalın biçimde görebilme ve ona karşı çıkabilme gücünü hala taşıyor olduklarını gösteriyor. İnsanların kandırılmaya, kendilerine ne verilirse onu almaya hazır, ağızlarına çalınan bir parmak bala razı olmadıklarını, çoğunluk bunu dile getirmeye çekinse bile olup bitenin farkında olduklarını göstermesi bakımından önemli.

Bu konuşmalar karşısındaki şaşkınlık normal mi ya da böylesi konuşmalar neden şaşkınlık yaratıp, heyecan uyandırıyor?

Konuşmaların şaşkınlık yaratma sebebi, söylenen şeylerin yeniliği, daha önce kimse tarafından dile getirilmemiş ya da bilinmiyor olması değil. Tam tersine, herkesin bildiği ama başına gelebileceklerden endişe ederek söylemeye çekindiği şeyleri, birilerinin çıkıp tüm doğallığıyla dile getirebilmesi.

Muhalif görüşleri dile getirenlere yönelik baskı ne kadar yoğun olursa olsun, herkes susturulamıyor. En sert rejimler bile herkesi susturamıyor. Anaakım basını sustursanız, gazetecileri, akademisyenleri tutuklasanız bile, gerçekte ne olup bittiğini gören onca insan var. Bunların içinde “kral çıplak” demeye cesaret edecek birileri çıkıyor ve bir şekilde seslerini duyurmanın yolunu buluyorlar; üstelik bu görüşlerin sıradan insanların diliyle ifade edilmesi daha da etkili oluyor. Şaşkınlık, sokaktaki vatandaşın bunca baskıya rağmen hala bu cesareti kendinde bulabilmesiyle ilgili.

Reis Boz’un ya da Ankara’daki yurttaşın sözleri bize sadece seçimle sınırlı bir yorum sunmuyor aslında. Ülkede olup bitenin tarihsel bir bakış açısıyla süzgeçten geçirilerek değerlendirildiğini görüyoruz bu konuşmalarda. Anaakım siyasetçilerin (iktidar mensubu ya da muhalif) temellük ettiği dilin ters yüz edilmesi diyebilir miyiz?

Evet, burada çarpıcı olan hiç öyle büyük cümleler kurmadan, kendi gündelik deneyimleri içinden sorunların ardında yatan gerçek nedenleri ortaya koyabilmeleri. Bu gündelik dilin, özellikle kişisel tanıklıkların üzerinden kurulan anlatıların gücüne ve önemine dair literatür, bize tam da bu dilin demokrasiye yapabileceği katkıyı anımsatıyor. Bu konuda Iris Marion Young’un yaptığı çalışmaları önerebilirim. Demokratik bir iletişimin kapsayıcılığı için gündelik hayatın dilini, tanıklıkları, kişisel kabul edildiği için kamusal retorikten dışlanan öyküleri, şiirleri, şarkıları ve diğer anlatı biçimlerini kamusal tartışmanın içine dahil etmeyi öneriyor. Böylece, uzmanların, politikacıların, bürokratların argümanlar, kanıtlar, olanaklar ve olanaksızlıklar üzerine kurulu, biçimsel dilinin dışladığı “sıradan insan”ın  demokratik müzakerenin bir parçası olabilmesi için bir yol sunuyor. Sokak röportajları, bize bunun mümkün ve önemli olduğunu gösteriyor aslında.

Ekrem İmamoğlu’nun sloganı olan “Her şey çok güzel olacak” sözü aslında İmamoğlu’nun İstanbul’daki seçim çalışması sırasında bir çocuk tarafından dillendirildi, slogan da oradan filizlendi. Yani umut dolu bu cümleyi bir çocuk siyasetin literatürüne kattı. Bu, siyasetin soğuk ve duygudan uzak diline bir duygu veriyor. Konuyu şuraya getirmek istiyorum; 7’den 70’e sokağın dilinde duygu hakim, öfke ve umut ise en baskınları. Dile gelen bu duygular bize ne söylüyor?

Siyasal retorikte duyguların önemli olduğunu biliyoruz. Aslında bunu en iyi kullanan siyasetçi Recep Tayyip Erdoğan. AKP’nin kuruluşundan itibaren seçmenin duygularına seslenmeyi çok iyi başardı. İlk yıllarında daha çok mağduriyet üzerinden kurulu rövanşist bir söylem benimsemişti; bir tür intikam ya da daha yumuşatacak olursak yaşananların telafisi üzerine kurulu duygu haline sesleniyordu. Sonrasında seçmenle kurduğu bağı aşk, sevgi, adanmışlık duyguları üzerinden ifade ederken de mutlak bir sadakat talep etti. 2014’ten bu yana, seçmenle ilişkisinde “korku” ana motiflerden birisi oldu. Yani duygular hep siyaset sahnesinde, özellikle de miting meydanlarında başköşeyi işgal ediyordu. İmamoğlu’nun yarattığı fark, Erdoğan’ın uzun süredir seçmene vaat edemediği bir duyguyu, “umut”u canlandırması oldu. Muhalefet belki de ilk kez bu denli güçlü biçimde seçmenin duygularına seslenmeyi ve tam zamanında umudu canlandırmayı başardı. Bu bakımdan İmamoğlu ve kampanya ekibi sokağın nabzını tutmayı çok iyi başardılar. İnsanlar giderek ağırlaşan hayat koşulları, siyasi baskılar ve kendinden başka herkesi düşmanlaştıran siyaset dili karşısında, bunun böyle olmak zorunda olmadığına, bir şeylerin değişebileceğine dair bir ışık bekliyorlardı. Bu beklenti, bir çocuğun dudaklarının arasından dökülen cümlelerde karşımıza çıktı.