Ana SayfaManşet‘Üçüncü Yol’a revan olmak – Nejat Uğraş

‘Üçüncü Yol’a revan olmak – Nejat Uğraş


Nejat Uğraş*


Seçim sonuçlandı. Resmi olmayan sonuçlara göre İmamoğlu kazandı ve aradaki fark bir hayli fazla. İmamoğlu’nun kazanması Türkiye siyasetinin fay hatlarında önemli kırılmalara ve sarsıntılara neden olacaktır. Ve hem kaybedenin hem kazananın Kürtlerin aleyhinde/lehinde açıklamalar, analizler, değerlendirmeler yapacağı/yapılacağı kesin gibi. Kürdün kendisinin bile inanamadığı kadar önemsenen ve “yüksek stratejik oy” derecesinde kıymetlenen tarihsel bir sapakta kimlerin ne kadar ağır bedeller ödeyeceği önümüzdeki reel politik düzlemin kaynayan kazanında fokurdayacak. Ama bir nokta var ki, pas geçemeyeceğimiz bir nokta. Bu seçimin Erdoğan’ın beka seçimi olduğu kesin gibi. Bu seçim artık sadece İstanbul’un kaybedildiği bir seçim olmaktan çıktı. Daha doğrusu Erdoğan seçimi tekrarlatarak -iç ve dış faktörleri biliyoruz- bu minvalden çıkardı seçimi.

31 Mart seçimlerinde propaganda/ajitasyon aksını oluşturan “beka” söyleminin aslında “memleketin efkar edildiği” bir ahvalin olmadığını da faş etti. Sandıkta yenilmez sanılan şövalye 31 Mart’ta üzengiyi kaybetti. 23 Haziran’da attan düştü. Seçimin ortaya çıkardığı ve çıkaracağı sonuçları başka bir yazının konusu yapalım. Ama Erdoğan kaybederse faturayı Kürtlere keseceği ve Kürtlere karşı amansız bir savaşa girişeceğini öngören senaryo en kötüsü –bu savaş Erdoğan için dizi finali olma potansiyeli taşıyor. Çünkü kesinlikle kazananı olmayacak ama en büyük kaybedeni Erdoğan olacak bir savaş.

Bu savaşın psikolojik olarak yürütülmesinde görevli kurum ve kişiler için 18 Haziran tarihi, alameti farika olacaktır. Çünkü bu tarihte Abdullah Öcalan avukatları ile bir görüşme gerçekleştirmiş ve görüşmede “kamuoyuna duyuru” başlıklı yazılı bir açıklama yapmıştı.

Açıklamada önümüzdeki dönemde sorunların daha da ağırlaşacağına dikkat çekerek Kürt siyasetinin menzil darlığına ve ufuk sınırına inceltilmiş bir eleştiri yöneltilmiştir. Mevcut menzil darlığının demokratik ittifakı ve bağlantılı olarak demokratik müzakere opsiyonunu zayıflatacak, zaafa uğratacak bir eksen üzerinde yapılmamasını ve buna azami dikkatin gösterilmesi gerektiğini de salık vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel bloğunda yer alan iktidar ve muhalefet blokları arasındaki iktidar kavgasına angaje olmayan, kendi gündemini ve siyasetini yürütmek konusundaki esas çizginin “Üçüncü Yol” siyaseti olduğunu ısrarla belirtmiştir.

Bu mektup aynı zamanda demokratik siyaset alanının Üçüncü Yol siyasetini silikleştiren tutumuna düşülen bir şerh olarak da okunabilir. Ancak şunu söylemek gerekiyor. HDP’nin bir tutum değişikliği Türkiye siyasi tarihinin en büyük siyasi intihar vakası olacak bir keskinlikteydi. Nitekim HDP de Üçüncü Yol vurgusunu yüksek bir tonla belirtip tutumunda bir değişikliğe gitmeyeceğini duyurdu.

Bunun HDP açısından elbette ki sonuçları olacak. Bu sonuçlardan hassasiyet derecesi yüksek olanı HDP’nin önümüzdeki hengâmeli dönemde özgünlüğünü koruyabileceği yegane düzlemin Üçüncü Yol olacağını daha net olarak tartışacağını öngörebiliriz.

