Ana SayfaManşetTemelli: Seçimde yan yana gelenler iktidar seçeneğini önüne koymalı

Temelli: Seçimde yan yana gelenler iktidar seçeneğini önüne koymalı

HABER MERKEZİ – Partisinin İstanbul’daki il binasında görüştüğümüz HDP Eş Genel Başkanı Temelli, “Seçim koordinasyonumuzu İstanbul’a taşıdık” dedi, seçim için yürüttükleri hummalı çalışmayı anlattı. Sandıkta ortaklaşanların seçim sonrasında da ortaklaşması gerekliliğine vurgu yapan Temelli, “Hayır Meclisi’nden bugüne kadar yan yana gelenler artık bu yan yana mücadelesini büyütmelidir, bir iktidar seçeneğini önüne koymalıdır” dedi. Öcalan’ın mesajlarını da sorduğumuz Temelli, “Çözümün bizatihi toplumun bütün kesimlerinin bir araya gelmesi, ortaklaşmasıyla mümkün olabileceğini dile getiriyor” diye konuştu. İşte HDP İstanbul İl binasında buluştuğumuz Temelli’yle soru-cevabımız.


Röportaj: Bekir Avcı


Bu röportajı seçime sayılı günler kala HDP İstanbul İl binasında yapıyoruz. Partinizden “Kendi adayımız seçime giriyor gibi çalışacağız” açıklaması geldi. Bu çalışma için mi buradasınız, HDP seçim için ne yapıyor?

Seçim koordinasyonumuzu İstanbul’a taşıdık. İstanbul il yönetimi ile birlikte burada bir koordinasyon masamız var. Bu seçimlerde tabi ki var gücümüzle çalışacağız. Biz barış ve demokrasi mücadelesi veriyoruz. Seçimler bizim için önemli uğraklar. Demokrasi İttifakı anlayışımızı toplumsallaştırmak, bunu mahallelere, iş yerlerine, sokaklara taşımak için bu süreçte olanca gücümüzle çalışıp, bunun sandığa yansıması için elimizden geleni yapacağız.

İstanbul seçiminde yarış kimler arasında: Yıldırım-İmamoğlu mu, Erdoğan-İmamoğlu mu? İmamoğlu esasen kimi/kimleri temsil ediyor?

İstanbul seçimleri Türkiye’de uzun süredir devam eden iki önemli kulvar arasında bir yarış. Bir tarafta Erdoğan’ın temsil ettiği otoriter rejim, diğer tarafta bizim ısrarla vurguladığımız demokrasi mücadelesi. Tabi görünen yüzler İmamoğlu ile Yıldırım. İkisi arasındaki bir yarış gibi gözükürken arka planda bir demokrasi mücadelesi var.

Erdoğan ülkeye ısrarla otoriter bir rejimi dayatıyor. Bu rejimde ısrar ederken de aslında bütün demokratik yaşama dair yapıları tasfiye ediyor. Bunda en önemli yapılardan biri de yerel yönetimler. Kayyumcu zihniyetin Türkiye’de nelere mal olduğunu görüyoruz.

İstanbul seçimlerinin yenilenmesi de bu minvalde değerlendirilecek; halkın iradesini yok sayan, kayyumcu zihniyeti koruyan bir anlayış var karşımızda. Otoriter rejimi ayakta tutmasının yegane yolu olarak yerel iktidarlarda da hakim olmak istiyor. İstanbul da kendi iktidarları için önemli bir mesele. O yüzden biz de diyoruz ki, 23 Haziran seçimleri bu otoriter rejime, bu kayyumcu rejime karşı bir Demokrasi İttifakı’nın mücadelesi olmalıdır. Seçimi de bu iki kulvar arasındaki yarış olarak okuyoruz. Özellikle İmamoğlu’nun Yıldırım’la olan bu yarışı, çok daha geniş çerçevede bir demokrasi referandumuna dönüşmüş durumdadır.

Eğer İmamoğlu kazanırsa bu Erdoğan yenilmiş mi demektir? Şöyle de sorarsak, İmamoğlu’nun kazandığı bir kez daha tescillenirse bu kimin kazandığı anlamına gelir?

Türkiye’de sandık sonuçları çok önemli ama onun ötesinde biliyoruz ki Erdoğan YSK marifetiyle İstanbul seçimlerini yenileterek aslında yönetim anlayışını ve kendisini oylatıyor. Dolayısıyla seçim sonuçları ister istemez bu tartışmayı önümüze koyacak.

