Ana SayfaManşet“‘Toplumsal tereddütlü’ değil, LGBTİ+’lar toplumun ta kendisidir”

“‘Toplumsal tereddütlü’ değil, LGBTİ+’lar toplumun ta kendisidir”

İSTANBUL – Bu yıl, 27’nci Onur Haftası etkinleri kapsamında gerçekleştirilecek olan Onur Yürüyüşü, İstanbul Valiliği tarafından LGBTİ+’ların ‘toplumsal tereddütlü grup’ oldukları ‘gerekçesiyle’ yasaklandı. Bu, son yıllarda benzer hamasetlerle dile gelmiş 5’inci yasaklama girişimi.  “LGBTİ+’lar toplumun tepki gösterdiği bir kesim değil, toplumun kendisidir” diyen 27. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden Yunus Emre Demir ve “Yasağın hiçbir hukuki gerekçesi yokdiyen Kaos GL Hukuk Koordinatörü Avukat Kerem Dikmen ile konuştuk.


Haber: Özlem Ergun


Son izinlisi 2014 yılında 100 bin gibi rekor bir katılımla Taksim İstiklal Caddesi’nde gerçekleştirilen Onur Yürüyüşü, bu yıl İstanbul’da 5’inci kez ‘yasaklı.’ Katılımcıları için ‘valilik fermanlarının’ pek de geçerli olmadığını LGBTİ+’ların sokağa çıkma kararlılıklarında sonraki yıllarda defalarca kez izledik.

Siyasi iktidar ve onun yerel uzantıları tarafından ‘halkın huzur ve güvenliği’, ‘genel sağlık ve genel ahlakın korunması’ hamasetiyle ifadesini bulan ‘yasakçı’ zihniyete LGBTİ+’ların yanıtı gecikmedi. ‘Yasak ne ayol’, ‘Velev ki ibneyiz’ diyerek devletin örgütlü gücüne, polisine, tomasına, gazına kafa tutan LGBTİ+’lar, siyasi iktidarın ‘toplumsal cinsiyetçi’, ‘genel ahlakçı’, ‘homofobik’ politikalarına da sahici bir meydan okuma ile cevap verdiler.

Türkiye’de 90’lı yılların başında varlıklarını duyurmak, ‘bizim de haklarımız’ var diyebilmek için ilk eylemliliklerini hayata geçiren LGBTİ+’ların 20-30 kişiyle başladıkları yürüyüşleri, bugün 100 binlere ulaşan görkemli ve geniş kortejleriyle pek çok insan için cazibe merkezi.

Siyasi hegomonyanın tesis ettiği ‘genel ahlak’ ve ‘toplumsal cinsiyet’ kalıplarının karşısına gerçekçi cinsiyet politikaları ile konumlanan LGBTİ+’lar, mimarı siyasi iktidarlar olan ‘toplum düzeni’ için bir kez daha en ciddi ‘tehditlerden’ biri olarak orada duruyor. Ve tam da bu yüzden toplumsal mücadelenin önemli dinamiklerinden biri haline çoktan gelmiş durumdalar.

‘Hormonlu Domates’ ödüllerinin en büyüğü Süleyman Soylu’ya

Bu yıl, ‘Ekonomi Ne Ayol’ temasıyla 27’ncisi gerçekleştiren Onur Haftası etkinlikleri kapsamında bir araya gelen LGBTİ+’ların ‘Hormonlu Domates’ ödülleri de sahiplerini buldu.

Her yıl geleneksel olarak LGBTİ+fobik kişi ve kurumlara verilen ödüllerinin en büyüğü ‘Yaşam Boyu Hormonlu Domates’ denilerek İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya uygun görüldü.

“Bu engellemelerin anlamı çok basit: Devlet LGBTİ+fobik. Bizi hem siyasi olarak hem de sosyal olarak tehdit olarak algılıyorlar ve bunun üzerinden bir toplumsal algı yaratmayı hedefliyorlar” diyen 27. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi’nden Yunus Emre Demir ile konuştuk.

Demir, “‘Toplumsal tereddütlü grup’ ifadesi de bu planın bir parçası. Ancak biz bunun başarısız bir plan olduğunu düşünüyoruz. LGBTİ+’lar toplumun tepki gösterdiği bir kesim değil, toplumun kendisidir” diyor.

‘Ekonomik krizde, ilk işten çıkarılanlarız’

Demir, Onur Haftası’nın bu yılki ‘ekonomi’ içerikli temasına ilişkin, LGBTİ+’ların ekonomik açmazlardan herkesle birlikte, herkes kadar etkilendiklerini ancak krizin kendileri için ‘yeni’ olmadığını söylüyor:

“Bizler yıllardır cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğine dayalı ayrımcılık sebebiyle daha iş bulma sürecine gelemeden, eğitim hakkına erişmekte dahi sorunlar yaşıyoruz. Birçok genç toplumsal baskı sebebiyle eğitim hayatını yarım bırakıyor. Bu ayrımcılıklar işe alım süreçlerinde de devamındaki süreçlerde de karşımıza çıkıyor.
“Ekonomik kriz ile birlikte yaşanan işten çıkarmalarda da ilk gözden çıkarılan kesimlerden biri oluyoruz. İşverenler çeşitli bahanelerle işten çıkartmak istedikleri LGBTİ+’ları bu süreçte işten çıkartabiliyor. Alım gücümüz azalıyor, emeğimiz sömürülüyor, iş yerinde maruz kaldığımız mobing artıyor.”