Peki nedir bu üçüncü yol? Öcalan’ın bırakınız siyaset yapmayı, yaşamanın ve ayakta kalmanın oldukça güç olduğu Ortadoğu coğrafyasındaki güç matrisinin içinde öznellik yaratmanın ve stratejik güç olmanın anahtar öncülü olarak gösterdiği  “Üçüncü Yol Siyaseti” İstanbul seçimleriyle birlikte yeniden tartışılacak önemli bir konu başlığı olarak gündemimize girdi bile…

Üçüncü yolun burjuva hali

1990’lı yılların en parlak propaganda malzemesi olan “Üçüncü Yol” yaklaşımı klasik sosyal demokrasinin temel tezlerinde revizyona gidilmesi ve neoliberalizm eleştirisi üzerinden oluşturulmaya çalışılan orta yolcu bir diskura sahiptir. Klasik sosyal demokrasi ve neoliberalizmden farklı bir yol önerdiğini iddia eden bu yaklaşımın son kertede kendisini “neoliberalizmin yanında konumlandırdığı  ve neoliberalizmle ortak noktanın, 1990’lı yıllarda ortaya çıkan Washington Sonrası Konsensüs ile görünür hale geldiği bilinmektedir.”

Bill Clinton ve Tony Blair

Üçüncü Yol’un iki önemli temsilcisinden birisi Bill Clinton ise diğeri de Tony Blair’dir.

ABD’de Roosevelt’ten sonra üst üste seçim kazanan dönemin tek Demokrat Başkan sıfatına sahip Bill Clinton’ın 1997 yılında yaptığı ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında üçüncü yolu telaffuz etmesi, konuya verilen önemin bir göstergesi olarak değerlendirilmişti. Clinton’ın asıl amacının Sosyalist Enternasyonal’in yeni ve ideoloji sonrası bir versiyonu Üçüncü Yol Enternasyonali’ni oluşturmak olduğu ifade edilmişti.

Aslında, Üçüncü Yol, içeriği pek de belli olmayan, merkez solda tüm yeni fikirleri ve arayışları simgeleyen şemsiye bir kavram haline gelmesinde entellektüel tartışmaların merkezinin Britanya olduğu biliniyor.

18 yıl aradan sonra Blair liderliğinde Britanya’da iktidara ulaşan Britanya İşçi Partisi’ni “Üçüncü Yol”a sürükleyen süreci, kendisini iktidara taşıyan felsefeyi sistematize etme çabasını ve duyduğu minneti “Şubat 1998’de Clinton’u Washington’da ziyaretinde merkez solun 21. yüzyıl için uluslararası uzlaşmasını Üçüncü Yol’un sembolize edeceğini” söylemesiyle doruğa çıkmıştı. Üçüncü Yol ile özdeşleşmiş olan Britanya İşçi Partisi’nin uygulamaları ışığında, Üçüncü Yol politikalarının eşitlik, yurttaşlık, kamu hizmeti, devlet ve piyasa konusundaki yaklaşımların sosyal devletin tasfiyesinde kritik bir role sahip olmuştur.

Peki, nedir üçüncü yolun burjuva içeriği?

“Üçüncü yol, sosyal demokrasinin modernleştirilmiş versiyonu olarak tanımlanmaktadır. Radikalleşen modernliğin yaşam koşullarında bireylere ve topluma yön verecek politik bir program olarak şekil bulmaktadır.”

Üçüncü Yol’un en yetkin teorisyeni Anthony Giddens, bu politikaların en temel hedefini “vatandaşların zamanımızda yaşanan küreselleşme, kişisel yaşamdaki dönüşümler ve doğayla ilişki bağlamında ortaya çıkan önemli değişimler yoluyla kendi yaşam yollarını çizebilmelerine yardımcı olmak” şeklinde ifade etmektedir. Bu Giddens’ın küreselleşmeye uyumlu birey formu yaratma çabasıdır. Giddens, küreselleşmeyle savaşan değil onunla uyumlu yaşayan ve yaşamasını bilen bireyler için politikalar geliştirmektedir. Bundan dolayıdır ki üçüncü yol, küreselleşmeyi zorunlu bir gerçek olarak tanımaktadır. Giddens’e göre, modern sosyal demokrasi küreselleşmeye karşı olumlu bir tavır takınmalıdır.