Erdoğan’ın kaybetmesi aslında Türkiye’nin çoğulcu, parlamenter, demokratik bir sisteme olan talebini de ortaya koyacak; otoriter rejime, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne karşı bir itirazı da ortaya koyacak. Türkiye siyaseti 23 Haziran’dan sonra İstanbul’da Erdoğan’ın kaybetmesine bağlı olarak bunu mutlaka tartışacaktır ve Türkiye’nin bunu tartışmaya ihtiyacı vardır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile Türkiye yönetilemiyor. Yönetilemediğinin bütün emareleri de tüm çıplaklığıyla ortada; ülke krizden krize sürükleniyor, itibarını kaybediyor, geleceği hiç de umutvar bir sahne sergilemiyor. Bu bir yönetim krizidir, yönetememe halidir.

‘Demokrasi İttifakı’ diyorsunuz? Bu perspektif ya da çağrınız karşılık buldu mu veya buluyor mu?

Evet, buldu. Bugün 23 Haziran seçimleri de aslında bir yanıyla bunun ifadesi. Sahada bunu da gözlemlemek mümkün. Ama sadece 23 Haziran’a sıkıştırmamak lazım. 24 Haziran sabahından itibaren Demokrasi İttifakı çerçevesinde tüm Türkiye’deki emekçilerin, kadınların, gençlerin, halkların katıldığı ve bugünkü iktidara karşı bir alternatif oluşturma iddiasını önüne koyduğu bir iktidar almaşığını, bir mücadele hattını hep beraber öreceğiz, örmeliyiz.

Yani sandıkta ve mühürde ortaklaşanlar seçim sonrasında da ortaklaşacak mı, ortaklaşabilir mi?

Evet. Özellikle seçim sandığında, ta Hayır Meclisi’nden bugüne kadar yan yana gelenler artık bu yan yana mücadelesini büyütmelidir. Bir iktidar seçeneğini önüne koymalıdır. Demokrasi İttifakı’nı iktidara taşıyabilecek bir adım atma hedefini önüne koymak zorundadır. Çünkü ‘kadınlar, emekçiler, halklar, yoksullar iktidara’ diyoruz ve bunu sağlamanın yolu her şeyden önce Demokrasi İttifakı’nda buluşmaktan geçiyor.

Seçime giderken Kılıçdaroğlu’nun Kürtçe anadili ile ilgili mesajları oldu, CHP İstanbul İl Başkanı Kaftancıoğlu’nun da “Kürt sorununa seçime endeksli değil bütüncül bir yaklaşımımız var” açıklaması var. Bu mesajları nasıl yorumluyorsunuz?

Bu açıklamalar önemli açıklamalar. Sadece CHP cephesinden değil Türkiye’deki bütün toplumsal, politik dinamikler tarafından dile getirilmeli. Sayın Öcalan’ın da son açıklamalarında demokratik siyaset, demokratik müzakere çağrıları aslında meselenin ne kadar önemli olduğunu, bu minvalde ele alınması gerektiğinin ne denli önemli olduğunu hepimize hatırlatıyor. Dolayısıyla bu türden açıklamalar Türkiye’de halkları karşı karşıya getiren, kamplaştıran, kutuplaştıran düşünceye karşı önemlidir. Türkiye’nin demokrasi sorununun, Türkiye’de Kürt sorununun aşılmasının yegane yolu, tüm yapıların birbirini gören ve anlayan, birlikte çözüm üreten yerden hareket etmesine bağlıdır. Bu anlamda bu tür açıklamaları olumlu karşılıyoruz.

Öcalan 8 yıl sonra avukatlarıyla görüştü. İktidar buna açlık grevleri ve ölüm orucu eylemlerinden dolayı mecbur mu kaldı, yoksa bazı kesimlerce iddia edildiği gibi bu AKP’nin ‘seçim yatırımı’ mı?

İlk görüşmeden sonra Sayın Öcalan’dan bir açıklama geldi ‘bu bir müzakere değildir’ diye. Tabi ki seçim yatırımı değildir, seçim yatırımı olamayacağı da çok net ortadadır. Başta Leyla Güven olmak üzere açlık grevi eylemini gerçekleştiren, ölüm orucuna giren insanların çok önemli bir katkısı oldu. Bu süreci değiştirebildiler. Çünkü eğer böyle bir eylem olmasaydı, böyle bir direniş olmasaydı bu mutlak tecrit koşullarının sona ermesi mümkün olmayacaktı.

Tecrit bitti mi?