‘Görünür olduğumuz yerler değişiyor/dönüşüyor’

Gündelik hayatın sorunları karşısında örgütlü mücadele iradelerinin geliştiğini aktaran Demir, “Severken, sevişirken, örgütlenirken, eğlenirken ve diğer birçok eylemi yaparken kendi içimizde dayanışmalar geliştiriyoruz. Bu dayanışmalar yeni örgütlenmeler doğuruyor. Bu örgütlenmeler de aslında toplumsal dönüşümü sağlıyor” diyor.

Hareketin emekleme dönemi sayılabilecek 90’lardan bu yana çok yol aldıklarını hatırlatan Demir, toplumda ‘görünür’ olmalarıyla birlikte yaşanan değişimi de özetliyor:

“Görünür olduğumuz yerler birer birer dönüşüyor ve gettolardan çıkıp kentlere yayılmaya başlıyoruz. Bu sebeple LGBTİ+’lar olarak yaşadığımız zorluklar kadar güzellikle de karşılaşıyoruz.
“Evet, işten kovulduğumuz zamanlar oluyor ancak iş yerlerini dönüştürdüğümüz bir sürü iyi örnek de oluyor. Evet, hala kimi aileler çocuklarına şiddet uygulayabiliyor ama çocuklarının kimliklerine saygı duyması gerektiğini öğrenen ve hatta onlarla örgütlenen aileler de oluyor. Bu gelişmeleri görmek, bunları gündem etmek çok önemli.”

Yasağın hiçbir hukuki dayanağı yok

Avukat Kerem Dikmen

‘LGBTİ+ bireylerin hakları ile hukukta karşılıkları’ konusunda konuştuğumuz Kaos GL Hukuk Koordinatörü Avukat Kerem Dikmen ise ‘toplumsal tereddütlü grup’ denilerek yürüyüşü yasaklamanın hiçbir hukuki dayanağının olmadığını söylüyor:

“‘Tereddütlü grup’ şeklinde yasaca tarif edilmiş bir topluluk adı yok. Bunlar uygulayıcıların, mevzuatı kendi bakış açılarına göre yorumlayıp yaygınlaştırdığı şablon gerekçeler olarak açığa çıkıyor. Buna karşın özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin benzer konudaki içtihatlarına göre toplum içerisinde varlığı tehdit altında olabilen, bu nedenle devletin koruma yükümlülüğü toplumun geneline göre daha yüksek olan gruplar var.
“O anlamda Valiliğin İzmir özelindeki gerekçesi, esas olarak etkinlikleri yasaklamak için değil, yapılmasını daha sıkı şekilde güvence altına almak için öne sürülebilecek gerekçeler. Bu anlamda yasağın hiçbir hukuki gerekçesi yok.”

‘Yargı siteminin kafası karışık’

‘Cinsel yönelim’ ve ‘cinsiyet kimliği’ kavramlarının Anayasa ve yasalarda vurgulanan ve koruma altına alınan kavramlar olmadığına dikkat çeken Dikmen, “Bu konuda yargı sisteminin kafası karışık” diyerek devam ediyor:

“Ancak ağırlığı yok sayma, kriminalize etme, dalga geçme şeklinde homofobinin çeşitli formlarına bürüyor. Bu ilk derece mahkemesinden en üst mahkemesine kadar böyle. ‘Sapkın Kaos GL’ ifadesini nefret ifadesi olarak görmeyen bir Anayasa Mahkemesi olunca, kürsü hakimlerinin yaklaşımlarının motivasyon kaynağını anlamak kolay oluyor.
“Öte yandan yargı sistemi ile yönetim sistemi iç içe geçmiş, Türkiye’de hakim teminatı olmadığını biliyoruz. Öyle olunca siyasi öznelerin LGBTİ+’ları kriminalize eden sistematik homofobik söylemleri de duruşma salonlarında yankısını bulabiliyor.
“Gene de Anayasa’nın 10. maddesinde kendisini bulan eşitlik ilkesini önemseyen ve kararlarına yansıtan hakimler var. Nitekim yürüyüşü kapsamayarak eksiklik taşısa da, İzmir Valiliği’nin 20’nin üzerinde etkinliğe getirdiği yasağın yürütmesi büyük ölçüde Mahkemece durduruldu.”

Türkiye hukuk sisteminde ‘nefret suçu ve cinayeti’ kavramı yok

Türkiye hukuk sisteminde nefret suçları ve nefret cinayetleri şeklinde bir tarif de bulunmadığını belirten Dikmen, nefret kavramının ancak konu bir şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındığında gündeme gelebildiğini ekliyor.

Dikmen hukukun uygulamasına ilişkin ise, “Bazı Anayasa Mahkemesi kararlarının içeriğinde ve muhalefet şerhlerinde bu kavramı, yani nefret kavramını görüyoruz. Uygulayıcılar da, yani kürsü hakimleri de mevzuatta yeri olmadığı için bu kavramları daha rahat görmezden geliyorlar” diyor.

Yok sayma, hak ve yaşam ihlallerini artırıyor

LGBTİ+’ların temel talebinin ‘eşitlik’ olduğuna işaret eden Dikmen, LGBTİ+’ların her anlamda tanınmasının gerektiğini çünkü bu ‘yok sayma’ halinin ‘ihlallerin yoğunlaşmasının’ en büyük nedenlerinden biri olduğunu belirtiyor. Hukuki talepleri ise şöyle:

“Anayasada ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ifadesini bulan temel insan haklarından eşit olarak yararlanma. Ayrımcılığı yasaklayan bir mevzuatın varlığı. Yasaların ayrımcı şekilde uygulanmasını engelleyecek hukuki güvenceler. Sorumlu konumda olanların homofobik söylemleri ile yargı sistemindeki homofobik görüş ve kararların cesaretlendirilmesinin önüne geçilmesi. Ve tabi ki tanınma. Her anlamda tanınma.”