Giddens, üçüncü yolun değerlerini; eşitlik, ihtiyaç sahiplerinin korunması, özerklik bağlamında özgürlük, sorumluluk yoksa hak da yok, demokrasi yoksa otorite de yok, kozmopolit çoğulculuk, felsefî muhafazakarlık şeklinde tanımlar.

Giddens’ın bu ifadelerinden çıkan, kapitalizmin bir alternatifinin olmadığı görüşüdür. Sosyalizmin ölümü, bunun en açık göstergesidir. Üçüncü yol, günümüz koşulları karşısında yetersiz kalan sosyal demokrasinin yeniden canlandırılışıdır.

“Kapitalist yol ile sosyalist yol arasında ‘üçüncü bir yol’ olarak görülebilecek olan sosyal demokrasi; kapitalist ülkelerde, kapitalist düzen partilerinden, onların politikalarından kopan işçilerin, emekçilerin kontrol altına alındığı yeni bir anti-sosyalist, anti-komünist mevzi olarak örgütlenmiştir.”

Sonuçta Giddens’ın Üçüncü Yol’un büyük bir fikir değil “orta yol” olduğunu kabul ettiğini söylememiz gerekiyor.

Öcalan’da ‘Üçüncü Yol’

Öcalan “Üçüncü Yol” kavramsallaştırmasını mevcut kavramsallaştırmanın dışına çıkarak tartışmaktadır. Pratik ifadesini Rojava’da bulan Üçüncü Yol’un, ideolojik ve politik alt yapısı oluşturulmuş yeni bir siyaset mecrasını işaret ettiği herkesin malumu.

“2015 yılında Suriye iç savaşının seyrinin öngörülemez gelişmelere gebe olduğunu en erken ve belki de tek okuyabilen siyasal aktörün ‘Rojava Yönetimi’ olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zira bu çerçevede benimsenen Üçüncü Yol, aradan geçen dört yılın sonunda, Suriye Kürtlerini hem ABD hem Rusya için adı konulmamış bir ‘müttefik’ konumuna yükseltti. Nihayetinde, Rojava Yönetimi için esas olan ‘devrim’i ayakta tutmak, kontrol edilen alanların güvenliğini sağlamak ve tanınmak. Son tahlilde, Üçüncü Yol’da seyrin Rojava Yönetimi’ni bugüne kadar ayakta tuttuğu muhakkak” diyen akademisyen Arzu Yılmaz’ın ifadelerini destekleyen bir diğer yazar Fehim Taştekin’in bir yazısında işaret ettiği “Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) başını çektiği kanat ise savaşı Rojava’dan (Batı Kürdistan) uzak tutacak üçüncü yolu seçmişti. Bu yol, mümkün oldukça rejimle savaştan kaçınma, ÖSO’yu Kürt bölgesinden uzak tutma ve anadilde Kürtçe eğitim dahil özerkliğe temel olacak pratiklere yoğunlaşma prensibine göre ilerliyordu.”

Üçüncü Yol politik bir hat olarak Öcalan tarafından önerilen ve geliştirilen bir yoldur. Rojava yönetiminin pratikleştirdiği bu yol, teorik bir diskurdan beslenerek burjuva siyaset felsefesinin ve Ortadoğu-Türkiye coğrafyasının modernist sol-sosyalist cenahında yaşanan kavram krizlerine bir yanıt, aynı zamanda devrimci bir müdahaledir. Yapılan kavramsallaştırmada fonetik bir benzerlik söz konusu olsa da semantik bir benzerlik söz konusu değildir. Burjuvaziye ait bir kavramın nasıl eğilip-bükülüp içeriğinin devrimci bir diskurla doldurulacağının en iyi örneklerinden biri olarak durmaktadır.

Üçüncü Yol siyaseti bu bağlamıyla siyaset felsefesinde ve devrimci öğretide uygarlıksal düzlemde bir öznellik üretimidir. Çünkü “Uygarlık bir düzlemdir. Bütün kavramlar ve toplumsal tarihsel dinamikler içinde yaşadıkları uygarlığın düzlemi içinde kurulur, işler ve çalışırlar.”