Tecrit tümüyle bitmiş değil. Ama önemli bir adım atılmıştır. Bu konuda Adalet Bakanı geç kalmakla beraber yasaların gereğini kısmen yerine getirmiştir. İnanıyoruz ki bundan sonra böyle konularda -insan haklarını, hukuku, evrensel hukuk normlarını, uluslararası sözleşmeleri ilgilendiren konularda- gerekli adımlar atılmaya devam edilir ve bu mesele siyasete malzeme yapılmaz.

22 Mayıs’tan sonra başka bir görüşme yapıldı mı?

En son iki görüşme oldu; 2 Mayıs ve 22 Mayıs’taki görüşmeler. Ondan sonra başka görüşme olmadı. Tabi ki avukatlar düzenli başvurularını yapıyorlar.

Öcalan’ın mesajları kimi çevrelerce seçimle ilişkilendirilse de onun seçim sürecinde Kürt sorununun gündemleştirilmesinden imtina ettiği anlaşılıyor. Mesajlarında ‘diyalog’ ve ‘müzakere’ çağrısı var. Siz nasıl okuyorsunuz son mesajlarını?

Hem ilk hem de sonraki mesajına baktığımızda görüyoruz ki Sayın Öcalan seçimle ilişkilenecek kadar meselenin çözümünü belli bir darlığa sıkıştırmamış, sıkıştırmaz da. Hem Ortadoğu hem Türkiye’de barış ve demokrasi konusunda önemli şeyler söylüyor. Özellikle 2013’e referans veriyor. Hafızalarımızı tazelememiz gerekiyor. Mesela bir Dolmabahçe Mutabakatı metni var, tekrardan okunmasında yarar var. ‘Nasıl bir demokratik çözüm, nasıl bir anayasa’ meselesine işaret eden bir metindi o.

Bugün de uzun erimli bir çözüme, demokratik müzakereye, demokratik çözüme, onurlu bir barışa vurgu yaparken aslında tüm toplumu buna davet ediyor. Çözümün bizatihi toplumun bütün kesimlerinin bir araya gelmesi, ortaklaşmasıyla mümkün olabileceğini dile getiriyor.

Gerçekten ihtiyacımız olan şey demokrasi içinde çözüm aramaktır. Demokratik zeminleri var etmektir. Bu demokratik zemin üzerinde var olan tüm toplumsal dinamiklerin harekete geçmesini sağlamaktır. Çünkü bu bizim hepimizin ortak geleceğidir. Ortak vatanda demokratik bir çözüm istiyoruz ve bunun yolunun da Kürt meselesinin çözümünden geçtiğini biliyoruz.

Kürt meselesinin çözümünde meselenin muhatabının Sayın Öcalan olduğunu herkes bir kez daha görmüş oldu. Açlık grevlerine bağlı olarak İmralı görüşmeleri sonucunda kamuoyuna yansıyanlara baktığımızda da ne kadar önemli bir potansiyelin olduğunu, barış ve demokrasi konusunda ne denli önemli bir muhatap olduğunu görmüş olduk.

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Azad Barış “Öcalan’ı anlamak barış, anlamamak savaştır” diyor. Öcalan’la görüşme sonrası operasyon haberleri gelmeye başladı. Bu neye işaret?

İktidarlar memleket meselelerine çözüm üretmekle mükelleftir. Fakat bugünkü iktidar meseleleri çözmek değil, bunlardan beslenmek, bunları derinleştirmek gibi bir yola girmiş durumda. Savaş politikalarında ısrar, silahlanmada ısrar, yine dış politikaya gibi bütün meselelere baktığımızda sürekli olarak bir savaş siyasetinin hakim olduğu ortaya çıkıyor. Buna son vermek gerekiyor. Gerçekten Türkiye’nin Kürt barışını hem ülkede hem de ülke sınırları dışında sağlamakla yükümlülüğü var. Coğrafya da tarih de bu yolu bize göstermektedir.

Bizim çok acil toplumsal barışa ihtiyacımız var; Suriye’de de Irak’ta da Türkiye’de de bunu sağlayabilecek güç biziz, yani Türkiye halklarıdır. Bu konuda bir tercihte bulunup, böyle bir yolda yürümek yerine savaşta ısrar etmek gerçekten de bu ülkenin geleceğine, bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.

Siz de dahil HDP’den “Yeni süreç AKP’yle olmayacak” açıklamaları geldi. Kiminle olacak bu süreç, zamanı belli mi ya da yakın mı?

