Ana SayfaManşetAdorno ve Eco’nun gözlüğünden sızan hakikat ve Nurdoğan Rigel – Atakan Yorulmaz

Adorno ve Eco’nun gözlüğünden sızan hakikat ve Nurdoğan Rigel – Atakan Yorulmaz


Atakan Yorulmaz


Yıl 2010. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik bölümünü kazanmış öğrenciler olarak amfilerden birisindeyiz. İçeriye kot gömlekli bir kadın giriyor, biz heybetinden şaşkınız. Projeksiyon açılıyor, duvara yansıtılıyor. Bize bir şey dinleteceğini söylüyor. Ekrana görüntü ve kulağımıza ses geliyor, Maurice Ravel’in Bolero’sunu dinliyoruz, bazılarımızın gözü açık, bazılarımızın kapalı.

Bazılarımız “Bu ne şimdi?” diye içinden geçiriyor, bazıları ise kendini müziğin ahengine kaptırıyor. Müzik bitiyor, tek tek soruluyor: “Ne hissediyorsun?”, “Müzik çalarken ne düşündün?” Herkes kendince cevap veriyor, neler düşündüğünü anlatıyor, cevaplarla ya gülüyoruz ya da düşünüyoruz.

Cevapların ardından birden bir şey oluyor, büyüleyici bir konuşma başlıyor. Dinliyoruz, düşünüyoruz, hayran kalıyoruz. Bolero’nun bize hissettirdiklerinden ne çıkarmamız gerektiğini tüylerimiz diken diken olarak anlamaya çalışıyoruz. Bir isim çıkıyor ağızdan, Umberto Eco; ardından eseri, “Açık Yapıt”.

Bolero’nun bir açık yapıt olduğunu, öncesinde kişide bir tasarımının olmadığını, bu tasarımın da bütünsel bir yapı olmadığını, bireyin öznel yaşamına ve onun getirdiği düşünsel serüvene bağlı olarak “Açık Yapıt” olduğunu öğreniyoruz. Dinlediklerimizden, gördüklerimizden, okuduklarımızdan etkilenmiştik. Çünkü bir hazineyle karşı karşıyaydık, onu unutamayacağımızın farkına o anda vardık.

Theodor W. Adorno

Prof. Dr. Nurdoğan Rigel’i ilk böyle tanıdık. Dilimizden düşmüyor, aklımızdan çıkmıyordu hocanın adı ve derste anlattıkları. Bir dersinde Adorno’nun aynanın karşısında oturduğu gözlüklü fotoğrafına bakıyor ve onun hayatını dinliyor, diğer dersinde Foucault’nun boğazlı kazağını beğeniyor, cinsellik, delilik ve hapishaneyle ilgili düşüncelerini gözümüzü kırpmadan okuyorduk. Eco öldüğünde ilk hoca aklımıza geliyor, Chomsky’nin bir makalesiyle, Zizek’in bir yazısıyla karşılaştığımızda onun söylediklerini hatırlıyorduk.

Biz Nurdoğan hocanın derslerinden Mecnun’una kavuşmuş Leyla gibi çıkarken, okulda huzursuz olaylar yaşanıyor, öğrenciler arasında iki isim dolaşıyor, çok geçmeden birçok iddia okulda yankılanıyor ve medyada yer alıyordu.

Gazetecilik okuyorduk; olayları duyup dehşete düşüyor, yorum yapıyor, soruşturuyor, ne olup ne bittiğini anlamaya çalışıyorduk. Durumla ilgili dilekçeler yazdık, açılan soruşturmaları takip ettik ama bir netice alamadık. Çünkü netice alamayacağımız, ifade vereceğimiz odanın kapısından içeri girerken, soruşturmayı yürüten bir hocanın “Ben de sizi efendi bilirdim” cümlesinden belliydi. Gazetecilik okuyorduk ve kanımız deli akıyordu. Birçok öğrenci okuldaki olayların üzerine giderek, yeni yeni iddiaları ortaya atıyordu. Bir süre sonra deliller sunulmaya başlandı, öğrenciler elindeki belgeleri, bilgileri sunmak fakültede kapı kapı dolaştılar ama hiçbir sonuç çıkmıyordu.