Üçünü Yol’un ideolojik-politik doğrultusu

Burjuva siyaset felsefesinin temel sorunsalı, siyasetin kendisini toplumsallık düzleminde değil de; hiyerarşik, iktidarcı ve devletçi yapıların sınırları içerisinde ifade etmesidir. Bunun da nedeni, kendisi toplumdan sapma olan devletli toplumun çıkarına göre öz ve biçim edinerek; ezen-ezilen, sömüren-sömürülen vb. anlamında özne-nesne, ruh-beden ayrımcılığına ve iktidar merkezli ilişkilere dayanmasıdır. İktidar eksenli politik söylemlerin üretiminde erk ilişkileri, kriterlere dayalı hukuk kurallarıyla uygulamaya konulur. Bu erk ilişkileri iktidar merkezli, devlet ‘meşruluğu’nun rızasına dayalı algı ve söylemler üretilir. Etkili olmanın hedeflerini, amaçlarını buna göre seçer. Dolayısıyla siyaset ile etkililik arasındaki ilişki, iktidara erişmekle ölçülür. “Etkililik” ve “başarı”, iktidardan aldığı payla eşdeğerlik kazanır. Uygarlık boyunca devletli siyaset, toplumu paramparça ederek kurmaca bir gerçekliğin içinde idare etmede oldukça etkili olmuştur. Yani iktidardan ve tekelleşmeden daha fazla pay elde etmek için her yönteme başvurarak kendini dizayn etmiş, toplumu alternatifsiz bırakmayı hedefleyerek, toplumsal dinamiklerin ana merkezine iktidar-devlet yapılarını yerleştirmiştir.

Etimolojik olarak siyaset “at terbiyeciliği” anlamındaki ‘seyislik’ten gelir. Devletçi uygarlığın bu kavramsal ifadesi, siyasetin, “barbar” olarak tanımlanan devlet-dışı komünal toplumların ve bileşenlerinin devlet hegemonyasına bağlı kılınarak, talim ve terbiyeye tabi tutulması, yönetilmesi, idare edilmesi olarak kendini kurgular. Paradigmasını bu temel üzerinde inşa eder. Hegomonik ilişkilerin düzenleyici idaresi olarak varlık gösteren iktidar odaklı siyasetin görevi, tabiiyet ilişkilerini baskı ilişkileri haline getirerek, keskinleştirilen karşıt uçlardan beslenmektir. Tabiiyet ilişkisi, baskı ve tahakkümle eş anlamlı olarak işlev görür. Tabiiyet, hiyerarşik süreçlere bağlanarak tahakkümden ayrı düşünülemez. Tabi kılınışın hegomonik hale geldiği koşullar siyaset yoluyla yaratılır.