AKP bu politikalarda ısrar ettiği sürece demokratik bir çözüm, demokratik bir müzakere ya da onurlu-toplumsal barışın yolunun açılması çok mümkün gözükmüyor. Çünkü AKP savaş, tecrit politikalarında ve anti-demokratik yönetim anlayışında ısrar ediyor. O yüzden böyle bir anlayışla yol almak mümkün değil. Buna bir alternatif üretmek gerekiyor, bu da Demokrasi İttifakı’dır. Ancak iktidara karşı iktidarın çözümsüzlüğüne karşı bir çözüm olanağı, çözüm umudu yaratmak muhalefetin görevidir. Biz de bu anlamıyla bunu söylüyoruz; eğer AKP çözümsüzlükte ısrar ediyorsa bunu bu iktidardan beklemek yerine bunun alternatifini üretmek zorundayız.

Davutoğlu’nun Diyarbakır’daki açıklaması, yeni parti iddiaları… Sizce ‘eski ekibin’ gün yüzüne çıkması neyin alameti?

Baktığımızda çözüm üretemeyen, savaştan beslenen, ülkeyi giderek böyle bir yere sürükleyen bir iktidar var karşımızda. Bir yönetememe hali, yönetim krizi var. Böyle bir durumda tabi ki herkes kendince bir yol arayışına girebiliyor. AKP içinde de -sadece Davutoğlu değil- başka arayışlar mevcut. Bu bile aslında bizim sözlerimizin ne kadar haklı olduğunu gösteriyor. Eğer bir yönetim krizi olmasaydı, eğer ülkenin sorunlarını çözen bir iktidar olsaydı, her şeyden önce iktidar kendi içinde böyle bir meseleyle karşılaşmazdı.

AKP’nin içinde bu konuda arayışların olduğunu izliyor, görüyoruz. Bu arayışlar nereye evrilir, nasıl sonuçlar doğurur, o ayrı bir tartışma konusu. AKP’yi tekrar eden bir yerden bir gelişmenin Türkiye’ye hayrı dokunacağını düşünmüyorum.

Son olarak; Cumhurbaşkanı Erdoğan Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni açıkladı. “İşkenceye sıfır tolerans” deniliyor belgede misal, ifade özgürlüğü, tutukluluk süreleri ile ilgili kısımlar da var. Henüz geçtiğimiz günlerde Halfeti’de fotoğraf ve raporlarla belgelenen işkence gündemde ve Erdoğan’ın açıkladığı belge de malum. Neler söylersiniz?

Bir strateji belgesi açıkladı. Buna bağlı olarak bir yol haritası belirlenecek. Yol haritası içinde de zaman zaman yargıda belli reformlar hayata geçecek. Bu ne zaman nasıl olacak, kapsamı ne olacak, ayrıntılarını henüz görmemiz mümkün değil. Böyle bir niyet var ama bu nasıl bir zamana yayılacak, öncelikleri ne olacak, bu konuda tabi ki kuşkularımız var. Çünkü AKP’nin 17 yıllık icraatı belli. Sürekli olarak hukuktan kaçan, adaletten kaçan, giderek otoriterleşen bir eğilimi barındıran bir siyasi anlayış. Dolayısıyla bu anlayıştan yargı reformu beklerken kaygılı ve kuşkulu yaklaşmamız kadar doğal bir şey olamaz. OHAL zihniyetiyle ülkeyi yönetmeye niyetliyseniz yargı reformu meselesinde ne kadar samimisiniz, bu tartışmalı bir konu.

Belli başlıklar çok önemli; ifade özgürlüğü, demokratik siyaset, tutukluluk süreleri… Bunların hiç gecikme olmaksızın hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunlar için strateji belgesi yazmaya, yol haritası belirlemeye de gerek yok. Bunların bir an önce yapılması gerekiyor. Bir sürü masum insan bugün cezaevlerinde, hatta bu insanların büyük bir çoğunluğu HDP’li; geçmiş dönem eş genel başkanlarımızdan vekillerimize, belediye eş başkanlarımızdan il ve ilçe yöneticilerimize kadar 5 bine yakın insan Terörle Mücadele Kanunu’nun ‘terör örgütü propagandası’ maddesine sıkıştırılarak hem uzun süre tutuklu kalıyorlar hem de hüküm alıyorlar. Oysa bunun böyle olmadığını herkes çok iyi biliyor. İşte bu konularda adım atmak için bir strateji belgesine, bir yol haritasına, bir zaman planına gerek yok. Bu bütün adaletsizliğiyle önümüzde duruyor, bu adaletsizliği kaldırmak için de yasalarda acil düzenleme yapmak gerek. Meclis bunu bir an önce yapabilir ve bu büyük adaletsizliğe son verebilir.

Previous post
Yeryüzünün feminist 'işgalcisi' Olive Morris
Next post
Hakkari’de iki asker hayatını kaybetti