Yıl 2014… Okul yeniden çalkalanıyor. Bu sefer Nurdoğan Rigel’in adı dolaşıyor. ‘Örgütlü kötülük’ diyoruz öğrenciler olarak, çünkü hocaya karşı planlı programlı bir karalama kampanyası yürütüldüğünü düşünüyoruz. Konuyu konuşmak fakülte içinde yetkili bir hocanın kapısını çalıyoruz, odaya sığmıyoruz. Laf içinde “Arkanızdaki hoca(!)” diyor öğrencilere, bir anda içeride sesler yükseliyor, birbirine karışıyor: “Bizim arkamızda kimse yok!”, “Ne yapmaya çalışıyorsunuz”, “Ne yapmak istediğinizi biliyoruz”. Öğrenciler sinirleniyor, okulda dolaşan iddia gerçeğe mi dönüşüyor diye düşünülüyor. İhtimal vermiyor öğrenciler, “İletişim Fakültesi’nin en sevilen, en donanımlı hocasına bir şey olmaz” deniliyor.

Mezun olduk. Sonra duyduk ki, bizim ihtimal vermediğimiz şeyler hocamızın başına, diğer meslektaşları tarafından mobbinge uğradığı kulağımıza geliyor. Bir öğreniyoruz soruşturma açılmış, bir öğreniyoruz mahkemeye verilmiş. Bir öğrenci çıkıp “Hocaya ders vermemişler” diyor, başka bir öğrenci çıkıp “Hocanın odasını eziyet olsun diye son kata taşımışlar, hem de penceresi yok” ifadesini kullanıyor. Hala öğrencileri olarak “Nurdoğan hocaya hiçbir şey yapamazlar” diye düşünüyoruz. Ama sonra yine öğreniyoruz ki başka bir üniversitede görevlendirme vermişler. Sabrımız kalmıyor, “İstanbul İletişim benim hayatım, bu gözlerle burada okudum, bu gözlerimi burada kapatacağım” diyen hoca okulundan oluyor.

Ve bugün. “Düşük not veren hocaya hapis cezası” diye haberler yapılıyor. Ardından öğreniliyor ki verilen 5 ay hapis cezası kararı henüz kesin değil, ama hocanın ismi karalanıyor, internet haber sitelerinde haber oluyor, televizyonlarda ismi dolaşıyor. Peki hocanın bu duruma düşmesine neden olan kim? Son dönemde okulda adı olumsuz şekilde yayılan, hakkında soruşturmalar açılan öğrenci. İddiaya göre, hocanın sınavına ‘hastayım’ diye girmeyip, sınav günü kilometrelerce uzağa giderek bir hastaneden rapor alan, bu raporu da ‘yine iddiaya göre’ o dönem adının anıldığı hocanın kardeşinin çalıştığı hastaneden alan öğrenci. Bir haberde yer alan belgeye göre, hocanın sorduğu bir sorunun cevabına “böyle bir hakkınız yok, konuyu dekana söyleyeceğim” diye yazan öğrenci. O dönem sorun yaşadığı öğrenciler mezun olduğu için meydanı boş bulup, türlü türlü planlarla hocanın üzerine gitmeye çalışan öğrenci.

Ünsal Oskay

Peki kimdir Nurdoğan Rigel? Türkiye’de iletişim bilimleri alanının temelini atan Ünsal Oskay’ın övgüyle söz ettiği öğrencisidir. Türkiye’nin ilk ‘İletişim Bilimleri’ profesörüdür. Akademik olarak çok başarılı bir hocadır. Daha samimiyetle anlatmam gerekirse…

Nurdoğan Rigel, öğrencisi sınıfta hastalandığında onu sırtlayıp acile götüren, “çocuğa bir şey olmasa” diye kapıda ağlayan hocadır. Yaşadıkları olaylar nedeniyle, yetiştirdiği öğrencilerin mezuniyetine gidemeyen, öğrencilerin ısrarı sonrası “Burada temiz kalan tek şey cübbem, onu da kirletemem” diyen hocadır. Öğrencilerle ilgili bir sorun olduğunda “Ben çocuklarımın hakkını yedirtmem” deyip kapı kapı dolaşan hocadır.

Ve biz öğrencileri olarak bugün aynı şeyi hocamız için söylüyoruz: Nurdoğan Rigel’e yapılan karalamayı kabul etmiyoruz, hocamıza sonuna kadar güveniyoruz, hocamızın hakkını yedirtmiyoruz. Biz onun “Başınız dik, kaleminiz keskin olsun” öğüdüyle büyüdük, haksız olduğunu düşündüğümüz karara karşı, onun söylediği gibi hakikati başımız dik bir şekilde belirtiyoruz:

Nurdoğan Rigel Suçlu Değildir!


(Sosyal medyada #NurdoğanRigelSucluDeğildir etiketine yazılanları okuyun, hocanın nasıl biri olduğunu, diğer öğrencilerinin dilinden yeniden okuyun)
Previous post
Baraj gölünde kaybolmuşlardı: Yüksekova'da üç çocuğun cansız bedenine ulaşıldı
Next post
ABD'de halk göçmenler için ayakta