Tabiiyet ilişkisinden bireyin, toplumsal bileşenlerin bir başkasına, otoriteye boyun eğdiği ilişkileri anlamaktayız. Yani egemen erkek ile ezilen kadın, tanrı ile kul, efendi ile köle, senyör ile serf, patron ile işçi, yöneten ile yönetilen, devlet ile toplum vb. ilişkiler bu tabi kılınışın hegemonik ifadesidirler. Bu iktidar ilişkileri düzlemine dönüşmüş tabiiyet ve bağımlılık ilişkileri, siyaset yoluyla her daim egemenlik üretir. Ve işin içinde her zaman bir şekilde kar amacı vardır. Kar olmadan iktidar olmak anlamlı değildir. İşte keskinleştirilmiş, yozlaştırılmış karşıtlıklara dayalı bir siyasi düşünüş mantığı, sık sık baskı ve tahakküm yapılarını yeniden üreterek egemenlik kültürüne dönüştürür. Örneğin liberalizm mi- muhafazakarlık mı, sağcılık mı klasik solculuk mu vb. karşıtlıklar böyledir. Burada ikilemler yozlaştırılıp ikiciliklere, uzlaşmazlıklara dönüştürülmüşlerdir. Yozlaşmış, birbirini yok etmeye yönelen karşıtlığa dayalı bu mantık sarmalından kurtulmadan devlete karşı direnip mevcut iktidar alaşağı edilse bile, yerine inşa edilen iktidarla, mücadele edilen baskı unsurları yeniden üretilmekten kurtulamaz. Bu türden yozlaştırılmış ikilemlere (ikiciliklere) dayalı karşıtlık siyaseti ve düşünüş mantığı ve mantalitesi, sonuçta, heterojen kimliklerin homojenleştirilmesi, yani farklılıkların tekilleştirilmesi sürecidir aynı zamanda. Buna karşı yaratıcı çözümler üreten üçüncü bir yola ihtiyaç vardır. Üstünde yaşanılan ve siyaset yapılan düzlemin krizine karşı devrimci olanın dinamizmi, devrimci politik pratiğin üretimine dayanan bir düşünme şekline ve mücadele içinden yeni bir düzlemin kurularak siyasal olan ile toplumsal olanın ayrımına, ikiciliğine karşı bir müdahaleye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecindeki 1921 Anayasası ve sonrasındaki bürokratik, oligarşik cumhuriyete damgasını vuran inkârcı-tekçi zihniyet arasındaki ikilem de konumuz açısından baktığımızda, bugünü anlamak açısından elzemdir. Kapitalist modernite tarafından esas alınan “ulus-devlet” zihniyet ve modeli ile bu modele karşı kurtuluşçu bir anlayışla yeni bir “ulus devlet” kuran model arasındaki ikilemin yüz yıllık kadim bir krize dönüştüğü tarihsel bir aralıkta “politik olan nedir?” sorusuna verilecek cevap ,sistemin bütün egemenlik araçlarına karşı sistemi krize sokacak yol ve yordamların bulunmasıdır. Bunun yolu da böylesi tarihsel ikiliklere sıkışmadan, angaje olmadan, güç dengelerini kollarken kendi öz gücüne yaslanan, talep eden değil hakkını doğrudan kullanan, kolektif pratiği iktidarın tahakkümünden kurtaran, iktidar-egemenlik-tahakküm ve sınıf ilişkisini yapı söküme uğratarak yeni toplumsal ilişkileri yatay bir doğrultuda kavrayan ve bir “çokluk” etrafında arzu üreten, elbirliğini ve kolektivizmi sürekli bir oluş içerisinde yeniden üreten, kurucu bir diskurun ve inşacı bir düsturun politik gramerine sahip olan üçüncü bir yol aynı zamanda demokrasinin politik pratiğine içkin sosyalizmi yeniden düşünmektir.

Üçüncü Yol siyasetini, burjuva egemenlik teorisinin düşünme diyalektiğine ve solun bu egemenlik teorisinin içinden çıkamama krizine karşı bugünün ve geleceğin politik grameri olacak üçüncü bir seçeneğe; uluslaşırken aynı zamanda ulussuzlaşan; 21. Yüzyıl devrimciliğine yeni bir yol açma pratiği olarak okumak ve değerlendirmek gerekiyor.

Geçiş dönemlerinde, bir yanda toplumun demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi damarının, geleneğinin mücadelesi; diğer yanda savaşçı iktidarcı-devletçi kliklerin, güçlerin ve geleneğin kendini koşullara uyarlayarak yeniden yapılandırma çabaları çok daha belirgin bir görünüm arz etmektedir. Bu aşamadaki sonucun belirlenmesinde ise zihniyet, moral-ahlak ve politik bakımdan önceden hazırlıklı, sistemli ve örgütlü olan güçlerin daha avantajlı olduklarını, sürece ve yeni oluşuma kendi amaç ve hedeflerini yansıtmalarının, damgalarını vurmalarının daha olası olduğunu Rojava deneyiminden bilmekteyiz.

Demokrasi ve devlet arasındaki ilişkinin ve çelişkinin niteliği itibariyle, devletsiz bir demokrasinin var olabileceğini tarihsel okumalarımızdan biliyoruz. Demokrasinin bir üst yapı sorunu değil bir alt yapı sorunu olduğunu düşünerek burjuva egemenlik teorisinin tahakkümünü demokratik siyasetin olanak ve imkanlarıyla bozunuma uğratmak, mevcut siyasal konjonktürü politik olanın içinden okuyarak etik-politik bir oluşun raconu olarak düşünülmeli üçüncü yol.

Öcalan, Üçüncü Yol siyasetiyle, burjuva egemenlik teorisi ve devrimci öğretilerin krizine müdahale ederek devrimci öğretileri yeniden güncelliyor; bu toprakların tarihine, kültürüne, gramerine ve dünya devrimci mirasına dayanan bir senteze ulaşmaya çalışıyor. Bir prospektüs sunmuyor. İnsanlığın kendi hakikatini aramaya koyulmasının bu topraklarda olacağının sahiciliğinden söz ediyor. İnsanlığın yüzünü bir kez daha uygarlığın ilk formu olan Mezopotamya’ya dönmeye davet ediyor. Siyasetle ilgili herkesi demokratik siyaseti ve toplumu savunmaya çağırıyor.

Cizre’de, HDP’nin mitinge dönüşen büro açılışından bir kare / Haziran 2018

Hülasa

Konunun soyut bir mecraya evrildiğinin farkındayız. Bu aslında eski bir münakaşa konusudur. Felsefede “varlık” ve “oluş” tartışması olarak bilinir. Üçüncü Yol derken neden söz ediliyor? Sorunların çözüme kavuşturulduğu ‘insanın öz’üne uygun bir toplumsal hayattan mı? Fiyakalı ama maalesef olmayan bir varlıktır bu. “Üçüncü Yol”la çözümün sürekli değiştiği, hep zorlu sorunlar çıkardığı ve insanın da değiştiği bir akıntı olan “oluş”tan söz ediliyor. İkinci seçenek verili koşullar içerisinde iyi, güzel ve doğrunun farklı kombinasyonlarını mümkün kılarken; “varlık” durumu ise tek doğru, tek iyi, tek güzelin aklı evvellerce tanımladığı imkânsız bir seçenektir.

Ateş topu bir coğrafyada herkesin, her kesimin ciddiyetle tartışıp sıkı sonuçlara varacağı konular bunlar. Radikal demokrasiyi temel izlek kabul edip, burjuva demokrasisinin çok gerisinde kalan bir demokrasi anlayışıyla yol almanın bütün imkânları tüketilmiş durumda. Bunun farkında olmak yeni tartışmalara da kapı aralayacaktır. Son söz Michael Hardt’ın olsun. “Eksik, bozucu-eleştiri gücümüzde değil, kurucu-devrimci perspektifte” ve ekliyor: “Henüz yolun başındayız.”


Kaynakça

  1. https://www.academia.edu/2324973/%C3%9C%C3%A7%C3%BCnc%C3%BC_Yol_ve_Yolun_Sonu
  2. https://hyturkyilmaz.com/yeni-politik-strateji-ucuncu-yol-anthony-giddens/
  3. https://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5243/ucuncu-yol-sosyal-demokrasi-icin-tek-yol-mu-son-yol-mu#.XQ0XlRYzbDc
  4. https://www.kampfplatzdergi.com/2014/10/michael-hardt-soylesisi-2-sayi.html
  5. https://www.birikimdergisi.com/haftalik/7284/ucuncu-yol#.XQ9xEOszbDc
  6. https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/339-sayi-093/1267-q3-yolq-sosyal-demokrasinin-yeni-versiyonu
  7. https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/08/130811_rojava_suriye
  8. Cengiz Baysoy/Demokratik Özerklik/Otonom Dergisi/31. Sayı/Kasım-Ocak 2014
  9. Not: bu yazının hazırlanmasında kişisel arşivimde olan ve daha önce emek ve toplum dergisinde yayınlanan demokratik siyaset dosyasından epeyce istifade ettim. 2013 yılında editörlüğünü yaptığım bu dosyanın gerçek emektarları cezaevinde bulunan üç arkadaşımızın- adları bende saklı-ciddi emeğiyle yazılmıştı. Emeklerine hürmeten…

*Yurttaş
Previous post
Seçimin tablosu – Abdulmelik Ş. Bekir
Next post
İstanbul İl Seçim Kurulu: İmamoğlu 807 bin farkla kazandı